19
Haz
15

Başsaglıgı dilegimiz.Arz eder,saygı ile sunarız.Aylin,secretaryship

https://www.facebook.com/muammer.sezer6/
https://twitter.com/muammersezer/
http://muammersezeriletisim.blogspot.com.tr/
http://muammersezer1.wordpress.com/

Muammer bey’den eş zamanlı telefonla aldım lütfen imla hatası aramayınız.Buket Turkay hanım Melis ve Dr.Seda hanımla Ankarada görevle bakıyorum..
Arz eder,saygılar,sunarım..
Aylin,secretaryship
From Fenerbahçe-Kadıköy/istanbul

Pek kıymetli Cumhurbaşkanım Sayın.Demirel’in vefat haberini fevkalade üzüntü içerisinde aldık.
Ülkemize uzun yıllar hertür övgünün üzerinde başarılı hizmetlerde bulunmuş,bizim “Baba,herkes kişisel menfaatler ikbal ugruna Dp’den,Dyp’den kaçtı biz hala senciyik,senci olmaya sonsuza kadar devam edecegiz vb.” dedigimiz babamıza Allah’tan rahmet kederli ailesine yol arkadaşlarıma bizim gibi canı pahasına ölesiye sevenlerine hernasıl olacaksa sabır ve başsaglıgı dileklerimi sunarım.
Baba Allah’ın rahmeti üzerine olsun mekanın cennet olsun,nur içinde yat,Allah’ın laneti,melaneti üzerine saltanan kurulan unutulmaz eserlerini seni yok sayanların zatıaline yaşına başına utanmadan “Sus be adam,susta beyefendi desinler” diyenlerin,tüm bunlara yanıt veremiyenlerin üzerine olsun.Amin..
Saglıgında kendileri beyefendiymiş gibi “beyefendi desinler” diyenleri zatıalini yok sayanları hele,hele vefatından sonra kıymetli eserlerini dillendirenleri nefretle ve şiddetle lanetliyoruz..
Türkiye başın sagolsun,mübarek ramazanın kutlu olsun hastalarınıza ve hastalıklarınıza acil şifa,ülkemize birlik ve dirligimize,bölünmez bütünlügümüze,genç Cumhuriyetimize yok olan,demokrasimize guguk olan hukukumuza gözbebegimiz cefakar asker ve polisimize iyilikler getirsin..
Hastam nedeni ile tüm ramazan programlarımız benden kaynaklı sebeplerden Ramazan sonrasına ötelenmiştir.
Nefret ettiklerimizden nefret etmeye yenilerini eklemeye devam ediyoruz..
Telefonda irticalen yazdırılan bu mesaj için lütfedip beni bagışlayınız..
El öpecek kimsemiz kalmadı,üzgünüz..
Ulaşabildigim siz hanımefendi ve beyefendi degerlerime..
Önce saglık,huzur ve mutluluk,başarılar diler..
Sevgi,saygı ve selamlar sunarım..

MUAMMER SEZER
Efendim..
Başsaglıgı mesajımızı içeren,Facebook kapak resmimiz..

Başsaglıgı mesajımızı içeren,Fecebook ve sosyal aglar profil resmimiz..

AA-

Lütfen Facebook profiline giderek “Hakkımdaki detaylar ve bunun altındaki Sevdigi sözler” alanını arzu edilmiyerek en altta sunulan linklerimizi,özet bilgi notlarını boydan,boya özen ve dikkatle okuyup,okutunuz teşekkür ederiz..
Bloggerlere yönelik bu postanın en altında arzu edilmiyerek sizlere bilgi amaçlı bilgi notları yüklenmiştir..
Lütfen okumaya devam et,biraz sonra sevgi ile yogrulmuş bir askerin hikayesinden “ok yaydan çıktı” bölümünü okuyacaksın..Mutlu ol,gülümse..
Seni seviyoruz Türkiye,Fenerbahçe gibi canımızsın..

Buket Turkay
Secretaryship Muammer Sezer beyefendinin Melis ve’de Dr.Seda hanımla birlikte “üçlü kararname” ile atadıgı Facebook ve sosyal aglar kasabası şerifesi Fenerbahçe örgüt üyesi.
Fenerbahçe-Kadıköy/istanbul

Turkcell ile ilgili uyarımız..

01-

02-

Sevgi ile yogrulmuş bir askerin hikayesi..

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

KANLARIMIZ
BAYRAK
OLSUN

Ey
Mavi göklerin
Beyaz ve kızıl süsü
Kız kardeşimin gelinliği
Şehidimin son örtüsü
Işık ışık, dalga dalga bayrağım
Senin destanını okudum
Senin destanını
Yazacağım…

(Arif Nihat ASYA)

Aklı eren, yurdunu seven, gerçekleri gören kimselerden düşman çıkmaz. ATATÜRK

BEREKET YAĞIYOR

Çocukken altından geçmeye korktuğumuz gökkuşağının renklerine bakıp hayal kuruyordu…

Fotoğrafı Gürbüz Beye verirken yüzüne bakmadım. Elini gördüm sadece. Titriyordu! İki kenarından özenle tuttu. Kutsal bir emanete dokunur gibi hareket ediyordu. Ne büyük elleri vardı. Avucunun ortasındaki nasırlar fotoğrafın altında kaldı. Parmaklarının üzerindeki beyaz tüyler ışık gibi parladı. Sanki bu el, şehit askerin fotoğrafına bir çerçeve, bir sığınak olmuştu. Onu koruyacak, hep o âbide görüntüsüyle saklayacak canlı bir sığınak, canlı bir siper olmuştu. Dudaklarına doğru götürdü. Öptü mü bilmiyorum! Görmedim! Bakamadım…

Kolumdaki saat, tiz sesiyle birkaç kez çaldı. O bana, çocuklarımın babalar günü hediyesiydi. Yıllar önce almışlardı. Harçlıklarını biriktirmiş, tasarruf yapmışlardı. Yanaklarından öperek açmıştım hediye paketini. Saati görünce de şaşırmıştım! Yaşıma pek gitmiyor, spor görünüyordu; ama hiç belli etmeden hemen takmıştım koluma. Yıllardır bana yaşlandığımı hissettirmek için elinden geleni yapıyordu. Zamanlı zamansız ötüp duruyor, yorulmak nedir bilmiyordu. Ona bakarken benim başım dönüyor, o durmuyordu. Bu tik taklar bana, “Zaman geçiyor, vaktini iyi değerlendir Metin!” diyordu. Diyordu demesine de ben ne kadar dinliyordum onu, orası bilinmez!

Birden saatin camında çocuklarımın parmak izlerini gördüğümü sandım! Düşündüm; “Zaman, ne eşsiz bir kaynak. Para gibi toplanamaz. Bir madde gibi depolanamaz. İyi ya da kötü, onu harcamak zorundayız. Tekrar ele geçmeyen ve tüketilen en acımasız zenginlik!” Onun farkına varmamak, koca bir ömrü boş yere tüketmek demek!

Şoförümüz, radyonun sesini biraz daha açtı. Hoparlörden gelen şarkının sözleri, kulağımın içinden yüreğimin derinliklerine aktı;

“Ömrümüzün son demi, sonbaharı artık
Maziye bir bakıver, neler neler bıraktık…”

Gürbüz Bey biraz kestirip, dinlenmişti. Şimdi oldukça dinç görünüyordu. Yaşını hiç göstermiyordu bu yaşlı adam. Aşırı bir kilosu da yoktu ve sağlığına dikkat ettiği belliydi. Ben de sağlığım konusunda elimden geldiğince dikkatli davranırdım. Kendisini incelediğimi fark edince gülümsedi:
–Hayırdır, daldınız!

–Nazar değmesin Gürbüz Bey, çok mutlu ve zinde görünüyorsunuz. Nedir bunun reçetesi?

Kaşlarından birini kaldırıp, diğerini indirdi. Ben de denedim, yapamadım. Yine gülümsedi:

Bunların reçetesi veya sırrı yok! Mutluyum; çünkü yüreğimin sesini duyabiliyorum. Kimseyle kavgalı değilim. Yaptıklarımı başkaları takdir etsin diye değil, istediğim için yapıyorum. Bana mutluluğu, içimdeki huzur veriyor. Halime de şükretmeyi biliyorum. Mutluluk için, vermeyi bilmek lâzım; ama karşılık beklemeden. Çünkü mutluluk, bir alışveriş değildir!

Geçenlerde damadım bir kitap getirdi bana. Okudum, çok etkilendim. O günden beri düşünüyorum. Mutluluk parayla satın alınabilseydi, bütün zenginlerin mutlu olması gerekmez miydi? Ne vereceğini bilmeyenler, sorup dururlar; “Yüzük, kolye, çiçek mi vereceğim?” Elbette ki hayır! “Yüreğindeki armağanları ver; sevgini, neşeni, şefkatini, affediciliğini… Aklındaki armağanları ver; rüyâlarını, fikirlerini, yeteneklerini… Ruhundaki armağanları ver; huzurunu, cesaretini, güzel sözlerini ve tebessümünü…” Bütün bunları verirken sana, “İyi insan!” demelerini de bekleme. İçinden geldiği, vermeyi istediğin için ver.

Kendimize acımayı bırakalım. Çünkü hiç bir şey için geç değildir. Mutluluk için niye gecikmiş olalım? Her neredeysek, orada ve o dakikada yeniden başlayalım.
Bir şeye çabuk ulaşınca, değeri az olur. En azından biz öyle olduğunu düşünürüz! Bu yüzden melekler mutluluğu saklamaya karar vermişler. Öneriler gelmiş. “En yüksek dağın tepesine, yerin yedi kat dibine ya da okyanusun en derinlerine mi koysak?” demişler. İçlerinden biri, gülümsemiş; “İnsanlar, dağları, okyanusları, yerin yedi kat dibini keşfedecek akla sahip. Her nedense bu zekâyı, kendilerini keşfetmek, tanımak için kullanmıyorlar. Mutluluğu onların yüreklerine gömelim, nasıl olsa oraya bakmayı akıl etmeyeceklerdir.”

Sevgi, ne sonsuz dağların zirvelerindedir,
Ne de gizlenmiştir denizin maviliklerine,
Gökyüzünde bir yerlerde de bulunmaz sevgi,
Sevgi bize en yakın yerdedir, yüreğimizde…

Öyle güzel anlatıyordu ki, ağzımız açık, dinliyorduk. Hırkasının yakalarını düzeltip devam etti:

–Her şeyden önce, öyle olur olmaz şeyleri büyütmem. Kendimi her şeye üzmem. Düzenli bir uyku alışkanlığım vardır. Güne mümkün olduğunca erken başlarım. Böylece kendimi zamandan kazanmış hissederim. Abur cuburdan hoşlanmam. Yediklerime dikkat eder, aşırıya kaçmam. Çay ve kahveyi severim; ama çok içmem çünkü böbrekleri yorar. Ben daha çok su içerim. Bir yaştan sonra insan; una, tuza, şekere, yağa dikkat etmeli. Eti hiç aramam, sebze gibisi var mı? Hazır yiyecekleri de sevmem. Tıka basa yiyip, tok kalkmam sofradan. Öğün atlamam, akşamları da hafif şeyler tercih ederim. “Can boğazdan gelir!” deyip, saldırmamalı yemeğe. Sigara ve içkiyi de zamanında içtim; ama nicedir koymuyorum ağzıma.
Düşünmeden konuşmak, nişan almadan ateş etmeye benzer. R. DİGEST

Kolay mı hiç? Yokuş çıkamaz, merdiven tırmanamaz olmuştum. İki adım yürüsem nefes nefese kalırdım. Sabahları uyandığımda ağzımda zehir gibi bir tat bulurdum. Baktım ki olmuyor, iyiden iyiye etkiliyor hayatımı, bir gün yırtıp attım sigara paketini. Günde içtiği iki paket sigara yüzünden ayağı kesilen arkadaşımı görmem de etkili olmuştur belki! O gün bu gündür rahatım yerinde. Delikanlı gibi hissediyorum. Yazık olmuş heba bunca yılıma. Hem parama hem de sağlığıma acımamışım. Şimdi utanmasam, mahalledeki gençlerle top peşinde koşacağım.

Delikanlı atıldı: “Gürbüz Amca, tam sana göre bir fıkram var, anlatayım mı?” dedi. Yaşlı adam başıyla onaylayınca anlattı:

–Adamın biri doktora gitmiş. “Acaba bir yirmi yıl daha yaşar mıyım?” demiş. Doktor: “İçki, sigara içer misin? Çapkınlık yapar mısın?” diye sormuş. Adam da; “Asla!” diye cevap verince, doktor kaşlarını sizin gibi çatmış ve adama kötü kötü bakmış: “Öyleyse ne diye yirmi yıl daha yaşamak istiyorsun be adam?”

Bizim ihtiyar, Mustafa’nın şaka yaptığını biliyordu. Gülümsedi. Uzanıp onun yanaklarını sıktı. Sonra yine yaslandı arkasına.

Yol kısalıyordu artık. Ömürlerimiz gibi tüketiyorduk onu da. Beyaz, sarı, mavi, siyah, kırmızı, yeşil arabalar geçiyor, içlerinde insanlar oturuyordu. Hayalleri, umutları olan insanlar. Dertli, mutlu insanlar. Hepsinin de ayrı ayrı hikâyeleri vardı. Kiminin ağladığına kimi gülüyor, kimi, iş arıyor, bulamıyor kimi de buluyor, beğenmiyordu! Kimi, para, pul, şan, şöhret peşindeydi! Ki mi de sadece ekmek! Kimi hazırdan yiyordu, kimi de hazıra dağ dayanır mı diyordu! Hayat bir tuhaftı. Birbirimize özeniyorduk; ama herkes sonuçta yine kendisi olmak istiyordu. Herhalde kendimizi beğenmesek; hayat, çekilmez bir hapishane olurdu. “Aklı pazara çıkarmışlar, herkes kendisininkini almış!”ya aynı o hesap!

Boynum uyuşup sızlamaya başladı. Biraz ovuşturdum. Biz, şu sandalyede, koltukta oturmayı bir türlü beceremiyorduk. Dik oturmak yerine kaykılıp duruyorduk. Oysa onun da kendine göre bir usulü, adabı vardı. Atalarımız sırt ya da boyun ağrısı çekmeden nasıl saatlerce at üstünde yol alıyorlardı acaba! Dikkatsizce eğilip kalkmaktan ya da ağır bir şey kaldırırken oralı olmamaktan dolayı hem acı çekiyor hem de avuç avuç muayene ücreti ödüyorduk!

Bunca mesafe hızla azalıyordu. Pencereden baktım. Tarlasında çalışan köylüleri gördüm.

Çiselemeye başlayan yağmur otobüsün camlarına vurdu. Belki bir yerden sıçramıştır, diye düşündüm; ama artarak devam etti. Kaptan silecekleri çalıştırdı. Bu gıcırtıyı oldum olası sevmem, huylanırım! Yine öyle oldu. Kulaklarımı ellerimle kapattım. Yağmur arttıkça ses azaldı. Oysa güneş yerli yerindeydi. Batmasına çok vardı daha! Ortada bulut falan da görünmüyordu. Yaz yağmuru ne güzel oluyor. Sanki gökyüzünden beyaz inci taneleri süzülüyordu. Bu inciler, kırları, tepeleri küçük dudaklarıyla minik minik öpüyor, bereket dağıtıyordu. Mustafa’nın omzu, omzuma dokundu:

–Bereket yağıyor Metin Ağabey, rahmet yağıyor.

Delikanlı sanki aklımdan geçenleri okumuştu. Başımı pencereden çevirmeden konuştum:

–Bu yağmurda yürümek, ıslanmak isterdim Mustafa. Topraklarımızı yıkadığı gibi belki, içimizdeki kötülükleri de yıkar, temizlerdi bizi!

–Senin içinde temizlenecek ne kötülük var Metin Ağabey? Eğer temizleyecekse iyilikten, sevgiden nasibini alamamışları temizlesin. Sevgi saygı bilmeyen nice insan var. Onların kirli gönüllerini, lekeli alınlarını temizlesin.

–Bu yağmur olmasa, toprağın altındaki özleri sabırla bulup beslemese, aç kalırdık Mustafa. Bu yağmur olmasa, isli gaz lambalarına muhtaç olurduk. Bu yağmur dolduruyor göllerimizi, barajlarımızı. Bu yağmur sayesinde Üretilen elektrikle ders çalışıyor çocuklarımız. Doktorlar ameliyat yapıyor, işçiler geceyi gündüze katıyor. Elektrik kullanılmayan yer mi var? Yokluğu karanlık demek. Gelecekten uzaklaşmak demek.

Nermin Hanım sırtını koltuğuna yaslamış, yaz yağmurunu seyrediyor, çocukken altından geçmeye korktuğumuz gökkuşağının renklerine bakıp hayâl kuruyordu. Yağmur azalınca bize döndü:

–O bahsettiğiniz gaz lambalarının dans eden ışıklarında çok ders çalıştım Metin Bey. Elektrik bir nimet, bir milli servet. Öğrencilerime hep şöyle öneririm. Elinizdekinin kıymetini bilmek için kendinizi bir süre ondan mahrum edin. Mesela bir gün eve gittiğinizde elektrik yokmuş gibi düşünün. Televizyon seyretmeyin, radyoyu açmayın.

Mustafa belli belirsiz söylendi:

–Maç varsa ne olacak?

Nermin Hanım duymadı bu cümleyi ve devam etti:

–Buzdolabını kullanmayın, lambaları yakmayın. Ne kadar zor değil mi? Ara sıra kesildiğinde bile elimiz ayağımıza dolanıyor. Mum ışığının romantik ortamı kısa sürüyor. Aydınlık istiyor insan, ferahlık istiyor. Bu millî serveti de diğerleri gibi tasarruflu kullanmalıyız. Onca baraj, dişimizden, tırnağımızdan artırdıklarımızla yapılmıyor mu? Alın terimizle kazandığımız helâl paralardan, kuruşu kuruşuna ödediğimiz vergilerden yapılmıyor mu? İş elektrikle de bitmiyor ki! Tasarrufun şekli, adı, yöntemi mi olur?

Haklıydı! Gözlerimin önünde Atatürk’ün Ege Vapuru ile Mersin’e gidişini anlatan hatıra belirdi. Dönüşlerinde Fethiye’de durup, kasabada şenlik yapan halkın eğlencesine katılmışlar. Gemilerden atılan havai fişeklerle halka karşılık vermişler. Kendisine eşlik eden Zafer Torpidosu’nda bulunan Gazi, donanmanın şenliklerini izlerken, yanındakilerden biri gemi komutanına, bir torpil atmasını söylemiş. Komutan da “Hay hay efendim, yalnız bir torpilin değeri elli bir liradır!” diye onu uyarmış. Konuşmaları duyan Mustafa Kemal, “Vazgeçin torpilden. Bu millet o kadar zengin değildir.” demiş ve gemi komutanına dönerek onun tasarruf anlayışını kutlamış, iltifatlarda bulunmuş.

Gemi ve torpil aklımda başka bir manzarayı daha canlandırmıştı. “Kurtuluş Savaşımızda işgalciler, Mondros gereği Deniz Kuvvetlerimize el koymuş, donanmayı Haliç’e hapsetmiş. Bu gemiler arasında geleceğin efsanesi bir muhrip de varmış; Muavenet-i Milliye.

Bugünkü Çanakkale anıtının bulunduğu Morto Koyu’nda mevzilenmiş iki İngiliz zırhlısı açtığı ateşle birliklerimize çok zarar veriyormuş ve onlardan kurtulmak şartmış.

Yüzbaşı Ahmet Saffet Bey komutasındaki Muavenet, 12 Mayıs 1915 akşamı demir almış. Bütün ışıklarını söndürerek, mayınlar arasında kıvrıla kıvrıla, bir hayalet gibi boğazda süzülüp hedefine ulaşmış.

Aynı anda zırhlıları koruyan muhripler Muaveneti fark etmişler. Biri ışıldakla parola sormuş. Her şey üç beş saniyede olup bitecekken Ahmet Saffet Bey, vakit kazanmak için ışıldakçısına, çabuk sen de parola sor demiş. Işıldakçı, İngilizlere parola sorarken üç torpido zırhlılara çoktan hediye edilmiş bile. Yüzyıl gibi süren ölümcül saniyeler geçmiş, dev gibi gemi, 570 mürettebatı ile boğazın soğuk sularına gömülmüş… ”

Hatıralara dalıp gitmişken, yağmurun dindiğini fark edemedim. Şimdi dışarıda, toprak kim bilir ne güzel kokuyordu. Güneş ıslak asfaltı kurutmaya başlamıştı bile. Nermin Hanımın heyecanı ise dinmemişti. Dudaklarını nemlendirip, gözlüğünü düzelttikten sonra daha da yumuşadı sesi:

–Öğretmenliğimin ilk yıllarıydı. Canla başla çalışıyordum. Bir köy okulunda tek öğretmendim. Kış günüydü. Her yer diz boyu kar. Köy halkı yaz aylarında istiflediği odun ve tezeklerden getirirdi okula. Sobanın etrafında soğuktan tebeşiri tutamayan ellerimi ısıtır öyle ders anlatırdım. Yine de şanslıydık. Elektrik vardı. Geceleri radyo dinler, oyalanırdım. Çok sevdiğim bir öğrencimi hatırlarım. Adı Nihan. Biz onu çiçek diye çağırırdık. Çünkü çiçek gibi güzel bir kızdı. Kıpır kıpırdı, hiç yerinde duramazdı. “Okullar okuyacağım, doktor olacağım.” derdi. Derslerine çalışır, ödevlerini aksatmazdı.

Bir sabah gelmedi. Kötü haber çabuk yayılırmış. Elektrik çarpıp yere vurmuş onu. Çok ağırmış. Hemen koştum evine. Simsiyah olmuş küçük ellerini tuttum. Konuşamıyordu. Gözleri; “Kurtarın beni, yaşamak istiyorum!” der gibi bakıyordu. Kurtaramadık. Sonradan öğrendim ki, babası zahmetli işlerden hoşlanmazmış. Bir kablo atıp kaçak elektrik çekmiş. Kuyusu donmasın ister, bütün suyu bununla ısıtırmış. Hayvanlar üşümesin diye ahırına koca karyola bağlar, onu elektrikli soba yaparmış.

Delikanlı üzülerek başını iki yana salladı

–Ne diyeyim, Allah akıl versin ona!

–O sabah Nihan kız, basıvermiş kablolara yanmış, kavrulmuş. Doktor olamadı çiçeğim. Okullar okuyamadı. Ama vaktinden önce kanatlanıp uçtu. Babası onu unutabildi mi, bilmiyorum! Ben unutamadım! Hâlâ ısıtıyor mu kuyunun suyunu, onu da bilmiyorum! Esrar, eroin, silah kaçırmakla, devletten elektrik, su, toprak ya da vergi kaçırmanın ne farkı var. Hepsi de kaçakçılık. Hem suç, hem günah, hem de büyük vicdansızlık.

Gürbüz Bey başını öne doğru uzattı. Sakin bir tavırla tane tane konuştu:

–Hainlik sadece vatanın sırlarını satmakla olmaz! İşte bu da bir çeşit vatan hainliği. Her insanın başına bir polis, bir jandarma mı dikeceksin? İnsan vicdanlı olmalı. O vicdan gösterir bize doğruyu eğriyi. İyi insan, dürüst insan böyle hırsızlıklara kalkışmaz. Sahtekârlığın büyüğü, küçüğü mü olurmuş! Kim hayrını görmüş böyle hırsızlıkların! Dürüst olalım dürüst, adam gibi adam olalım.

Yaşlı adam yine işin özünü söylemişti. Ben de meslekte kaldığım uzun yıllar boyunca çok insan tanımıştım. Görevini iyi ve tam yapanlar hep dürüst olanlardı. Yalan söylemiyor, kendilerini olduklarından farklı göstermiyorlardı. Ceza korkuları ya da çıkar düşünceleri yoktu. Doğru neyse onu yapıyor, başkasının kontrolüne ihtiyaç duymuyorlardı. Ben de zaman zaman kendime kızar, yeni yeni kararlar alırdım. Bir gün benim gibi hatalarından bıkan ve pek çok işte dikiş tutturamayan arkadaşım Ömer Bey de; “Yeni bir hayata başlıyorum, bundan sonra değişeceğim!” diyerek, altını imzaladığı bir kâğıdı uzatmıştı bana. Yazdıklarını uygulayabiliyor mu acaba? Şunları okumuştum:

“Bundan sonra kendime acımayacağım. Şartlar ağır olsa da göğüs gereceğim. Korku ve endişeden uzaklaşacağım. Olayların üstüne sabırla gideceğim. Mücadeleden bıkmayacağım. Başaramazsam mazeret uydurmayacağım. Düşünmeyi öğreneceğim. İçimdeki heyecanı öldürmeyeceğim. Hayatımdaki yanlışları bulacağım. Artık daha başarılı olacağım. Yeteneklerime ve gücüme inanacağım. Eksiklerimi saklamayacağım. Hayata yeniden başlayacağım. Daha disiplinli olacağım. Kendimi yüksekte ya da alçakta görmeyeceğim. Kibir ve gösterişten kaçacağım. Gururumu her zaman kontrol altında tutacağım. Hata yapmaktan korkmayacağım; ama hatalarımdan da mutlaka ders çıkaracağım.”

OYALI MENDİL

Ama bu mendili hiç göremedi Ahmet, hiç koklayamadı…

Nermin Öğretmen bütün sevimliliğini takınarak içtenlikle fısıldadı:

–Mustafa, biz kusursuz değiliz. Doğru olmayan şeyler de yaptık. Herkes yapar. Kiminden ders aldık, kimini de tekrarladık. Sen daha hayatının baharındasın. Hatalarının seni esir almasına izin verme. Asker ocağında sağlıklı ve mutlu bir yaşam için alışkanlıklar edineceksin. Bu alışkanlıkları teskereni aldıktan sonra, sivil hayatın boyunca da uygula.

–Söylemesi kolay öğretmenim. Peki ben nasıl aklımda tutacağım bunları?
–O, daha da kolay delikanlı. Aklında tutmayacaksın ki, uygulayacaksın. İstersen sana kısa bir özet yapayım. Mesela; “Sade, gösterişten uzak bir hayat yaşa. Toplumun hoş görmediği davranışlardan kaçın. Ailene bağlılığı unutma. Sır tutmayı bil. Kimseyi kırma. Sana güvenenleri utandırma. Her işinde düzenli, daima nâzik, güler yüzlü ve hoşgörülü ol. Zamanını boş yere harcama. Maddi ve mânevi değerlerine sahip çık. Çocuklarını, kız ya da erkek olsun, okut. İhtiyacı olanlara gücün yettiğince yardım et. Cumhuriyete, Atatürk ilke ve inkılâplarına, vatanın bölünmez bütünlüğüne ve bayrağa hayatın boyunca sadık ol. Ailene ve çevrene bu konularda her zaman önderlik yap…”

Öğrencime kaç kardeşsiniz diye soruyorum, diyelim ki üç diyor. Kız var mı diyorum, iki de kız var diyor. Onu nüfusa sonradan ekliyor yani. Verdiği değer bu kadar işte!

“Kız çocuklarımızın okutulması, Atatürk’ün Türk milletine talimatı değil midir? Bir derslikte 15 erkek öğrenci varsa, 15 de kız olması gerekmez mi? Düşünsenize 100 bin kızımızı, evlerden, köylerden çıkartıp okullara yönlendirebilsek ne güzel olur. Her birinin ailesinden onar kişi bundan etkilense, Türkiye’de bir milyon insan çağdaşlaşmanın ışığını evine taşımış olmaz mı?

Dayak yemek, başlık parası için zorla evlendirilmek, cahil kalmak konuşulabilir mi o zaman? Türkiye’nin geleceği; kız çocuklarımızın okutulabilmelerinde saklı. Kadının evinde oturup kocasının yollarını beklemesi elbet güzel de nereye kadar! Sadece yemek yapan, bulaşık yıkayan, çocuk büyüten, tarlaya tapana giden kadın devri geçti artık. Mademki hayat müşterek, o zaman anne; ev kadınıdır şeklindeki anlayışı silip atmak lazım. Çalışan kadın da ev kadınıdır. Hem işine hem evine yetişir elinden geldiğince. Sen kapat kadıncağızı eve, uzaklaştır dünyadan sonra da doğuracağı çocuğa iyi eğitim vermesini bekle. Bırak, daha çok öğrensin ki daha çok verebilsin.

Biliyor musunuz bir milyona yakın ilköğretime bile gönderilmemiş kızımız varmış ülkemizde. İşte size en büyük ayıp! Gerçi erkek çocukları için de sorun aynı; ama onların askerlik gibi bir şansları var. Askerlik sayesinde, köylerinden dışarı çıkıp dışarıdaki dünya ile tanışabiliyorlar. Okuma yazmayı kışlada öğrenebiliyorlar. Üstelik askerde kollarına altın bilezik de takılıyor. Yani bir meslek öğreniyorlar. Bu meslek; aşçılık olur, sıhhi tesisatçılık, kaynakçılık, oto elektrikçiliği, boya – badana, karo -fayans, bilgisayar, ciltçilik ya da seracılık olur ama mutlaka bir şey olur. Bir şey öğrenir yani. Öğrendiği her neyse de sivil hayata döndüğünde hem kendine güvenini hem de yaşamdan aldığı payı arttırır.

Kızlar öyle değil ki! Hele hele bazı yörelerimizde bu acıklı bir hikâyeye dönüşmüş durumda. Biraz serpilip büyüdüklerinde hayvanlara bakıyor, annelerinin doğurduğu çocukları büyütüyor, suya gidiyor, yemek yapıyor, 12–13 yaşına geldiklerinde de, evden bir boğaz daha eksilsin diye, üç-beş kuruş başlık parasına evlendiriliyorlar. Bilmiyor ki gariban, nereye gidiyor, ne yapacak, onu kim alıyor, kimin koynuna girecek. Belki de babası, dedesi yaşında adam! İşin en acı yanı da bu değil mi zaten. Anne baba bu olayı çok doğal karşılarken o kız da bunun kaderi olduğuna inanıyor, inandırılmıyor mu?

Ülkemiz nüfusunun yarısını oluşturan kadınlarımızın nitelikli işlerde çalıştıklarını bir düşünün. Eğitim düzeylerinin artması kendilerine güveni de artırmaz mı? Şöyle bir bakın etrafınıza, fizik gücü ile yapılan işler yok denecek kadar az artık. Bizim asıl, fikir gücüne ihtiyacımız var. Erkeğe has bilenen pek çok işi pek ala kadınlar da yapabiliyor. Yeter ki bu fırsat kendilerine verilsin. İş yerlerinde ne bileyim işte, bir emzirme odası, bir kreş ya da bir anaokulu bulunabilsin. Aklı evinde, çoluk çocuğunda kalmasın.

Sen kadına bilgi ve becerisini artırmak için fırsat verme, sonra da bu işler, erkek işi, elinin hamuru ile erkek işine karışma de. Senin saçın uzun aklın kısa de! Oh ne güzel! Kadının söz sahibi olmaya, aile bütçesine bir pay eklemeye hakkı yok mu? Tabi ki var. Üstelik öyle sadece tekstilmiş, gıdaymış, fabrikada işçiymiş de değil, her işin üstesinden gelebilir kadın.

Mustafa pür dikkat dinliyordu. Elimde olmadan gülümsedim:

–Hayrola Öğretmen Hanım! Neler de biliyorsunuz? Yoksa siz de mi askerlik yaptınız?

–Daha önce de söyledim Metin Bey. Bütün bunlar ortak görevlerimiz. Belki ben de bir kadın olduğum için hemcinslerimi koruduğumu düşündünüz. İnanın öyle değil. Hem bu konuyla ya da biraz önce bahsettiğim değerlerimizle, cinsiyetimizin, mesleğimizin ne ilgisi var? İnsanca yaşamanın gereği, hayatın gerçeği bunlar. Bileceğiz ki; aramıza ayrılık tohumları ekmeye çalışanlara Kurtuluş Savaşımızdaki gibi kadın ve erkeğimizle bir olup fırsat vermeyelim. Bileceğiz ki; yıllar yılı birbirleriyle gül gibi geçinip giden insanlarımız, eşitlik ve özgürlük olmadığı masallarıyla kandırılmasın. Çünkü, Türkiye Cumhuriyeti yasaları önünde zaten herkes eşit ve özgürdür.

Yine haklıydı. Bez parçalarına yazdıkları küfürleri sallayıp, üzerlerindeki sözüm ona tek tip kıyafetlerle cadde ve sokaklarda haykırarak yürüyüş yapan birkaç kendini bilmezi hatırladım. İçlerindeki öfkeyi ellerindeki taş ve sopalarla arabalardan, binalardan ve dükkân vitrinlerinden çıkarır, güvenlik kuvvetlerimize saldırırlardı. Nermin Hanım’ı tekrar duydum:

–Devlet ise vatandaşlarına ayrım yapmadan eşit hizmet vermekle yükümlüdür. Biz de devlete destek olacağız. Birbirimizle yardımlaşacağız. Dayanışmanın temelinde sevgi olduğunu unutmayacağız. Bir elin parmakları bile farklı. Aynı ailenin çocukları bile başka başka düşünüyor, bu normal. Normal olmayan şey, bir noktada buluşamamak! İşte bize bu ortak noktaları arayıp bulmak kalıyor. Bu da ancak sevgi ve saygıyla olur.

Söylediği her cümlenin üzerine basıyor, bir sonraki ile karıştırmıyordu. Belki, “Çerkeş önlerinde gece yarısı yıldızlara bakarak ilerleyen ve cephane ıslanmasın diye çocuğundan esirgediği örtüyü, kağnısına seren analardan biriydi o!” Belki de Hacer kızın annesiydi. Rahmetli babam bir mektup hikâyesi anlatmıştı bana. “Sen de bir Hacer kızla evlen.” demişti. Sesi hâlâ kulağımda. Nasıl unuturum Hacer kızı!

Cepheden bir haber gelmiş köye. Anası okutmuş oğlu Kenan’in “Vurulursam gönderin!” dediği son mektubunu. Selam sabahtan sonra ki dörtlük başka bir yakmış zaten dağlanmış kor yürekleri;

-Söyle Hacer’e o da
Hakkını helâl etsin
Gönülcüğü dilerse
Başka birine gitsin
Ben ermeden murada
Ecel kırdı kolumu
Artık beyhude yere
Beklemesin yolumu!”

Hacer kız, eğilmiş haberi üzüntüyle getiren dedesinin kulağına, fısıldamış cevabını;

“Şehit olmuş benim şanlı yiğidim
Başkasına varmam, beklerim…”

Oysa Hacer, Kenan’ına oyalı mendil işlemişti. Sancağın kenarlarını işler gibi. Gergefinde nakış nakış yüreğini işler gibi. Gül suyuyla yıkamış, nicedir koynunda saklıyordu. Ama, bu mendili hiç göremedi Kenan, hiç koklayamadı. Şimdi Hacer, uyku nedir unutmuş, her gece, uzaklardan, yiğidinin sancağına yeminini duyuyordu. Küçük, masum ve al dudakları, onunla birlikte tekrarlıyordu mısraları:

“Renginin bedeli kanım olsun
Kumaşının bedeli tenim olsun
Parıltısının bedeli canım olsun
Ay yıldızına varlığım feda olsun…”
Batan güneş için ağlamayın, yeniden doğduğunda ne yapacağınıza karar verin. D. CARNEGİE

Gürbüz Bey, pamuk sakalının altındaki çenesini kaşıdı. Şöyle bir arkasına dönüp, gençlere doğru baktı. İki kulağı da küpeli delikanlıyı bir an süzdü. Sonra yine bize döndü ve derin bir iç çekti. Nermin Hanıma gıpta ile bakan buğulu kara gözleri, büyüdü, büyüdü:

–Aferin kızım. Ağzına sağlık. Çok haklısın. Bu güzel öğütleri kalan ömrümde ben de uygulayacağım. “Gençler kendilerini kurtarmak için, frene her zaman vaktinde basma şansları olduğunu düşünürler. Biz yaşlılar ise bunun böyle olmadığını tecrübelerimizden biliyoruz.” Keşke zamanında biraz daha dikkatli olabilsek! Keşke bu aklımızla yeniden geç olabilsek.

Delikanlı tebessüm etti:

–Benim şoförlüğüm iyidir Gürbüz Amca, ayağımı frenden hiç çekmem ben. Traktörümün balatalarını hep kontrol ederim.

–Öyle değil Mustafa oğlum. Bu fren o fren değil! Bazı insanları görüp şaşırıyorum. Kendini bilen var, bilmeyen var. Kimi akıllı mı akıllı! Tertemiz giyiniyor. Dişlerini fırçalıyor. Elini yüzünü yıkıyor. Banyosunu yapıyor. Saçına başına dikkat ediyor. Ütüsüz pantolon, gömlekle dolaşmıyor. Mis gibi kokuyor. Bunları yapmamak için bahaneler arayıp bulmuyor…
Yaşlı adamın anlattıklarını dinlerken ister istemez üstümü başımı kontrol ettim. Kendime çeki düzen verdim. Nasrettin Hoca bile “ye kürküm ye” demiş! O da tane tane sözcüklerle devam etti:
–Kiminin ise, dünya umurunda bile değil. Ne kendine ne çevresine hayrı var! Çöpünü sağa sola atıyor. Hem kendi sağlığını hem de çevresini hiçe sayıyor. Sebepsiz yere gürültü yapıyor, kavga çıkarıyor, başkalarını rahatsız ediyor. Hastalıktan hiç kurtulamıyor. Daha neler neler!

İnsanın sağlığını koruması akıllıya kolay, akılsıza zor! İçtiğimiz suya dikkat etmezsek, yiyeceklerimizi gerektiği gibi saklamazsak, kap kacağımız temiz olmazsa, meyveyi sebzeyi yıkamazsak, temizlik ve sağlık kurallarına uymazsak elbette hasta oluruz. İş işten geçtikten sonra mı tedbir alacağız? “Akıllı kişi, başkalarının hatalarından ders alan kişidir. Hiç kimse her şeyi öğrenecek kadar uzun yaşayamaz ki! Öğrendiklerimizi iyi uygulamak gerek.

Mustafa da gözbebeklerini büyüterek bana döndü:

–Metin Ağabey, “Düşündüğün, söylediğin ve yaptığın her olumlu söz ve davranış için para kazansaydın”; ama tersi için de para kaybetseydin mâli durumun ne olurdu?”

Şöyle bir düşünüp iyi taraflarımın daha ağır bastığına karar verdim:

–Herhalde, bir miktar para biriktirirdim. Ya sen aynı durumda olsan ne yapardın?

Önceden hazırlanmışcasına yapıştırdı cevabını. Beni yine güldürdü:

–Tabii ki, iflas ederdim Metin Ağabey!
Otobüs yavaşladı. Yolun kenarında bir insan kalabalığı gördük. Kaza olmuştu. Ters dönmüş arabanın başına birikmişlerdi. Uygun bir yerde durduk. Muavin, uyarı işaretini kaptığı gibi, otobüsün olduça gerisinde bir yere koydu. İnip inmemekte tereddüt ettik. Mustafa “Ben ineceğim.” deyince beraberce indik. Mavi spor bir araba önde giden kamyona arkadan çarpmış ve devrilmişti. Şimdi yaralanan şoförü arabadan çıkarmaya çalışıyorlardı. Sıkışan kapıyı açmak için bayağı uğraştılar. Biz de yardım ettik.

Genç bir kız etrafına talimatlar yağdırıyor, yaralının karga tulumba taşınmasını engelliyordu. Dikkat ettim. Otobüsümüzün yolcularından biriydi. Dinlenme yerinde delikanlının kur yapmasından sıkılıp çay salonundan çıkan kızdı. Meğer hemşireymiş. Adı da Aslıhan. Kumral saçları, bal rengi gözleri vardı. Emniyet kemerini kullanmadığı için başını cama vuran yaralıyı, bir bebek gibi sarıp sarmaladı. Boynunun iki tarafına tahtalar bağladı. Belki de bu iki tahta adamı felç olmaktan kurtardı! Ambulans gelince sağlık görevlileri onun doğru yaptığını onayladılar. İlk yardımın nasıl yapılacağını bilmek hayat kurtarıyordu. Oysa biz çoğunlukla, kaza geçirenlere yardım edeceğiz diye yaralıların başına üşüşüyor, doluşuyor, karga tulumba davranışlarımızla zarar veriyorduk!

Düşünce yeteneğimizi öldüren en büyük düşmanımız alışkanlıklarımızdır. S. MAUGHAM

Tekrar otobüse döndüğümüzde Nermin Hanımın meraklı sorularını Mustafa bir bir cevapladı. Sonra hemşire kızı gösterdi. Öğretmen gözlüğünü ayarlayıp, kızın baktığına emin olunca elini kaldırdı ve onu selamladı. Hemşire kız da aynı işaretle cevap verdi ona. Mutlu bir hâli vardı. İyi iş başarmıştı. Gururla gülümsüyordu. Öne çıkık dişleri, sempatik görünüyor, gül yüzünde güller açıyordu. Bu sıcak tebessüm kimbilir kaç hastaya şifa olacaktı! İnsan, bu kızın elinden ilaç içerken hasta olduğuna aldırmayabilir, ona güvenebilir, baktıkça moral bulabilirdi.

Kazanın ucuz atlatılmasına Mustafa da sevinmiş, rahatlamıştı. Kulağıma eğildi: “Temel’in kazasını biliyor musun Metin Ağabey?” dedi. Bilmediğimi söyleyince anlattı:

–Temel kamyon kullanırken kaza yapmış ve pek çok kişiyi yaralamış. Mahkemede hakim, “Nasıl oldu bu kaza, anlat!” demiş. Temel de anlatmış; “Yokuştan inerken fren patladı. Baktım, yolun bir yanında küçük bir kedi oynuyor. Diğer yanda da kocaman bir pazar yeri. Ben kediyi tercih ettim ve hemen kırdım direksiyonu.” Hakim şaşırmış; “Ama oğlum, sen bunca insanı yaralamışsın!” Temel cevap vermiş; “Her şey kedinin pazar yerine doğru kaçmasıyla başladı Hakim Bey!”

Yaşlı adam, arkamızda oturduğu için gülüşmelerimizi görmedi. İyi ki de görmedi, ölçüyü kaçırmıştık. Ayıplardı belki! Derin bir nefes alıp babacan tavrıyla, kendi kendine konuşur gibi konuştu:

–Ah şu insan! Hayatını kolaylaştıracak şeyleri icat ediyor. Sonra da onu hakkını vererek kullanmıyor. Gideceğimiz yere on dakika geç gitsek ne çıkar? Gaz pedalı ayağımızın altında diye olanca gücümüzle basıyoruz üzerine. Sanki yolları fethediyoruz. “Bana bir şey olmaz!” diyenleri mi ararsın? Arabasına, şoförlüğüne, şansına aşırı güvenenleri mi? Maşallah, gözlerini kan bürüyünce ne ışık dinliyorlar, ne de hatalı sollama. Uykusuzluk, yorgunluk umurlarında bile değil. Oysa yollardaki bütün yasaklar insanları korumak için değil mi?
Tehlike sadece trafikten de gelmiyor. Giriyor banyoya, kapatıyor kapıyı, açıyor şofbeni havalandırmıyor. Düşüp bayılıyor tabii! Ya da tam söndürmüyor kömür sobasını, uyuyor; zehirleniyor dumandan! Bacası tıkanıyor, temizlemiyor! Mutfağına tüp alıyor, ateşle kontrol ediyor! Çıplak elle elektrik tamiratı yapıyor; çarpılıyor! Ütüyü açık bırakıp telefonda konuşmaya dalıyor! Yüzme bilmiyor, gölete, baraja giriyor! Sonra da olanlar oluyor. Allah bu aklı niye verdi? İnsan bile bile niye yaralasın, niye öldürsün kendisini?

Haklıydı yaşlı adam. Bazen kazaları biz kendimiz davet ediyorduk. İş kazası geçiren işçinin garip; ama gerçek hikâyesini hatırladım:

“Ben bir duvar ustasıyım. İnşaatın altıncı katındaki işimi bitirdiğim zaman biraz tuğla artmıştı. Yaklaşık iki yüz elli kilo kadar. Onları aşağıya indirmem gerekiyordu. Bir sandık bulup, ona sağlam bir ip bağladım. Altıncı kata çıktım. İpi makaradan geçirip ucunu aşağıya bıraktım. Tekrar indim. Boş sandığı altıncı kata çıkardım. İpin ucunu sağlam bir yere bağlayıp tekrar yukarı çıktım. Tuğlaları sandığa doldurup aşağıya indim. Bağladığım ipin ucunu çözer çözmez kendimi havalarda buldum.

Ben yetmiş üç kiloyum. Tuğlalar aşağıya inerken beni yukarı çekmeye başladı. İpi bırakmayı akıl edemedim. Sandıkla yolda çarpıştık. Sağ iki kaburgamın bu arada kırıldığını sanıyorum. Tam yukarı çıkınca elim iple beraber makaraya sıkıştı. Parmaklarım burada kırıldı. Bu sırada yere çarpan sandığın dibi çıktı ve tuğlalar etrafa saçıldı. Sandık hafifleyince yukarıya çıkmaya başladı. Ben de bu arada aşağıya iniyordum. Yolun yarısında sandıkla yine çarpıştık. Sol bacağım ve kaval kemiğim bu sırada kırıldı. Can havliyle ipi bıraktım. Yukarı başımı kaldırdığımda, boş sandığın üzerime geldiğini gördüm. Kafatasım da böyle çatladı. Gözümü hastanede açtım.”

Gürbüz Bey hâlâ anlatıyordu:

–Evini sağlam yapsa, tedbirlerini alsa, depremden bile korkmaz insan. Bunun daha seli, yangını, toprak kayması, çığı, yıldırımı var. Okuyup öğreneceğiz. Benim başıma gelmez, demeyeceğiz. Nasıl önlem alacağımızı bileceğiz. Göz göre göre tabiata yenilmeyeceğiz. Onun, topraklarımızı çalmasına da izin vermeyeceğiz.

Mustafa söze karıştı:

–Tabiat topraklarımızı nasıl çalsın Gürbüz Amca, hırsız mı o?

–Evet Mustafa oğlum, öyle de denilebilir. Sen çiftçisin. Toprağa tohum ekmezsen, mahsul alabilir misin? Tedbirini önceden almazsak, akıllı olmazsak, rüzgârla, yağmurla, nehirle, bir yolunu bulur, çalar. Buna da erozyon denir. Ormanlarımızı katledersek, meralarımızda bir tek ot bırakmazsak, körpecik fidanları hayvanlarımıza yedirirsek sonunda olacağı bu!

Delikanlı bana dönüp eğildi ve yüzünü asarak konuştu:

–Bu fidanlar yüzünden bizim köyde kaç kişi öldü Metin Ağabey.

–Nasıl yani?

–Vakti zamanında, birkaç fidan kırıldı diye kavga çıkmış. Birisi vurulmuş. O günden beri kan davası var. Biri, birini vurur, diğeri de onun ailesinden başka birini. Belki sebebini bile unuttular. Hapislerde yattılar. Büyükşehirlere göçtüler. Hâlâ duyarız, bitmemiş kavgaları. Bitecek gibi de değilmiş. Islanmışın, yağmurdan korkusu olmazmış ya, aynı o hesap.

–Ah Mustafa ah! Hasım bildiklerimize diş bileyip, fırsat kollarız. Ettiğini yanına bırakmamak için elimizden geleni yaparız. Nefret yerine merhameti koymak ne kadar da zordur. Yenilmeyelim artık şu her şeyi isteyen nefsimize. Belki duymuşsundur daha önce şu sözcükleri;

“Kavgada usta olanlar, öfkelenmezler.
Kazanmakta usta olanlar, korkmazlar.
Akıllılar, kavgadan önce kazanır,
Cahillerse, kazanmak için kavga ederler!”

Husumetin sonu yok ki! Nereye kadar? Kan kanla yıkanır mı?

Mustafa, “Yıkanmaz!” der gibi başını iki yana salladı. Kan davası gibi yanlış inanışların geleneklerimizle hiçbir ilgisi yoktu ki insanlarımızın ölümleri bir işe yarasın! Bir araştırmadan okuyup, not almıştım. Bu kısa ama önemli notu evdekiler de görsün diye buzdolabının kapısına yapıştırmıştım. Şöyle yazıyordu:

“Özür dilemek, tekrar başlamak, öğüt almak, bencil olmamak, azimli çalışmak, kararlı olmak, düşünerek hareket etmek, hatalardan ders almak, affedip unutmak her zaman kolay olmasa da; çoğu zaman işe yarar.”

–Doğru şeylere inanacağız Mustafa. Örneğin, “Dünyada hiçbir milletin kadını, ben Anadolu kadınından daha fazla çalıştım, milletimi kurtuluşa ve zafere götürmekte Anadolu kadını kadar gayret sarf ettim diyemez!” Böylesine yürekli kadınlarımızın, medeni kanunla sahip oldukları hakları uygulayabildiklerini ne yazık ki yeterince göremiyoruz.

“Toplumsal yapımızın, yaşam tarzımızın, düşünme şeklimizin değiştirilmesi gerekiyorsa eğer, hiç beklemeden bugün değiştireceğiz. Kadını zavallı gören bir zihniyet tabii ki ona şiddet uygulamaktan vazgeçmez. Gerçi şiddete maruz kalıp bunu kabullenmek de akıl kârı değil ya! Ne yapsın kadın? Baskılar var tabii, sus yoksa daha fazlası gelir diye tehdit var. Güya kadınına sahip çıkıyor. Namus benim için her şeydir diyor ama namus kavramını sadece kadının bedeni olarak görüyor. Çünkü kadının, kendi hayatına karar verebileceği bir durum işine gelmiyor.

Kadına, sahibi olduğu bir mal, eşya gözüyle bakıyor. Onu, arzu ettiği hoyratlıkta kullanabileceğini düşünüyor. Gözünün üstünde kaşı var diye, yemeğin tuzu fazla kaçmış diye, saçının teli biraz görünmüş diye, arkadaşıyla sinemaya, tiyatroya gitmiş diye, acımasızca vuruyor, öldürüyor. Bunun da adı; namus oluyor, töre oluyor.

Eğitim desteği sağlanmadan, kanunlar ne derece uygulanabilir? Bazen öyle durumlarla karşılaşılıyor ki bu cinayetleri işleyenlerin sırtları bile sıvazlanıyor. Sanki iyi bir şey yapmışlar gibi topluma meşru gösterilmeye çalışılıyor.

Bu yoksulluk oldukça, kadınların namusu kendilerinden değil de erkeklerinden soruldukça, toplumsal baskı da arttıkça artıyor. Kadın ne yapıp yapacak cinselliğini kontrol altında tutmanın yollarını bulacak. Erkek yaparsa elinin kiri tabii! Yıkar, temizler. Kadın, öyle değil. Arkadaşı olmayacak, eli erkek eline değmeyecek, çarşıya pazara gitmeyecek…

Erkeğe gelince, o bunların hepsini yapma hakkına sahip olacak. Keyfi isterse yapacak istemezse yapmayacak! Diyelim ki kadın; erkeğe özendi de bunları aklından geçirdi. Töre denir, bıçak çekilir, adet denir, namluya mermi sürülür, toplanır kendisini hukuktan üstün gören aile meclisi, cezayı keser ve olan her zaman kadına olur. Ben, genç kızlarımız akıllarına her eseni yapsınlar, Allah korusun, yoldan çıksınlar, kendilerine ya da ailelerine leke sürsünler demiyorum ki. Allah korusun. Onların da bir yüreği olduğu göz ardı edilmesin, genç oldukları unutulmasın diyorum. Onların da bir hata şansları olsun istiyorum.

Umutsuzluk ve çaresizlik kadına boyun eğdiriyor. Hiçbir açıdan özgürlüğü yok ki. Kanun yazıldığı şekliyle uygulansa, adalet kavramı hazmedilip, kadına darp edene, sıfır hoşgörü gösterilse, 9 yaşındaki çocuk 19 yaşındaki ablasını vurabilir mi hiç? Anne baba o çocuğu azmettirebilir mi? Bu konuda medyamıza çok iş düşüyor. Gazeteler, televizyonlar insanları çok çabuk etkiliyor. İyi ya da kötü!”

NE İSTEDİĞİNİ BİLMEK

Bilen ve bildiğini bilen, liderdir! Onu izleyin…

Karadenizli ile yol arkadaşının moladan sonra hiç sesleri çıkmıyordu. Göz ucuyla yan koltuğa baktım. Neredeyse sırt sırta dönmüşlerdi. Sanki aralarından kara kedi geçmişti. Aslında bu söze de inanmam ya! Zaman zaman başkalarından duyduklarımızı kullanıyorduk işte. Oysa birbirimize darılmakla kedilerin renginin ne ilgisi vardı?

Bazen örf ve adetlerimizi uydurma hurâfelerle karıştırıyorduk! Akla yatmayan, çağ dışı çözümlerden medet umanlarımız oluyordu. Büyücülere, falcılara, bize yalan söylesinler diye avuç dolusu paralar veriyorduk! Hastamızı doktora götürmeyip, başına kurşun döküyor ve iyileşmesini bekliyorduk! Ağaç dallarına bezler bağlayıp evler, arabalar istiyorduk! Okunmuş suları içip, kaşı gözü düzgün, işi gücü yerinde güzel ve yakışıklı eşler diliyorduk! Daha neler neler…
Döndüm, bu iki kafadara bir kez daha baktım. Hâlâ konuşmuyorlardı; ama biraz önce kaza yerinde ters çevrilen arabayı birlikte omuzlamışlardı. Hatta bu esnada eli sıyrılıp kanayan arkadaşına otobüsün ilk yardım çantasını yetiştiren de Karadenizli olmuştu. Buna rağmen şimdi yine sırt sırta dönmüşlerdi. Onlara bir lâf atıp aralarını bulayım diye düşündüm. Sonra vazgeçtim. Nasıl olsa birazdan iş yine tatlıya bağlanırdı. Bazen çok küçük sorunlarımızı bile büyütüyorduk. “Halbuki bu küçük sorunlar çakıl taşlarına benziyordu. Gözümüze yakın tutarsak, her şeyi kapatıyor ve göremiyorduk. Ancak elimize alırsak anlıyorduk ne olduğunu. Fırlatıp atarsak da kaybolup gidiyor ve sorun falan da kalmıyordu!”

Saatim çaldı. Vakit geçmiş, bir hayli de yol almıştık. Evdekileri özlemiştim. Hanımın yeri de ayrıydı tabii.

Hey gidi günler! Evlendiğimizde zorlukları birlikte göğüslemiştik. En büyük üzüntüsü çocuklara bakmak için işinden ayrılmak zorunda kalışıydı. Anlaşamayan ailelerimizin sürtüşmeleri ise bize anlamsız ve komik geliyordu. Kendi hâlimize bırakmıyorlardı ki! Uzunca bir süre de vazgeçmediler. Sudan bahanelerle atıştılar. Hem bizi hem kendilerini üzdüler. Evde gereksiz ve kullanılmayacak ne varsa “Adettir!” deyip aldırdılar. Onların kaprisleri yüzünden elde avuçtaki tüm birikimi daha düğün öncesinde har vurup harman savurmuştuk.

İkimiz de çalışıyorduk. Maaşlarımızı alınca çoğu taksitlere gidiyor, bize bir şey kalmıyor, yine de idare ediyorduk. Ayağımızı yorganımıza göre uzatmayı o dönemde öğrendik. Misafir odamız mobilya müzesi gibi görünüyordu. Eşyaların hepsi yeniydi. Borçları bitmediği için emanet gibi geliyor, kullanmaya kıyamıyorduk. Ne günlerdi! Buna rağmen eşim, bir gün olsun sızlanmamıştı. Hep yanımdaydı. Aynı zamanda arkadaşım, sırdaşımdı. Hâlâ da öyle. Hakkını hiç ödeyemem.

Bizimkilere kalsa amcamın kızıyla evlendireceklerdi beni. Sevmiyorduk ki birbirimizi. Sebep bir iki tarla başkasına gitmesin diye. Neyse ki kız akıllı çıktı ve “O benim ağabeyim sayılır!” dedi. Miras bölünmesin diye evlenecektik neredeyse. Hadi gönüllerimiz uyuştu diyelim! Kanlarımız uyuşur muydu, çocuklarımız nasıl doğardı, Allah bilir!

Bu arada Nermin Hanım, Zeynep’in resimleriyle özlem gideren Mustafa’ya takılıyordu:

–Şu fotoğrafları bir de biz görsek Mustafa.

Mustafa çarçabuk toparladı cüzdanını:

–Yok bir şey öğretmenim. Karıştırıyordum öylesine.

–Demek bebeğin olacak. Kız mı istiyorsun erkek mi?

–Ne istediğimi bilmiyorum, fark etmez.

–Haklısın fark etmez, yeter ki sağlıklı olsun. Peki hayattan neler bekliyorsun?

–Aslında onu da bilmiyorum. Akıntı nereye götürür, kader ne tarafa çekerse!

Nermin Hanım da kendini akıntıya bırakan kaderci Mustafa’ya biraz kızar gibi baktı:

–Ne istediğini bilmelisin delikanlı. Bütün hayatını şansa, kadere bırakamazsın. Yaşamınla, geleceğinle ilgili bütün konularda hedefini belirlemelisin. Belirlediğin hedefleri gerçekleştirmek için plan yapıp çalışmalısın. Atatürk’ün bu konu ile ilgili söylemiş olduğu şu sözü her zaman kendimize rehber yapmalıyız; “Çalışmadan, öğrenmeden, yorulmadan, rahat yaşamanın yollarını aramayı alışkanlık haline getirmiş milletler, önce onurlarını, sonra özgürlüklerini daha sonra da geleceklerini kaybetmeye mahkumdurlar.”

Ortamı yumuşatmak, konuyu değiştirmek gerekiyordu. Ben de öyle yaptım ve hemen araya girdim:

–Nermin Hanım doğru söylüyor Mustafa. Ne istediğimizi bileceğiz. Atatürk de 1919’da Samsun’a adımını atarken ne istediğini çok iyi biliyordu. O kararlı adım, bugünkü modern Türkiye’yi yarattı. “Ölüm fetvalarına, idam fermanlarına hiç aldırmadı. TBMM’yi açtı. Demokrasinin temeli olan Cumhuriyet’i kurdu. Saltanat ve hilâfeti kaldırıp, bize yeni bir kimlik kazandırdı. Yönetimi dine dayanmayan, çağdaş bir toplum bilinci oluşturdu.” Onun ilkeleri bizi biz yaptı, yönümüzü aydınlattı. Aslında yolculuğumuzun başından itibaren konuştuklarımızı bu ilkelerle yıllar önce sunmuştu bize.

Mustafa sağ eliyle başını kaşırken sol eliyle de yazı yazıyormuş gibi yaptı:

–Ben bu ilkeleri bazen birbirine karıştırıyorum Metin Ağabey.

–Varsın sırası karışsın delikanlı. Onların içi önemli. Bak kısaca hatırlatayım sana. Önce Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran halkı Türk Milleti tanımıyla birleştirdi. Sonra başladı nelere ihtiyacımız varsa onları aramaya;

Milliyetçilik, tutuculuk, tutuculuk da milliyetçilik değildir, anlayışıyla hareket etti. Elini daima geleceğe uzattı. Din ve ırk ayrımcılığına karşı çıktı. Bunun yerine eşitlik ve özgürlüğü, ortak değerleri savunan bir Milliyetçilik önerdi.

Millet egemenliğine dayalı demokratik, lâik ve sosyal hukuk devleti uygulamasının savunulması için Cumhuriyetçilik dersi verdi.

Gürbüz Bey ve Nermin Hanımın anlattıkları örnekleri hatırlıyor musun? Düşünce ve inanç özgürlüğünü güvenceye almak gerekiyordu. Hukuk kurallarıyla yönetimi ve uygar yaşamı ilke edinmek kaçınılmazdı. Her alanda bilimin aydınlığını, aklın öncülüğünü ve insanın yüceliğini gözetmeliydik. İşte bunlar için ortaya Lâiklik formülünü koydu.

Toplumun bütün kesimlerinin dil, din, ırk ve cinsiyet farkı gözetilmeden yasalar önünde eşit sayılması ve toplumun sosyal bir dayanışma içinde bulunmasına da Halkçılık denmesini istedi.
Sizler, yani yeni Türkiye’nin genç evlatları, yorulsanız dahi beni takip edeceksiniz. ATATÜRK

Millet yararını gerektirmesi şartıyla devletin ekonomide görev almasına izin verip, özel girişimleri de her zaman destekledi. Bunun da adına Devletçilik dedi.

Yararlı düşünceleri, kurumları, gelenekleri koruyarak, bozulmuş olanları atmak ve sonra da bunları halka anlatıp benimsetmek gerekiyordu. O da öyle yaptı. İşte İnkılapçılık böyle doğdu.

Bu ilkeler ayrı düşünülemez. Çünkü hepsi birbirini tamamlıyor. Hepsi insanımızın mutluluğu için. Hepsinin içinde barış, dostluk, başarı var. Hepsi de ne istediğini bilen bir liderin bize hediyesi. Okumadın mı çay salonunun duvarındaki çerçevelenmiş yazıyı? Aynen hatırlıyorum, şöyle diyordu;

“Bilmeyen ve bilmediğini bilen, çocuktur!
Ona öğretin…

Bilen ve bildiğini bilmeyen, uykudadır!
Onu uyandırın…

Bilmeyen ve bilmediğini bilmeyen, aptaldır!
Ondan sakının…

Bilen ve bildiğini bilen, liderdir!
Onu izleyin…”

BİR GARİP DÜNYA

Başımı yine şoför koltuğunun sırtına dayadım. Dalmışım…

Anlattıklarımı büyük bir sabırla dinleyen Mustafa’nın gözbebeklerinde Atatürk’ü gördüm. Özgürlüğümüzü, insanlığı, adaleti, namusu, onuru gördüm. Şairin:

“Kahramanlık;
Ne yalnız bir yükseliş demektir,
Ne de yıldızlar gibi
Parlayıp sönmemektir.
Ölmezliği düşünmek
Boşuna bir emektir.
Kahramanlık; saldırıp,
Bir daha dönmemektir…”
mısralarındaki güç ve içtenlik geldi aklıma. Kendimi bu delikanlıya borçlu hissettim:
–Sen kışlana ne zaman katılacaksın Mustafa?

–Yarın Metin Ağabey. Ben ne olur ne olmaz diye, bugünden gidiyorum.

–Peki bu gece bize misafir olur musun?

–Sağol Metin Ağabey. Niye rahatsızlık vereyim size?

–O nasıl söz! Ne rahatsızlığı! Eğer kabul edersen, sevinirim. Seni ailemle de tanıştırmak istiyorum.

Biraz nazlanmıştı; ama iknâ etmiştim delikanlıyı. Onu, ikinci bir oğlum gibi görüyordum. Mahcup tavırları benim konuşkan oğlumdan farklı da olsa birbirlerine benziyorlardı. O da kimseye yük olmayı sevmez ve elinden geldiğince yardım ederdi insanlara. Bu genç askere ailemden bahsetmek istedim:

–Bir oğlum, bir kızım var Mustafa. Burhan ve Nurhan. Burhan’ın bazı huyları sana benziyor. O da çok meraklıdır, dinlemeyi, öğrenmeyi sever. Senin gibi hareketli, çalışkandır. İnsanlara yardım etmek ister. Bunun için arkadaşlarıyla bir arama kurtarma ekibi kurdular. Nerede kendilerine ihtiyaç duyulsa gece gündüz demeden koşturuyorlar. Bir defasında dillerini bile bilmedikleri insanlara yardım için yurt dışına da çıktılar. Deprem olmuş, insanlar göçük altında kalmış. Günlerce uyumadan aramışlar onları. Çok çalışmış, çok yorulmuşlar. Kızılay’a da gönüllü üye olmuşlar.

–Kızılay mı?

–Evet Kızılay. O bir yardım kuruluşudur. Savaşta ve barışta halkın kara gün dostudur. Kuruluş amacı yaraları sarmaktır. Yurt içinde veya yurt dışında yangın, sel, deprem felaketlerine uğrayanların sıcak çorbası, soğuktan koruyan çadırı, battaniyesidir. Kimsesizlerin umudu, fakirlerin ekmeği, hastaların ilacı, evsizlerin evi, başına bir kaza gelenin ya da savaşta yaralanan askerin, damarındaki kandır.

Yapılan bağışlarla ayakta kalır. Belki bir kurban derisi, belki de alınan bir Kızılay pulu fakire fukaraya yeniden hayat verir. Acılar yok edilemez belki ama hafifletilebilir.

Gürbüz Bey başını onaylarcasına salladı.

–Çok kan verdim Kızılay’a. Onlar da bir kart çıkarttılar. Ola ki bir gün benim ya da ailemden birinin ihtiyacı olursa kana, kolaylık sağlayacaklarmış. Kim bilebilir ki yarın ne olacak? Ne oldum dememeli ne olacağım demeli! Hayat kurtarmak her şekliyle sevaptır. Bu dünyadan göçüp gittikten sonra toprak olacak bedenimizin ihtiyaç sahibi hastalara şifa olması da başka bir sevaptır. Hasta yataklarında kendilerine uygun bir organı dört gözle bekleyen insanlara umut olabilmekte ne kötülük var, ne günah var?

Kefenin cebi yok derler ya! Öteki dünyaya mal para götüremediğimiz gibi, bedenimizin hiçbir parçasını da götüremiyoruz. Bari başkalarına yarasın. Bari başkalarında hayat bulsun. Bağışladığımız bir böbrekle sağlığına kavuşacak hastanın hayır duaları, yarın bir gün ahirette rahmet olur yağar üzerimize. O da bize yeter. Çünkü sadece ruhlar yolculuk yapıyor, bedenler değil. Hadi onu da bir tarafa bırakalım, sonuçta bu zaten bir insanlık görevi değil mi?

Nermin Öğretmen güleç yüzüyle döndü bize. Beyaz dişlerini gördük.

–İnsan sadece kendisi için yaşayamaz. Bu gökyüzünü birlikte soluyoruz. Hepimizin hayatı aynı derecede önemli. “1913 yılında bir Alman doktorun Afrika ormanlarında siyahları tedavi ettiği görülmüş. Hastanesi kümesten bozma, küçük bir odaymış. Doktorun karısı hastalara ilaçlar verip uyutuyor, sonra ameliyat başlıyormuş. Dışarıdaki insanlar beyaz adamın verdiği umutla bekleşiyorlarmış. Bu adam, acıyla inleyen zavallı insanların alınlarına dokunup şöyle diyormuş;

–Sakin ol, korkma! Seni iyileştireceğim. Kalktığında acın geçmiş olacak.

Ameliyat sonralarında hastalar dikkat etmiyor, mikrop kapıyor, doktorun işi zorlaşıyormuş. Buna rağmen ünü bütün ormana yayılmış. Çok uzaklardan gelen insanlar, açlıktan ve yorgunluktan bitkin bir durumda oluyor, ameliyattan önce günlerce beslenmeleri gerekiyormuş. Gündüzleri hastaların tedavisiyle uğraşan doktor, geceleri de kitaplar yazıyormuş.

Elli yılını bu ormanda geçiren doktora, yetmiş sekiz yaşında Nobel Barış Ödülü verilmiş. Ödül parasıyla Afrika’da bir hastane yaptıran bu adam, yaşam felsefesini de şu bir kaç kelimeye sığdırmış;

“Daha basit, daha doğru, daha saf, daha barışçı, daha uysal, daha sevecen ve daha anlayışlı olmalıyız.”

Doksan yaşına geldiğinde, Afrika’daki hastanesinde gözlerini kapayan doktorun ölümünden haftalar sonra bile, siyah kadın, erkek ve çocuklar saygı duaları için mezarını ziyaret etmişler. El ele verip, sevgi şarkıları söylemişler.”

Mustafa can kulağıyla dinliyordu. Anlatılan ormanları, hastaları, doktoru gözlerinde canlandırmaya çalışan bir hâli vardı. Yine dudağını kemirdi:

–Çok sabırlı adammış. Ormanda gazete yok, televizyon yok, futbol yok, dünyada olup bitenden habersiz! Doğrusu şaşırdım adama.

Anlatılan hikâyeyi kendine özgü tavrıyla yorumlamıştı. Bu temiz ve güzel delikanlıda yapmacıklıktan eser yoktu. İçi de dışı da birdi. Ne düşünüyorsa, onu konuşuyordu. Nermin Hanım devam etti:

–Bunlar, insanlığın ortak dersi. Bizden önce yaşayan insanların bize mirasları. Bu ortak miraslar ülkelerin değil, insanlığın malıdır. Bir Kızılderili şefi 1845’te kendilerinden toprak isteyen ABD başkanına gönderdiği mesajda şöyle demiş;

“Beyaz adam, anası olan toprağa ve kardeşi olan gökyüzüne, alınıp satılacak, işlenecek, yağmalanacak gözüyle bakar. Onun bu ihtirasıdır ki; toprakları çölleştirecek ve her şeyi yiyip bitirecektir. Şu gerçeği iyi biliyorum; bu dünyadaki her şey bir ailenin bireylerini birbirine bağlayan kan gibi ortaktır. Bu nedenle de dünyanın başına gelen her felaket, eninde sonunda insanoğlunun da başına gelecektir. Beyaz adamları anlayamıyorum. Tıpkı buffaloların öldürülüşünü, ormanların yakılışını, toprağın kirletilişini anlayamadığım gibi!”

Ben, Nermin Hanımın anlattıklarından payıma düşeni almıştım. Mustafa da dersini çıkarmış gibi görünüyordu.“Ah garip ah!” diye iç geçirdi. Meraklandım:

–Hangisi garip Mustafa? Doktor mu, mektubu yazan Şef mi?

–Yok Metin Ağabey, köpeğimin adıydı garip. Öyle sessiz, öyle sakindi ki, kıskandılar, zehirleyip öldürdüler hayvanı.

Kızılderililerin öldürülen buffalolarıyla kendi köpeği arasında bir bağ kurmuştu. Haksız da sayılmazdı. Garip bir dünyadaydık. Başka insanlara bile katlanamayan bu anlayışların; ağaçların, hayvanların yaşamına saygı göstermesi beklenemezdi.

Başımı yine şoför koltuğunun sırtına dayadım. Dalmışım. Görevli delikanlının, yolculuğun bitmek üzere olduğunu hatırlatan sesiyle kendime geldim. Hava kararmaya başlamıştı. Ankara’nın ışıkları titriyor, göz kırpıyordu. Ülkemde bayrağımızın dalgalandığı her karışı sevdiğim gibi bu şehri de seviyordum. Kurtuluş mücadelemizin karargâhıydı. Burada evlenmiştim. Çocuklarım da burada doğmuştu. Anıtkabir, bütün ihtişamıyla manzaranın ortasında belirdi.

“Beni görmek demek, mutlaka yüzümü görmek demek değildir. Benim fikirlerimi, duygularımı anlıyorsanız ve hissediyorsanız bu yeterlidir.” diyen büyük adam burada yatıyordu.

Anıtkabir’in gökyüzünü mızrak mızrak delen kuleleri, üzerlerindeki kitabeleri yıldızlara ezberletiyorlardı. Bu kulelerin adları bile sanki var olma amacımızın kısa birer özeti idi;

İstiklal, Hürriyet, Mehmetçik, Zafer, Müdafaa-i Hukuk, Cumhuriyet, Misak-ı Milli, İnkılap, Nisan ve Barış kuleleri. Onların üzerlerindeki yazıları ilk okuduğumda boğazıma bir şeyler düğümlendiğini hissetmiştim. Hele bir kitabenin karşısında bir süre hiç kıpırdayamadan yutkunup kaldığımı hatırlarım;

“Esas olan, Türk Ulusu’nun saygın ve onurlu bir ulus olarak yaşamasıdır. Bu esas, ancak tam bağımsızlığa sahip olmakla sağlanabilir. Ne zengin ve ne bolluk içinde olursa olsun, bağımsızlıktan yoksun bir ulus, uygar insanlık karşısında uşak olma durumundan yüksek bir işleme hak kazanamaz!”

Yolun iki yanından yükselen modern binaları, üniversiteleri, el ele dolaşan, koşuşturan insanları görünce içimden haykırmak geçti; “Seni anlıyorum Atam. Seni anlayamayanlara inat, şimdi çok, çok daha iyi anlıyorum…”

HEP MUTLU OL

Yaşlı adam da o büyük elleriyle
Mustafa’nın sırtını sıvazladı…

Terminale girdik. Otobüsümüz büyük arı kovanında kendi peteğini buldu. Yine davul zurna sesleri karşıladı bizi. Bu yörenin çocukları da, ülkemizde bayrağımızın dalgalandığı kim bilir nerelere yolcu ediliyorlardı. Döndüm yanımdaki delikanlıya; “Bak oğlum!” dedim. “Öteki Mustafalar da senin memleketine gidiyorlar.” Beni duymadı bile. Büyülenmiş gibi sesleri dinliyor, halay çekenleri seyrediyordu. Kaptan şoförümüz bizi sağ salim ulaştırmanın gururuyla kapının önünde heybetle durdu. Yolcular kendisine teşekkür ederek tek tek indiler. O da “Seyahatlerinizde bizim firmamızı seçerseniz memnun oluruz.” dedi. Muavin Fatih, numaralarımızı kontrol ederek çanta ve bavullarımızı verdi. Ayrılık vakti gelmişti.

Gençler sessiz sedasız aldılar eşyalarını. Otobüsteki yaramazlıklarından eser kalmamıştı. Bu durgunluğu onlara yakıştıramamıştım. Kendi kendime söylendim: “Çocuklar neşe saçıyorlar, kızıyorsun, sakinleşiyorlar yine kızıyorsun! Ne yapsalar beğenmiyorsun Metin!”

Karadenizli ile arkadaşı görülmeye değerdi. Birbirlerine adresler, numaralar veriyor, el sıkışıyorlardı. İkisinin de yüzü gülüyordu. Sarıldıklarını bile gördüm.

Gürbüz Bey ve Nermin Hanımın ellerini sıktım. Bu yolculuğun, benim hatıralarımda ayrı bir yeri olacağını söyledim. Aynı içten cümlelerle karşılık verdiler. Mustafa bu akşam benim misafirim olacak, onu götürüyorum dedim. Bu arada delikanlı, aldığı telefon numaralarını özenle cüzdanına yerleştiriyor, bir öğretmene, bir yaşlı adama bakıyordu. Onlar da kısa sürede çok sevdikleri bu genç askeri, duygu dolu gözlerle süzüyorlardı. Mustafa önce Nermin Hanım’ın elini öptü. Sıcacık, içten, yürekten bir öpüş. Öğretmen hanım da onun kırmızı yanaklarına kondurdu dudaklarını. Gözlüğü biraz kaydı. Sarı saçı yine önüne düştü. Çantasından Mustafa’nın verdiği papatyaları çıkardı. Bir anne şefkatiyle konuştu:

–Bu çiçekleri kurutup saklayacağım. Sana karşı yüreğimde oluşan sevgi ise hiçbir zaman kurumayacak. Sen hep gül, hep mutlu ol delikanlı.

Mustafa başını öne arkaya salladı. Cevap veremedi. Sonra Gürbüz Beyin ellerini öptü. Yaşlı adam da o büyük elleriyle Mustafa’nın sırtını sıvazladı:

–Sana dua edeceğim oğlum. Gerçi seferberlik yaşımı nerdeyse ikiye katladım; ama çağırırlarsa, bakarsın omuz omuza askerlik yaparız seninle. Allah sevdiklerine kavuştursun.

Tabiata egemen olmasını bilemeyen yaratıklar, varlıklarını koruyamamışlardır. ATATÜRK

Mustafa yine cevap veremedi. Vermek istiyordu da veremiyordu işte! Gülümsedi. Isırdığı dudaklarının arasından belli belirsiz bir “Amin!” çıktı. Yanımızdan ayrıldılar. Kendilerini evlerine götürecek servis aracına doğru gittiler. Delikanlı arkalarından baktı. “Beni ziyarete geleceklermiş, söz verdiler.” dedi.

Ben de oğlumla anlaşmıştım. Karşılamaya gelecekti. Şimdi burada olmalıydı. Cep telefonumu çıkardım. Tam numaralara dokunurken bir el kapattı gözlerimi. Ondan başkası olamazdı. “Bırak muzipliği haylaz!” dedim. Elimi öptü. Sarıldık. Mustafa’yla tanıştırdım. El sıkıştılar. “Bu akşam misafirimiz olacak.” dedim. “Memnun oldum; ama acele edelim baba, arabayı kötü yere park ettim!” dedi. Hızlı adımlarla ilerledik. Emektar arabamın başında bir trafik polisi vardı. Ceza kesmek üzereydi. Yetiştik. “Bir dahaki sefere affetmem, plakanızı aldım.” dedi. Önce içimden kızdım. Sanki ne olacaksa, birkaç dakikadan ne çıkacaksa dedim. Sonradan hak verdim memura. Bizim gibi bir çok insan, birkaç dakikadan ne çıkar ki düşüncesiyle arabasını gelişigüzel sağa sola bıraksa felç olurdu trafik. Görevini yapıyordu yani. Teşekkür edip, yola koyulduk.

Eve telefon ettim. Kızım çıktı. Sesini duymak her zaman ki gibi güzeldi. Burhan’la buluştuğumuzu, yanımızda bir misafir olduğunu ve eve doğru geldiğimizi, haber verdim. Bir şeye ihtiyaç olup olmadığını sordum. Sadece ekmek istediler.

Aslında bir amacım da eve habersiz misafir getirmiş olmamak içindi. Malum ev hali! Hanımlar titizdir, misafire hazırlıksız yakalanmak istemezler. Ortalığa biraz çeki düzen vermek için zamana ihtiyaçları vardır.

Mahallemize girince rahmetli Ali Amcanın mütevazı bakkal dükkânının yerine kurulan süper marketten aldık ekmeği. Delikanlıya “Bir isteğin var mı?” diye sordum, “Sağolun, yok!” dedi.

Eve girişimiz, Mustafa’yı tanıştırmam, güzel bir yemek ve yorgunluk kahvelerini yudumlayışımız, iki saati buldu. Koltukların üzerinde yine kaykılarak oturmuş, ordan burdan konuşuyor, ara sıra da televizyon izliyorduk.

Televizyon, her yaştaki insanın bilgi dağarcığının gelişmesine türlü faydalar sağlıyordu. Dünyaya açılan penceremizdi. Etrafımızda her olup biteni en kısa zamanda ulaştırıyordu bize. Çünkü en kıyı köşedeki kasabaya, köye bile rahatça girebiliyordu.

Ne yazık ki işin bir de başka yönü vardı! Bu sihirli kutunun her gün saatlerce tutsağı olup, seyredeceği kanal ve programa dikkat etmeyenler; okumayı, sohbet etmeyi, ziyareti ve komşuluğu unutuyorlardı.

Gazetede okumuştum. Bir köşe yazarı vaktini boşa geçirenlerin haline acıyor ve onlara şöyle sesleniyordu; “Çoğu insan, günde dört saatten fazlasını televizyon karşısında geçiriyor. Oysa her insanın severek yapabileceği başka bir iş vardır. Yeter ki amaç iyi tespit edilsin. Hangi konunun üzerine uzun zaman ve kendini adayarak gidersen, o konunun uzmanı olursun. İlgilendiğin konuya her gün iki saat ayırdığını düşün. Bu, haftada on dört, yılda yedi yüz yirmi sekiz, on yılda iki bin iki yüz seksen saat eder. Günde dört saat ayırırsan, on yılın sonunda on dört bin beş yüz altmış saat yapar. Bir düşün, bu kadar yatırımla neler neler yapılabilir!”

Kızım Nurhan’ın elinde resimler vardı. Biraz sonra ona oğlum da katıldı. Mustafa’nın otobüste bize göstermeye kıyamadığı fotoğraflardı bunlar. Nasıl olmuşsa, benimkiler onu ikna etmişti. Birbirlerine akran olduklarından anlaşmaları daha kolay olmuştu belki de! Biraz önce kütüphanemdeki kitapların çokluğuna şaşırarak bakan Mustafa, şimdi onlara birer birer resimleri gösteriyor ve bir şeyler anlatıyordu.

Biz de hanımla kanalları dolaşıyorduk. Gerçi bunun adına artık zaplama diyorlardı ama biz hanımla böyle kelimeleri içimize sindiremiyorduk! Bir yarışma programı yakaladık. Tok sesli sunucu, şık giyimli üniversite öğrencisi kızımıza sordu; “Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi’nin ilk cümlesini söyleyiniz?” Kız düşündü, düşündü! Cevap yok! Sunucu hatırlatmalar yapıyor, ipuçları veriyordu. Biz de yerimizde duramıyor, “Haydi söyle kızım, hadi söyle!” diye yalvarıyorduk. Olmadı, cevap veremedi. Ekranın karşısında yıkıldım sanki. Hanımla birbirimize bakakaldık. Eşim gençlere döndü; “Çocuklar, Gençliğe Hitabenin ilk cümlesini hatırlıyor musunuz?” dedi. Soruya pek anlam veremediler; ama resimleri bırakıp üçü de neredeyse aynı anda cevapladı onu; “Ey Türk Gençliği! Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyetini ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir…”

Televizyondaki yarışmacı bu defa da Anıtkabir’le ilgili bir soruda takılmıştı. Konuyla ilgili görüntüler vardı ekranda. Nihayet doğru cevabı buldu. O anda bir istek belirdi içimde. Ankara’ya yaklaştığımızda kendini çok uzaklardan belli eden Anıtkabir’e imrenerek bakmıştı Mustafa. Gündüz güzel; gece de bir başka güzeldi. Evimiz de yakın semtteydi. “Hadi bakalım, kalkın. Size dondurma ısmarlayayım. Mustafa’ya da Anıtkabir’i gösteririz.” dedim. Oğlum, imalı gülüşlerine bir yenisini ekledi ve bana döndü:

–Senin canın dondurma istiyor galiba baba. Anıtkabir bu saatte ziyarete kapalı, bilmiyor musun?

Doğru söylüyordu. Ama söz ağzımdan çıkmıştı bir defa. Babalık otoritem ağır bastı:

–Ben bilmiyor muyum kapalı olduğunu Burhan? İçine girmeyeceğiz ki! Şu güzel havada yürürüz biraz. Dolaşır, hava alırız. Haydi tembel olmayın.

Her ne sebeple olursa olsun, gezmeye meraklı kızım ve eşim hemen kalkıp hazırlandılar. Mustafa zaten istiyordu. Burhan da odasına gidip, gömleğini, pantolonunu değiştirdi. Tam çıkmak üzereyken askerimize döndüm:

–Haydi bir telefon et memleketine. İyi olduğunu duysunlar, merak etmesinler seni.

Bunu söylerken evin telefonunu ona uzatmıştım bile. Hayır demesinin çözüm olmayacağını anlamıştı. Aldı ve çevirdi numaraları. Biz kapının önünde ayakkabılarımızı giyerken, o konuştu. Telgraf gibi kısacık birkaç cümle duyduk:

–Anacım, ben Mustafa… Ankara’dayım… İyiyim… Senin de babamın da ellerinizden öperim… Zeynep’e selam söyleyin… Beni merak etmesin…

NE YAPSAN NAFİLE

Bazen bir gün birkaç ay gibi geliyor. Bazen de aylar bir güne sığıyor…

Çıktık. Yakındı yol. Arabayı park ettik. Hanım ve ben önde, gençler arkada güzel havada yürüdük. Çok da iyi geldi. Geçenlerde koşmaya kalkmış, ayağımı burkmuştum. Doktorum nasihat etmiş, “Metin Bey, siz artık delikanlı değilsiniz. Sağlıklı bir yaşam için spor elbette çok önemli; ama siz yürüyün yeter!” demişti. Güzel bir pastanede oturduk. Cam kenarını ben kaptım. Anıtkabir’in tam karşısıydı. Işıkları nerdeyse masanın üzerine vuruyordu. Küçük, sevimli bir yerdi. Kim ne istediyse getirdi garson. Mustafa, nöbet kulübelerindeki askerleri işaret ederek sordu:

–Metin Ağabey, hiç yorulmuyorlar mı bunlar? Öyle dimdik duruyorlar.

–Daha bunda ne var Mustafa. Bu sıradan bir faaliyettir. Sen şimdi acemiliğini yapacaksın. Kim bilir nerede geçecek usta birliğin. Burhan dağlardaydı aylar boyunca. Botunu ayağından çıkarmadığı günler çok olmuş. Anlatsana oğlum, niye beni konuşturuyorsun?

–Ne konuşayım ki?

Burhan dondurmasını kaşıklamaya devam ederken, askerlik yaptığı yerlere şöyle bir gidip geldi. Uzanıp sırtını sıvazladım:

–Anlat işte oğlum.

–Anlatmakla biter mi baba? On beş ay işte! Hiç bitmez diyorsun başladığında. Sonra bir bakıyorsun ki su gibi geçmiş. Hayatın gerçeklerini acısıyla, tatlısıyla yaşıyorsun. Bazen bir gün, birkaç ay gibi geliyor. Bazen de aylar bir güne sığıyor.

Elindeki kaşığı bıraktı. Mustafa’nın omzuna dokundu;

–Mustafa, bak kardeşim! Güllük gülistanlık bekleme sakın. Yatmaya değil, askerlik yapmaya gidiyorsun. Alıştığın hayattan farklı bir ortam içinde bulacaksın kendini. Emir altına gireceksin. Öyle aklına her eseni yapamayacaksın. Bugün kıymetini bilmediğin pek çok şey, gözünde, burnunda tütecek. Ne kadar özenseler de analarımızın çorbasına benzemiyor içtiğimiz çorba. Bitmeyen eğitimler, koşturmalar, zor geliyor insana. Sen de yorulacaksın elbette. “Barışta ter dökmeyen, savaşta kan döker!” diye boşuna söylememişler. Zorlanacaksın ama sınırlarını geliştirmeyi de öğreneceksin. Sonra hava hep böyle sıcak olmaz. Yağmur yağar, kar bastırır, soğuktan tüfeğine yapışır ellerin. Ayakların donar, yürüyemezsin. Hele bazı geceler hiç bitmek bilmez. Uzar da uzar.

Mustafa’nın tavrı ve cevabı, bütün bunlara zaten hazırlıklıymış gibiydi:

–Sivilde de hayat çok farklı değil ki Burhan Ağabey. Ekmek aslanın ağzında! Öyle yan gelip yatarsan aç kalır, hiç doyuramazsın karnını. Odun kömür alamaz, donarsın soğuklarda. Akşam olunca çoluk çocuk ellerini dolu görmek ister.

Burhan, duymuyormuş gibi devam etti:

-Ordunun temel görevi, yurt savunması ama barış ortamında da milletinin emrinde ve yanındadır. Sosyal, kültürel, eğitsel, ekonomik her nasılsa işte vatandaşının arasında, çözümlerin tam ortasındadır.

Görev her yerden gelir; deprem olur asker koşar. Sel gelir asker koşar. Orman yanar asker koşar. Kolay değil vatanı, milleti korumak. Sana askerde unutamadığım bir anımı anlatayım .

17 Ağustos günü sabahı ülkeyi yasa boğan bir haberle uyandık. TSK vakit geçirmeden birlikler arasında görev bölümü yapmış. Komutanımız bizi öğlen toplayarak yeni görev yerimizin Gölcük ilçesi olduğunu, görevimizin enkazdan canlı insanları kurtarmak, deprem anında kendini dışarı atan insanlara, öncelikle iskan edecekleri yerleri düzenlemek ve iaşeyi sağlamak, en önemlisi de buradaki insanların moral motivasyonlarını düzeltmek olduğunu belirtti. Hazırlıklarımızı tamamlayarak Gölcük’e doğru yola koyulduk.

Gölcük’e girdiğimizde her yerin yıkılmış olduğunu gördük. Şehirde sağa sola panik halinde koşan insanlar, inleme sesleri, ağlamalar yükseliyordu. Bütün bu görüntüler moralimizi olumsuz etkilemişti. Askerdik ama duygularımıza zor hakim oluyorduk. Hepimizin tek bir isteği vardı o da enkaz altındaki canlı insanları çıkarmaktı. Her takıma ayrı bölgeler verildi. Bizim takım da diğer takımlar gibi büyük özveri ve disiplin içerisinde yılmadan çalışıyorduk. ilk gün canlı kalan insanlara ulaşmaya çalıştık. Önce canlı sonra cansız bedenlere ulaştık 4 ncü gün sonunda canlı insana ulaşma ümidimiz azalmıştı.

4 ncü gün çalışmaya erken başladık saat 10 gibi mola verdik. Susamıştık, yorulmuştuk. Artık canlı ümidimiz kalmamıştı. Takımdaki herkes durumu sessiz değerlendirirken birden Akın Çavuş ayağa fırlayarak “susun” diye bağırdı. Hepimiz Akın Çavuş’un yanına koştuk. Dikkatlice kulak verdik enkazın altından cılız bir ses geliyordu. Ardından komutanımız Yüzbaşı Hakan geldi. Aşağıdan gelen sesi o da duydu. Durumu değerlendirdi. Orda bulunan takım içinde en zayıf, en çevik olan bana enkaza girmemi ama dikkatli olmamı emretti.

Enkazın yüzeyinden bulduğum bir boşluktan aşağıya doğru inmeye başladım. Adeta tünelde ilerliyordum. Etrafta keskin kokular vardı ve nefes almakta zorlanıyordum. İçeri doğru;

-“Kimse var mı?” diye seslendim.

-“Buradayım” diye ağlamaklı bir ses duydum.

Duyduğum bu ses bana çok büyük cesaret vermişti. Sanki ses beni içeriye doğru çekiyordu. Elimde el feneri ile sürünerek sese doğru ilerliyordum ama bir türlü göremiyordum. Bir kere daha seslendim. Ve hemen araksından “buradayım amca”diyen küçük kızın sesini duydum. El fenerini sesin geldiği yöne çevirdim. Ve küçük kızı görmüştüm. Sürünerek yanına yaklaştım ve sonunda elini tutmayı başardım. Elleri titriyordu ve çok korkmuştu. 4 gündür ağzına bir şey koymamıştı. Bacağının üstünde çek yat bulunduğu için öylece oturmuş kurtulmayı bekliyordu. Çek yatı ayağının üzerinden kaldırıp onu kucağıma aldıktan sonra dikkatlice çıkışa yöneldim. Çıkışa yakın bütün takımın ve yüzbaşımın meraklı bakışlarını gördüm. Arkadaşlarımın yardımı ile enkazdan küçük kız ile birlikte çıkmayı başardık. Yüzbaşım küçük kızı kucaklayarak, ben içerde iken gelen ambulansa teslim etti. Dışarıda bekleyen halk, askerlere sarılıyor, “Helal olsun sizlere” diye haykırıyorlardı. Küçük kızın teyzesi bana sarıldı ve ağlamaya başladı. O zaman bende tutamadım ve ağladım.

Halkın bize yakınlığı ve güveni başta Yüzbaşımız olmak üzere hepimizi duygulandırdı. Türk Askeri olmaktan bir kere daha gurur duydum.

Mustafa’nın gözleri dolmuş ve dalmıştı. Burhan konuyu değiştirmek maksadıyla devam etti.

Bak Mustafa daha neler yapar Türk Ordusu dikkatli dinle!

İlçeleri, kasabaları, köyleri dolaşıyorlar. Okumak isteyen fakat imkanları sınırlı olan gençlerimize ulaşıyorlar. Onlara, karınca kararınca destek oluyorlar. Şimdilik sayı sınırlı elbette ama amaç çorbada tuz bulunsun. Okul formalarını, kırtasiye ihtiyaçlarını alıyor, onlara gönüllü rehber oluyorlar. Kendi bölgelerini ya da başka bölgeleri tanımaları için kültür gezileri düzenleyip ufuklarını açıyorlar. İhtiyaç sahibi vatandaşlarımıza sağlık hizmeti götürüyor, gıda ve yakacak yardımı yapıyorlar.

Engelliler için bir tekerlekli sandalyenin, bir işitme cihazının, bir koltuk değneğinin dünyaya bedel olduğunu biliyorlar. Asıl engelin yürekte olduğunun bilinciyle, temsili de olsa, onlara kısa süreli askerlik yaptırarak gönüllerini alıyorlar.

Köy sohbet toplantılarında, dünyanın gidişatı hakkında bilgi vermeyi unutmazlar. Toprağın işlenişine kadar, gübrelenmesine, hayvanların bakımına, sağlık kontrollerine kadar hemen her konuda yardımcı olurlar. Köylerin, içme suyu, yol, spor tesisi ihtiyaçlarını çözmeye çalışırlar. Okullara bakım yapar, okuma yazma kursları açar, kitap, harita, tahta, tebeşir, bilgisayar getirirler. Resmi nikahtan mahrum çiftlere bu fırsatı tanırlar. Sünnet düğünleriyle çocukları mutlu eder, bebeklere aşı, hastalara ilaç olurlar.

Mesleği öğretmenlik olan asker arkadaşlarımız, Mehmetçik dershanelerinde kısıtlı imkanları olan genç kızlara, delikanlılara, liselere, üniversitelere hazırlık kursları verirler.

Mustafa yine atıldı:

–Bizim komşunun oğlu Hüseyin’in, askerden döndükten sonra ziyaretine gittim. Teröristlerle çarpışırken vurulmuş, hafif aksıyordu; ama hiç aldırmadığını gördüm. Tedavi edip moral verdikleri bir merkez varmış. Orada çok iyi bakmışlar ona. Bütün personel arkadaş gibiymiş. Fotoğraflarını da gösterdi. Bu merkezde dans ederken çekilen ve gazetede çıkan bir resmini de çok beğeniyordu. Onu büyütüp, madalyasıyla beraber duvarına asmıştı. Bir yanında sarı saçlarıyla güzel bir hemşire kız, diğer yanında bir koltuk değneği. Üzerine de şöyle yazmıştı; “Ayağım değil, canım feda vatanıma!”

–Helal olsun bu arkadaşıma. Ordumuz da bu uğurda elini, kolunu, bacağını dağlarda, bayırlarda bırakan gazilerimizi ya da canlarını hiçe sayan şehitlerimizin yakınlarını sahipsiz bırakmıyor. Çünkü biliyor ki asker vurulunca değil, unutulunca ölür. İşte bu yüzden, ülkesi ve milleti uğruna canlarını feda eden şehitlerimizin, şehitliğe götürülüşlerinden, mezar taşlarına kadar yapılacak her ne varsa o eli öpülesi şehidin şanına yakışır şekil ve ciddiyette yapılıyor, yaptırılıyor.

Geride kalanlar da unutulmuyor tabi. Mutlaka oğullarının yeri tutulmuyor ama acılı fakat mağrur anne babanın maddi manevi tüm ihtiyaçları karşılanmaya çalışılıyor. Onlara, vatana feda olsun dedikleri oğulları yerine oğul, eşlerine ağabey, çocuklarına da kol kanat olunuyor.
Gazilerimizin de şifa bulup en kısa zamanda sağlıklı yaşama dönebilmeleri için ne gerekiyorsa yapılıyor. Bakım ve tedavileri olabilecek en üst seviyede yerine getiriliyor. Bu devlet, askerine vefa borcunu ödeyemeyeceğini biliyor ama çaresiz bırakmamayı, ele güne muhtaç etmemeyi de biliyor.

Burhan’ın şefkat dolu yüreğinden geçenler, dudaklarında şekillenmeye devam etti. Annesi şimdi kesin aklından, “iyi ki doğurmuşum oğlumu” diye geçiriyordur diye gülümsedim. Devam etti anlatmaya;

–Çıkar üç beş yalancı; basit ve uydurma senaryolarla moralini bozmaya kalkar. Zamanında atışmıştır askerde birisiyle, bunu bütün camiaya mal eder. Küfür, dayak gibi insana yakışmayan ve asla onaylanamayacak tuzaklara düşen bir iki yanlış insanı örnek gösterip büyüttükçe büyütür. İşte böyle durumlarda aklımızı, tek vücut olmaya adanmış inancımız korur. Bu inanç döner dolaşır; ama hep içimizdedir. Hiç terk etmez bizi. Çünkü sağlamdır temeli, dayanıklıdır. Her yiğidin harcı değildir onu sarsmak.

Dalıp gitmişti oğlum. Belki de şimdi, askerde kendisine verilen takdir belgelerini düşünüyor, nedenlerini hatırlıyordu. Çerçeveletip odasına asmış, gözü gibi bakıyordu onlara. “Hepsinin de ayrı bir hatırası var!” derdi. İşte şimdi fırsatını bulmuş anlatıyordu bu hatıraları:

–Silah arkadaşlığı bambaşkadır. İçtiğiniz su bile ayrı gitmeyecek. Kendi öz kardeşinden ayırt edemezsin onları. Bir elin parmakları gibi işte. Aklından geçeni okursun. Ne istiyor, ne derdi var, hiç konuşmadan anlarsın.
Komutanlar askerlerini vatan savunması için yetiştirip hazırlarken, saçlarının bir teline bile zarar gelmesini engellemeyi görev bilirler. Aldıkları yıllar süren eğitimin asıl amacı da budur.

Bak bunla ilgili gerçek bir olayı arkadaşım Murat’ın ağzından anlatayım sana :

–İç güvenlik görevini icra ederken helikopterler birliği uygun bir yere bırakmışlar. İnilecek yer alçak ve düzmüş. Etrafta da oldukça terörist varmış. Bu yüzden birlik teröristlerin etkili atışı ile karşılaşmış. Kurşunlar Bölük Komutanı Yüzbaşı Uğur’un etrafına düşmeye başlamış. Tam bu sırada Uğur Yüzbaşı’nın yanındaymış Murat ve kendine bir mevzi bulmadan komutanının önüne çöküp ateş etmeye başlamış. Uğur Yüzbaşı bu durumdan huzursuz olmuş. Çok sevdiği Er Murat açık hedef olarak kendi önünde durmaktaymış, Uğur Yüzbaşı tereddüt etmeden yere yatmasını emretmiş, fakat Murat aldırmadan ateş gelen yere canı pahasına ateş etmeye devam etmiş.

Mustafa heyecanlanarak sordu :

–Sonra ne olmuş? Yoksa Murat şehit mi oldu?
Burhan sakin bir sesle “dur bak dinle” dedi.

–Uğur Yüzbaşı sert bir ses tonu ile emrini tekrarlamış: “Sen benim emrimi duymuyor musun, Murat ? Tam siper” diye emir vermiş.

–“Komutanım ben yatarsam siz vurulabilirsiniz” der ve ateş etmeye devam eder.

–Bölük Komutanı dayanamayarak Murat’ın ve kendisinin durumunu düzeltmek amacıyla ateş ederek açılır. Bütün birlik, erini korumaya çalışan bir komutan, komutanını korumaya çalışan kahraman erin, kurşunlar altında yapılan savaş dansını görür. Bu manzaradan sonra birliğin personeli aslanlar gibi mücadele ederek teröristleri etkisiz hale getirirler. Türk ordusunun şanlı tarihinde bu olayın benzerlerinin niceleri mevcuttur.

Mustafa nefesini tutmuş dinliyordu. Bir yandan da sanki hayal kuruyordu. Ben anlatmaya yine devam ettim.

Kolay değil insanı yönetmek. “Gerçek okul kıtadır!” Burada işler kitaplardaki gibi gitmez. İnsan hayatın gerçekleriyle karşılaşır. Tecrübeler birbirine eklenmese iki adım atılamaz yollarda.

Bu cümlesinde ister istemez yola doğru kaydı gözleri. Sonra tekrar döndü masamıza:

–Bizler gün sayıyor, bitiriyoruz; ama onların işi bu. Bir ömür harcıyorlar bu uğurda. Canlarını, bizimle birlikte namlunun tam ucuna koyuyorlar.

Sohbet içtenlikle devam ediyor, Burhan coştukça coşuyordu:

Dinlenmemek üzere yürümeye karar verenler, asla yorulmazlar. ATATÜRK

–Asker ocağında, askere gelinceye kadar yanlış ortamlarda bulunmuş bir iki arkadaş vardı aramızda. Aynı şekilde devam ediyorlar. Kafalarına birçok uydurma safsata doldurulmuş, kandırılmış, kin ve öfkeyle büyütülmüş, sevgi nedir unutmuşlar! Bunlara askerlik ne yapsın? Değil on beş ay, on beş yıl silah altına alsan bile değiştiremezsin bu şartlanmışları. Adam inandırmış kendisini bir defa yalanlara. Ne yapsan nafile! Bir çuval pirinç içinden bir avuç taş da çıkıyor işte!

Elini yumruk yapıp, yavaşça vurdu masaya:

–Askerliğini kâğıt üzerinde yapıyor. Yüreğini, bileğini koymuyor yani. Sokmuyor elini taşın altına. Askerlik bitince de bire bin katıyor. Altına imza atamadığı, adını bile yazamadığı zehirler akıtıyor dilinden. Onun bunun karalamalarına sermaye oluyor. Arkadaşlarını satıyor yani! Yine de farkında değil. Böyle mangalda kül bırakmayanlara, kanlarını bayrak yapan nice gazinin, nice şehidin hatırası adına “Yazıklar olsun sana be adam!” diyeceksin. “Sen ne utanmaz adamsın!” diyeceksin. Gerçi bunlar adam bile değil ya!

Mustafa kaşlarını indirip başını öne arkaya salladı. Yüzü asılmıştı. Yumruğunu sıkıp biraz yüksekçe bir sesle haykırdı:

– Ne adamı, değil tabii ki! Eğer bu, gelip geçici bir anlık öfke ise anlarım belki! Yok, iyiden iyiye düşmanlık ise, işte bunu asla affedemem.

Oğlum bu cümlelerden güç almışçasına devam etti anlattıklarına:

–Bahaneleri hep hazır! Ağızlarda sakız olan bir cümleyi kullanıyorlar; “Ruh sağlığım bozuk!” Bozmayacaksın kardeşim! Kolay kolay salmayacaksın kendini. Hüner bileğine, yüreğine sahip çıkabilmekte! Rahat ortamda herkes korur aklını. “Su uyur, düşman uyumaz!” demişler. Askersin sen, iki silah sesine yenik düşmeyeceksin. Bir müziğin notaları onlar. Ufak tefek lafa söze de aldırmayacaksın. Sivil hayatta yan gelip yatıyor muyuz sanki?

Mustafa başıyla onayladı onu. Burhan da aynı tavırla devam etti:

–Sabırlı ve geniş yürekli olacaksın biraz. Ekmeğini yediğin sofraya ihanet etmeyeceksin. Bu mu erkeklik? Yalanlar söylüyor. Malda mülkte gözü olmayan, paraya pula tenezzül etmeyen günahsızları suçluyor. Neden? Çünkü temeli bozuk! Çünkü niyeti bozuk! Çünkü kendi varlığından başka hiçbir değere inanmıyor. Renk, din, ırk ayrımı gözetmeden, milletimizin kötü kaderini değiştiren Mustafa Kemal’e de inanmıyor.

Burhan konuştukça coşuyordu. Haklıydı da! Atatürk konusunda suçun bir kısmı da bizdeydi. Resimlerini duvarlara, rozetlerini yakalara asmak, On Kasım’larda “Atam sen ölmedin!” deyip, araba kornalarına basmak yetmiyordu. Onu iyice anlamadan, tanımadan bir iki günlük yas tutmak ya da ateşli bir savunucusu görüntüsünde nutuklar atmak da çözüm değildi. Yaptıkları milletimiz için neyi ifade ediyor, ne var bunların özünde? İşte bu soruların cevaplarını bulmak, öğrenmek ve öğretmek gerekiyordu. Onun sınır tanımayan hoşgörüsünden başlayabilirdik belki. Düşman askerlerinin mezar taşlarına bile şöyle yazdırmıştı:

“Bu memleketin toprakları üzerinde kanlarını döken kahramanlar; burada dost bir vatanın toprağındasınız. Huzur ve sükûn içinde uyuyunuz. Sizler Mehmetçik’lerle yan yana, koyun koyunasınız. Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar; göz yaşlarınızı dindiriniz. Evlatlarınız bizim bağrımızdadır. Bu toprakta canlarını verdikten sonra artık bizim evlatlarımız olmuşlardır.”

Elbette sadece hoşgörüsü değildi hatırlayacaklarımız. Kurtuluş parolamızı da o vermiş, “Ya istiklâl, ya ölüm!” demişti. Varolma mücadelemizde bize rehber olan bu söz, sonradan kaynağını hayatın gerçeklerinden alan yeniliklere de açacaktı kapılarımızı. Bu yenilikler hemen her alanda kendini gösterdi; “Cumhuriyet ilan edildi, saltanat kaldırıldı, çağdaş eğitim benimsendi, kadınlarımız eşitlik kazandı, anayasamız düzenlendi, ufkumuz açıldı.”

Bir imparatorluğun kalıntılarından bağımsız bir devlet böyle doğdu, böyle filizlendi. Bu filiz, akıl ve bilim güneşiyle yaprak verdi. Milletin alın terleriyle sulandı, büyüdü. Mehmetçiğin sabrıyla çiçek açtı. Bu sabır, Türkiye Cumhuriyeti’ni yarattı. Bu sabrın örnekleriyle doluydu tarihimiz. Gözlerimin önünden yüzlercesi geldi geçti. Oğlum Burhan’ın lise yıllarında oynadığı bir piyesi hatırladım. Yaşanmış bir olaydı. Ne güzel canlandırmıştı yaralı askeri;

“Sakarya Meydan Savaşı’nın bittiği gün komutan İsmail Hakkı Bey, bir keşif kolu çıkarır, şehitlerin gömülmesini, yaralıların toplanmasını ister. Sonradan kendisi de savaş alanında dolaşmaya başlar. Bir su birikintisinin yanında bitkin, yaralı bir Mehmetçiği boylu boyunca yatarken görür. Hemen sorar:

–Ne zaman yaralandın oğlum?

–Üç gün oldu komutanım.

–Ne yaptın bunca zaman? Ne yedin, ne içtin?
–Açlık dayanılmaz olunca bir avuç su içiyorum.

–Ne istersin, ne yapayım senin için?

–Bir şey istemem komutanım. Yalnız kıtama haber verin, firari olmayayım. Beni kaçtı sanmasınlar, anam babam utanmasın!”

Bu yaralı askerin komutanı olsaydım, ona şöyle cevap verirdim;

“Dünya tarihi, vatanı uğrunda senin kadar kanını döken bir millet evladı daha gösteremez. Senin kadar kimse kendi vatanına sahip olmaya hak kazanmamıştır. Bu vatan ya senindir, ya da hiç kimsenin!”

HAYIRLI TESKERELER

Burhan’ı alnından öpmek istedim; ama yapmadım…

Nurhan, bir dondurma daha istedi. Bu defa da “Külâhta olsun.” dedi. Oysa bademcikleri vardı ve yazın ortasında bile şişer, yorgan döşek yatardı. Sesimi çıkarmadım. Ben de bir soda istedim. Mustafa hâlâ oğlumun anlattıklarını dinliyordu. Yemeyi unuttuğu dondurması erimiş, kaşığı ise elinde kalmıştı. İyi bir dinleyiciydi.

Köylerde ziraatı anlatırken konuşulanları umursamayanlar çıkar, başka şeyle ilgilenirlerdi. Dikkatim dağılır, kendimi anlattıklarıma veremezdim. Mümkün olduğunca o yörenin aksanına uygun bir dil kullanmaya çalışırdım. Anlattıklarımın onların ihtiyaçlarına cevap vermesine dikkat ederdim. “İnsanın gözü karanlıkta da, aşırı ışıkta da iyi görmezmiş!” Bu yüzden ölçülü konuşurdum. “Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar!” gibi konuşmamaya özendiren, “Söz gümüşse sükût altındır!” gibi sessizliği öneren yanlış ata sözlerimizin arkasına sığınanlar olurdu. Konuşmayarak neyi halledebilirdik ki? “Kişi kendini bilmek gibi irfan olmaz!” demişler. Şair Yunus da yüzyıllar önce söylemişti işin doğrusunu;

“Sözünü bilen kişinin
Yüzünü ağ ede bir söz
Sözünü pişirip diyenin
İşini sağ ede bir söz
Söz ola kese savaşı
Söz ola kestire başı…”

Burhan da, askerlik süresi boyunca dersler çıkaran her Türk genci gibi, şimdi Mustafa’ya ağabeylik yapıyor, nasihatler veriyor, işin doğrusunu söylüyordu:

–“Limanda bekleyen tekne güvendedir ama hareket etmezse çürümeye de mahkumdur.” Öyle her şey kâğıt üzerinde halledilmiyor ki! Kim ister, insanlar yaralansınlar, ölsünler! Keşke çözüm bulunsa da savaşlara gerek kalmasa. Ama gerçek öyle değil. Her ülke silahlanıyor. Çünkü sadece mücadeleyi göze alanlar ayakta kalabiliyor. Barış için her türlü gayret gösterilecek. Eğer çözüm bulunamazsa, işte o zaman savaşılacak.

Biz bu toprağın çocuklarıyız. Memleketin neresindeyiz, nereliyiz, hangi şehirdeniz ne fark eder? Analarımız bizi zor günler için doğurmadı mı? Bazılarına inat, gerçekten kanımız, canımız helâl olsun vatana. Hele hele; “Aman canım! Vatan, Millet, Sakarya! Bu sadece bir edebiyat ve angarya!” diyenlere inat!

O Kürt, bu Laz, şu Çerkez olur mu? Sen Alevisin, ben Sünni’yim denir mi? Hepimiz tek isimde birleşmedik mi? Tarih bize bu millet parçalanmadan yok edilemez dersi vermedi mi? Mustafa Kemal de bu topraklar üzerinde ortak yaşama arzusu duyan herkese “Ne Mutlu Türküm Diyene!” haykırışıyla uzatmadı mı ellerini? Biz hep aynı cevherin damarları değil miyiz? “Yalnız taş duvar mı olurmuş! Yalnız ağaçtan orman mı olurmuş!”

Burhan’ı alnından öpmek istedim; ama yapmadım. Annesi elini oğlunun elinin üzerine koydu. Sonra, ince uzun parmaklarıyla onun yüzünü okşadı. Ne güzel, ne narin elleri vardı eşimin. Zaten oldum olasıya kendisi de çok narin, çok hassas, çok duygulu bir kadındı. “Benim aslan oğlum, canım oğlum!” dedi. Mustafa ve Nurhan biraz kıskanarak baktılar. Diğer oğullar geldi aklıma. Diğer aslanlar geldi. Çanakkale’de şehit düşen Atğm. Ahmet Tevfik için, ağabeyinin yürekleri sızlatan mısraları geldi;

“O kadar yandı mı bağrın ey çocuk?
Ecelin sunduğu şerbeti içtin!
Sırayı, saygıyı unuttun çabuk
Sebep ne ağandan ileri geçtin…”

Eşim koluma girdi. “Yoldan geldiniz, yorgunsunuz, haydi kalkalım.” dedi. Burhan, hesabı ödemek için kalktı ayağa. Birden, o sevimli yüzüyle otobüsteki Karadenizliyi hatırladım. Gülerek, garsona alma işareti yaptım. “Ben varken sen nasıl hesap ödersin!” diye seslendim. Aslında o, maaşa geçtikten sonra annesine benden gizli paralar veriyor, “Çarşıya gidersin, harçlık yaparsın!” diyordu. Kız kardeşine giysiler alıyor, okul ihtiyaçlarına yardım ediyordu. Hoşuma da gidiyordu doğrusu. Haberim yokmuş gibi davranıyordum. “Babası oğluna bir bağ bağışlamış, oğlu babasına bir salkım üzüm vermemiş!” diyenleri yalancı çıkarıyordu.

Hesabı ödedim. Servisi yapanlara da bahşiş bırakmayı unutmadım. Kalktık. Askerler nöbet değiştiriyordu. Ne güzel yüzleri vardı. Sanki her biri damat gibiydi. Bu üniforma delikanlıların yüzlerine ayrı bir güzellik, bir ışık katıyordu. Bizim asker de, özenerek baktı onlara. Eve geldik. Vakit ilerlemişti. Yattık. Sabah kahvaltıda Mustafa’ya “İyi uyuyup uyumadığını” sordum. “Rüya bile gördüm!” dedi. “Hayırdır!” dedim, anlattı:

–Daha önce bir tecrübem hiç olmadı; ama rüyamda at yarışı oynadım. Garip tesadüfler oldu. Güya bizim hanımla on bir yıl önce evlenmişiz. Ayın da on biri. Saat tam on bir. Yarışta da tam on bir at var. Bunun bir mesaj olduğunu düşünerek bütün paramı on birinci ata yatırdım.

Merakla Mustafa’yı dinliyordum, hemen sordum:

–Yapma yahu, iyi kazandın mı bari?

Kafasını iki yana salladı:

–At, on birinci oldu Metin Ağabey!

O gülmeye başlayınca ben de, hanım da dayanamadık. “Sonra ne yaptın?” dedim. “Aldırmadım! Çoluk çocuğunun hakkından çalıp da şans oyunları oynamak kime yaramış ki, bana yarasın! Zaten büyük ikrâmiye bende, Zeynep’im var ya!” dedi. “Akşam çocuklara anlatırım bunu.” dedim. Oralı bile olmadı. Kızım okula, oğlum da işine gitmişti. Ben ise emekliliğimin tadını çıkarıyordum. Eşim, Mustafa için hazırladığı börekleri paketledi. “Anneninkilere benzemez; ama afiyetle ye!” dedi. Delikanlı altta kalır mı? Hemen yapıştırdı cevabı: “Zeynep de çok güzel börek yapar. Hele baklavayı çok iyi açar. Anlatmış mıydım Metin Ağabey?” dedi. Gülümsedim, başımı salladım. “Evet, anlatmıştın.” dedim. Sonra böyle söylediğime pişman oldum! Zeynep’ten bahsederken mutlu oluyordu. Bıraksaydım bir kez daha anlatsaydı.

Eşimin elini öptü. “Rahatsızlık verdim size. Sağolun!” dedi. Çıktık. Arabama bindik. Gideceğimiz yer belliydi. Etrafı süzmeye başladı. Bir süre konuşmadık. Yollar tenhaydı. “Bugün ilk günün tertip. Gözlerini kapat, açtığında askerliğin bitmiş olacak!” dedim. Kapattı açtı. Birkaç defa da tekrar etti. “Olmuyor!” dedi. Sonra gülerek ekledi: “Şaka bir tarafa Metin Ağabey, çabuk geçsin de boşuna geçmesin!” Sustuk. Elini cebine atıp cüzdanını çıkardı. Fotoğraflara şöyle bir dokundu; okşadı, açmadı. Göz ucuyla bana baktı, herhalde utandı. Sonra tekrar koydu yerine.

Nihayet birliğin kapısına geldik. Kalabalıktı. Nizamiyede görevli askerler, yeni gelen arkadaşlarına yardım ediyor, seyyar satıcıların da sesleri yükseliyordu. Aileler, eşler, arkadaşlar, sevgililer oradaydı. Uzun, kısa, zayıf, şişman delikanlıları öpüyor, sarılıyorlardı. Arabayı park ettik. Çantayı ben aldım. İstedi, vermedim. Bir ucundan da o tuttu. Yürüdük. Kalabalıkta ağlaşanların, gülüşenlerin arasından geçtik. Bir iki adım sonra dört yüz elli gün başlayacaktı. Gerçi yolculuk boyunca biz Mustafa’ya zaten yaptırmıştık askerliği. Hem de ne sıkı askerlik! Gürbüz Bey’i, Nermin Hanım’ı hatırladım. Durduk. O elimi, ben de onu öptüm. Bir şeyler söyleyeyim dedim, beceremedim. Zaten onun da konuşmaya mecali yoktu.

Başını kaldırıp kuşlara baktı. Alnı yine terlemişti. Bana doğru bir adım attı. Gözlerini gözlerime dikti ve kollarını açtı. Uzun uzun sarıldık. Sıcak nefesini hissettim:

–Metin Ağabey, helâl et hakkını!

–Helâl olsun, oğlum!

Eğildi, çantasını alıp omzuna astı. Yavaşça döndü. Büyük demir kapıdan içeri girdi. Arkasına bakmadan yürümeye başladı. Güneş vurunca gölgesi yandaki duvara düştü. Bu gölgeyi, Kocatepe Sırtları’ndaki Mustafa Kemal’e benzettim. İşte şimdi yeni bir Mustafa da kışlasına yürüyordu. Dudaklarımdan hecelenerek dökülen sözcüklerle uğurladım onu:

–Alnın ak, yolun hep açık olsun oğlum. Unutma sakın! Zeynep sana baklava açacağı günleri bekliyor.

Hayırlı teskereler…

HOSGELDINIZ (WELCOME)

Lutfedip,bana ulastiniz,tesekkur eder,sevgi,saygi ve selamlarimi sunarim.
Bu alan,bana ulasmada istasyon” amacli olusturulmus,diger alanlarda oldugu gibi Buket Turkay postaci,ilker Alptekin yonetici olarak gorevlendirilmiztir.
Lutfen sosyal aglarda kisisel bilgilerinizi,birtakim serefsizlerce kullanilmamasi icin vermeyiniz,ozen ve dikkatli olunuz.
Ozen ve dikkatli olmaniz icin,arzu edilmiyerek sunulan linklerimiz icin,iletisim bloggerinin sag dikey cubugunda asagiya dogru baglantilari verilmis tum alanlarimizi,duvarlarimizi gruplara sevk edilen iletileri bastan,sona ozen ve dikkatle okuyup,okutunuz,PKK durtmesi,ornek derseniz Ozkan Bostanci serefsizi,benzeri,cetesi ve Turkcell izmir teknik servis calisani,Belgin isimli,iffetsiz tacizci vb.gibi internetteki KADROLU serefsizlere,surtuklere karsi,ozen ve dikkatli olmalari icin dostlariniza oneriniz.Allah’a emanet olunuz.
Turk olmak;Guzel ahlak,Allah korkusu,kuldan utanma duygusu,insanca davranislar hanimefendi ve beyefendi olma hali namus,seref,herseyden ote yuksekmi,yuksek karekter gerektirir.Bu nedenle Ataturk NE MUTLU TURKUM DIYENE demistir.


http://www.facebook.com/muammer.sezer6
http://www.netlog.com/muammersezer
http://twitter.com/muammersezer
http://muammersezeriletisim.blogspot.com/
http://tr.linkedin.com/in/muammersezer/
http://www.youtube.com/user/muammersezer/
http://muammersezer.wordpress.com/
http://groups.google.com.tr/group/muammer-sezer-duyuru
https://wowturk.wordpress.com/
http://muammersezer1.wordpress.com/

http://yusuf-bostanci-tacizciibnesipic.blogspot.com/
http://ozkanbostanciibnesipkknintakendisi.blogspot.com/
http://ozkanbostanciserefsizinitanimak.blogspot.com/
http://uk.groups.yahoo.com/group/muammer-sezer-ilker-alptekin/

TURKCELL IZMIR TEKNIK SERVIS CALISAN BELGIN ISIMLI IFFETSIZE,TURKCELL’E GONDERMELER
http://twitter.com/kemeraltiiscisi/
NETLOG Alanini,henuz olusturup sizin icin guncelledik.
MP3 Marslar,begeneceginizi umdugumuz dinletiler,karma gorsellerle videolar,E-Kartlar yuklenmistir,Muammer SEZER Demokrat partinin hazin halini,bu alanda ozetlemistir
Arz eder,saygilar sunarim
Buket Turkay
Secretaryship

Etiketler..Lütfen bizim yükledigimiz göresellerin açıklama ve yorumlarini notlar menüsünü,görsellerde “Facebook kullanıcılarının dikkatine” başlıklı klasörü özen ve dikkatle okuyup linkleri ziyaret ediniz.
#muammersezer #başbakanlik #cumhurbaşkanligi #tbmm #tobb #polis #emniyet #içişileri #turkcell #avea #vodafonetürkiye #finansbank #ulaştirmabakanligi #saglikbakanligi #adaletbakanligi #izmiremniyet #izmirpolis #jandarma #bilgiteknolojilerikurulu #bilişimsuçlari #rifathisarciklioglu #asayiş #terörlemücadele #milliistihbaratteşkilati #mit #tsk #kamudüzeniveguvenligimusteşarligi #özelharekat #taciz #tehdit #turkcellizmirbelgin #buketturkay #hirsizlik

Lütfen http://vk.com/muammer.sezer linkine tıklıyarak gideceginiz istasyonda,sunucuda hesabınız varsa giriş yaptıktan sonra tacizlerle ilgili “dökümanlar” menüsüne yüklü özet bilgi sunumlarina,(bu alana videolar zil sesi yapmanız için indirebileceginiz marşlar ve birkaç dinleti yüklüdür) arzu edilmiyerek sunulan diger linklerimize Facebook notlar menüsüne,Facebook görsellerde “Facebook kullanıcılarının dikkatine” başlıklı klasöre bloger alanlarina,bu alanlarda arzu edilmiyerek sunulan linklere wordpress alanlarına bakınız.
Rahmetli Cumhurbaşkanım Rauf Denktaş’ın (Nur içinde yatsın,mekanı cennet oksun) Muammer bey’e gönderdigi kendi kaleminden KKTC Gerçegini içerir hiçbiryerde bulamıyacagınız tarihi nitelikli belgeler vk,SkyDrive ve Google Drive alanlarına indirip arşivinize almanız için yüklenmiştir.Bugüne kadar,bize alçakça bozdurulan arzu etmedigimiz uslubumuza katlandıgınız,tahammül gösterdiginiz için teşekkür eder..
Uslubumuzun bagişlanmasini diler saygilar sunarim.
Buket Turkay
Secretaryship from Kadiköy-istanbul

Telefonla döndügüm Muammer Sezer beyefendi üzüntülerini ifade eder,”dünyada en kötü şey’in namus ve şeref fukaraları ile Türkcell izmir müşteri hizmetlerinde teknik servis çalışanı sigortasız zevk işçisi kerhane çalışanı belgin isimli yırtık dondan çıkmış Allah korkusu,kuldan utanma duygusu bilmeyen fahişenin,fahişeliklerine muhattap olmak ve hayasızca taciz edilmek der (Bu fahişe şuanda bunları yazarken okuyor) Başta pek kıymetli Sayın.Bakanım beyefendiye Sayın.Aziz Yıldırım başkanım beyefendiye pek kıymetli hanımefendi ve beyefendi arkadaşlarımıza anonim izleyicilerimize bize sabır diyen güvenlik güçlerimize başarı dileklerimi,en içten sevgi,saygı ve selamlarımı sunar,iyi haftalar dilerim lütfedip kabul buyursunlar” der,iletmemi arzu eder.
Buket Turkay secretaryship from Kadıköy-istanbul
Sanıyorum burya kadar..Muammer bey’e,sanki sormuşuz gibi belgin adresinden “izmir’deyim” şeklinde gel beni bul herbiryerimi becer der gibi eposta gönderen (eposta bizde Turkcell eskiden bu uzantı ile eposta hizmetide veriyordu bu namussuz,onbinlerce çöp ile’ki disklerde kayıtlı taciz edince çıktık onlarca eposta adresini hesaptan kapattık.Muammer bey’in ünimesaj kutusunun (eposta,ses ve faks mesajlar için) şifrelerini içerden alıp,kutuya girerek mesaj bile bıraktırdı,sorunu Turkcell’e bildirip bu servis aboneligini sonlandırdık,bir süre sonra Turkcell bu servisi kapattı sunucu olarak şikayetimizi dikkate alıp,bu ünimesaj kutusuna nasıl girilmiş sorumuza cevap verilmedi,Bu operatörde hiçbirşeyiniz güvende degil,rehbere kaydı,hiçbiryrde bankalar dahil tanımlı olmayan numaralar it’e köpege satılıyor.Tüm bunları bu fahişe ve çetesi yapıyor,telefonlar taciz ettiriliyor.Polis bu çeteye birgün süpürge operasyonu düzenlemeli,karyolasına alıp becermelidir)
Bu köpegin Allah belasını içindeki Allah korkusunu,kuldan utanma duygusunu silerek vermiş.izmirli Kemeraltı out,Türkcell in bu serviste birtek ruh hastası Belgin var o’da bu iffetsiz fahişe,gerisi size kalmış.Ok :D
Bu fahişenin Muammer bey’e attıgı bir epostanın konu kısmına dikkat ediniz hemidende ingilizce “Beni iyi becerdiler,sularım sellerim kesildi,bacaklarımın üstünde zor duruyorum” şeklinde,bizde mesajıda var,izmirli daha ne duruyon çok elverişli,çok..
Buldugun yerde,buldugun yerde,tuttugun yerde..

Google + için youtube ve bloger alanına gidip dügmelere tıklayınız.
Birkısmı çok eski,birsürü alan bu Türkcell izmir müşteri hizmetlerindeki teknik servis çalışanı Belgin isimli fahişe nedeni ile mezarlıga dondü,hiç kullanmadıgımız eposta gondermedigimiz hesaplari bile daha oluştururken izleyip taciz ediyor,bütün posta akışımızı kesti bu fahişenin kör testereli,kör kasaturalı birilerinin elinden gebermesini diliyoruz,inşallah içine kendi girer ben sadece bir ikisini yeniden düzenlemek istedim profil resimlerini degiştiriyorum..
Biz bunları beyefendinin ifadesi ile “bize ulaşmada istasyon amaçlı” diyoruz.
Gelip,giden başımıza neler gelmiş görsun.
Bakın yukarıda bu fahişe posta akışımızı kesti diyor vb.Yazıyorum arkasundan hemen #NurullahAydın nurullahaydın94 adresinden bize posta gönderiyor,veya göndertiyor.Hiç böyle fahişe gördünüzmü bize bütün hesapları kapattırıp internetten çıkarttıracak fahişe,biri şu fahişeyi gebertin dua edecegim.
Buket Turkay secretaryahip emniyete bu yazi ile birlikte bu fahişeyi gönderiyorum şu uslubuma bakarmısınız utanıyorum,bizi utandırmak içinmi bunları yapıyor,polis!
Bu bir hötverenlik,fahişe olmak..

https://drive.google.com/?tab=wo&authuser=0#my-drive
http://muammersezeriletisim.blogspot.com/
http://muammersezer1.wordpress.com/
http://muammersezer.wordpress.com/
http://tr.netlog.com/muammersezer
https://skydrive.live.com/?cid=115aa2ae5b1c1b4d
http://instagram.com/muammersezer_/
http://www.youtube.com/user/muammersezer
http://tr.linkedin.com/in/muammersezer
http://twitter.com/muammersezer
http://tr.foursquare.com/muammersezer

https://www.facebook.com/muammer.sezer6
http://muammersezer.tumblr.com/
http://friendfeed.com/muammersezer
http://www.stumbleupon.com/stumbler/MuammerSEZER

ııı

Muammer bey’den,dip not olarak sablon haline getirdigimiz bir gonderme amanim ne gonderme,ne gonderme!..
Ben dogdum;henuz Allahuekber diyip ismimi kulagima fisildamamislardiki o’minnacik ellerime benim sanli Turk bayragimi tutusturdular.Yav ben ninni bekliyorum,ninni yerine bizim lambali radyo istiklal marsi,Harbiye marsi,Onyil marsi,Vardar ovasi,Fenerbahce marsi caliyor.O Vakitler henuz icadedilmemis,bebe bezi yok.
Beni sari,laci kundakladilar..
O alcak,kahpe,hain,bolucu durtmeler kim?..

Guldurme benii. :)
MUAMMER SEZER

Sevgi ile yogrulmuş bir askerin hikayesi..

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

KANLARIMIZ
BAYRAK
OLSUN

Ey
Mavi göklerin
Beyaz ve kızıl süsü
Kız kardeşimin gelinliği
Şehidimin son örtüsü
Işık ışık, dalga dalga bayrağım
Senin destanını okudum
Senin destanını
Yazacağım…

(Arif Nihat ASYA)

Aklı eren, yurdunu seven, gerçekleri gören kimselerden düşman çıkmaz. ATATÜRK

BEREKET YAĞIYOR

Çocukken altından geçmeye korktuğumuz gökkuşağının renklerine bakıp hayal kuruyordu…

Fotoğrafı Gürbüz Beye verirken yüzüne bakmadım. Elini gördüm sadece. Titriyordu! İki kenarından özenle tuttu. Kutsal bir emanete dokunur gibi hareket ediyordu. Ne büyük elleri vardı. Avucunun ortasındaki nasırlar fotoğrafın altında kaldı. Parmaklarının üzerindeki beyaz tüyler ışık gibi parladı. Sanki bu el, şehit askerin fotoğrafına bir çerçeve, bir sığınak olmuştu. Onu koruyacak, hep o âbide görüntüsüyle saklayacak canlı bir sığınak, canlı bir siper olmuştu. Dudaklarına doğru götürdü. Öptü mü bilmiyorum! Görmedim! Bakamadım…

Kolumdaki saat, tiz sesiyle birkaç kez çaldı. O bana, çocuklarımın babalar günü hediyesiydi. Yıllar önce almışlardı. Harçlıklarını biriktirmiş, tasarruf yapmışlardı. Yanaklarından öperek açmıştım hediye paketini. Saati görünce de şaşırmıştım! Yaşıma pek gitmiyor, spor görünüyordu; ama hiç belli etmeden hemen takmıştım koluma. Yıllardır bana yaşlandığımı hissettirmek için elinden geleni yapıyordu. Zamanlı zamansız ötüp duruyor, yorulmak nedir bilmiyordu. Ona bakarken benim başım dönüyor, o durmuyordu. Bu tik taklar bana, “Zaman geçiyor, vaktini iyi değerlendir Metin!” diyordu. Diyordu demesine de ben ne kadar dinliyordum onu, orası bilinmez!

Birden saatin camında çocuklarımın parmak izlerini gördüğümü sandım! Düşündüm; “Zaman, ne eşsiz bir kaynak. Para gibi toplanamaz. Bir madde gibi depolanamaz. İyi ya da kötü, onu harcamak zorundayız. Tekrar ele geçmeyen ve tüketilen en acımasız zenginlik!” Onun farkına varmamak, koca bir ömrü boş yere tüketmek demek!

Şoförümüz, radyonun sesini biraz daha açtı. Hoparlörden gelen şarkının sözleri, kulağımın içinden yüreğimin derinliklerine aktı;

“Ömrümüzün son demi, sonbaharı artık
Maziye bir bakıver, neler neler bıraktık…”

Gürbüz Bey biraz kestirip, dinlenmişti. Şimdi oldukça dinç görünüyordu. Yaşını hiç göstermiyordu bu yaşlı adam. Aşırı bir kilosu da yoktu ve sağlığına dikkat ettiği belliydi. Ben de sağlığım konusunda elimden geldiğince dikkatli davranırdım. Kendisini incelediğimi fark edince gülümsedi:
–Hayırdır, daldınız!

–Nazar değmesin Gürbüz Bey, çok mutlu ve zinde görünüyorsunuz. Nedir bunun reçetesi?

Kaşlarından birini kaldırıp, diğerini indirdi. Ben de denedim, yapamadım. Yine gülümsedi:

Bunların reçetesi veya sırrı yok! Mutluyum; çünkü yüreğimin sesini duyabiliyorum. Kimseyle kavgalı değilim. Yaptıklarımı başkaları takdir etsin diye değil, istediğim için yapıyorum. Bana mutluluğu, içimdeki huzur veriyor. Halime de şükretmeyi biliyorum. Mutluluk için, vermeyi bilmek lâzım; ama karşılık beklemeden. Çünkü mutluluk, bir alışveriş değildir!

Geçenlerde damadım bir kitap getirdi bana. Okudum, çok etkilendim. O günden beri düşünüyorum. Mutluluk parayla satın alınabilseydi, bütün zenginlerin mutlu olması gerekmez miydi? Ne vereceğini bilmeyenler, sorup dururlar; “Yüzük, kolye, çiçek mi vereceğim?” Elbette ki hayır! “Yüreğindeki armağanları ver; sevgini, neşeni, şefkatini, affediciliğini… Aklındaki armağanları ver; rüyâlarını, fikirlerini, yeteneklerini… Ruhundaki armağanları ver; huzurunu, cesaretini, güzel sözlerini ve tebessümünü…” Bütün bunları verirken sana, “İyi insan!” demelerini de bekleme. İçinden geldiği, vermeyi istediğin için ver.

Kendimize acımayı bırakalım. Çünkü hiç bir şey için geç değildir. Mutluluk için niye gecikmiş olalım? Her neredeysek, orada ve o dakikada yeniden başlayalım.
Bir şeye çabuk ulaşınca, değeri az olur. En azından biz öyle olduğunu düşünürüz! Bu yüzden melekler mutluluğu saklamaya karar vermişler. Öneriler gelmiş. “En yüksek dağın tepesine, yerin yedi kat dibine ya da okyanusun en derinlerine mi koysak?” demişler. İçlerinden biri, gülümsemiş; “İnsanlar, dağları, okyanusları, yerin yedi kat dibini keşfedecek akla sahip. Her nedense bu zekâyı, kendilerini keşfetmek, tanımak için kullanmıyorlar. Mutluluğu onların yüreklerine gömelim, nasıl olsa oraya bakmayı akıl etmeyeceklerdir.”

Sevgi, ne sonsuz dağların zirvelerindedir,
Ne de gizlenmiştir denizin maviliklerine,
Gökyüzünde bir yerlerde de bulunmaz sevgi,
Sevgi bize en yakın yerdedir, yüreğimizde…

Öyle güzel anlatıyordu ki, ağzımız açık, dinliyorduk. Hırkasının yakalarını düzeltip devam etti:

–Her şeyden önce, öyle olur olmaz şeyleri büyütmem. Kendimi her şeye üzmem. Düzenli bir uyku alışkanlığım vardır. Güne mümkün olduğunca erken başlarım. Böylece kendimi zamandan kazanmış hissederim. Abur cuburdan hoşlanmam. Yediklerime dikkat eder, aşırıya kaçmam. Çay ve kahveyi severim; ama çok içmem çünkü böbrekleri yorar. Ben daha çok su içerim. Bir yaştan sonra insan; una, tuza, şekere, yağa dikkat etmeli. Eti hiç aramam, sebze gibisi var mı? Hazır yiyecekleri de sevmem. Tıka basa yiyip, tok kalkmam sofradan. Öğün atlamam, akşamları da hafif şeyler tercih ederim. “Can boğazdan gelir!” deyip, saldırmamalı yemeğe. Sigara ve içkiyi de zamanında içtim; ama nicedir koymuyorum ağzıma.
Düşünmeden konuşmak, nişan almadan ateş etmeye benzer. R. DİGEST

Kolay mı hiç? Yokuş çıkamaz, merdiven tırmanamaz olmuştum. İki adım yürüsem nefes nefese kalırdım. Sabahları uyandığımda ağzımda zehir gibi bir tat bulurdum. Baktım ki olmuyor, iyiden iyiye etkiliyor hayatımı, bir gün yırtıp attım sigara paketini. Günde içtiği iki paket sigara yüzünden ayağı kesilen arkadaşımı görmem de etkili olmuştur belki! O gün bu gündür rahatım yerinde. Delikanlı gibi hissediyorum. Yazık olmuş heba bunca yılıma. Hem parama hem de sağlığıma acımamışım. Şimdi utanmasam, mahalledeki gençlerle top peşinde koşacağım.

Delikanlı atıldı: “Gürbüz Amca, tam sana göre bir fıkram var, anlatayım mı?” dedi. Yaşlı adam başıyla onaylayınca anlattı:

–Adamın biri doktora gitmiş. “Acaba bir yirmi yıl daha yaşar mıyım?” demiş. Doktor: “İçki, sigara içer misin? Çapkınlık yapar mısın?” diye sormuş. Adam da; “Asla!” diye cevap verince, doktor kaşlarını sizin gibi çatmış ve adama kötü kötü bakmış: “Öyleyse ne diye yirmi yıl daha yaşamak istiyorsun be adam?”

Bizim ihtiyar, Mustafa’nın şaka yaptığını biliyordu. Gülümsedi. Uzanıp onun yanaklarını sıktı. Sonra yine yaslandı arkasına.

Yol kısalıyordu artık. Ömürlerimiz gibi tüketiyorduk onu da. Beyaz, sarı, mavi, siyah, kırmızı, yeşil arabalar geçiyor, içlerinde insanlar oturuyordu. Hayalleri, umutları olan insanlar. Dertli, mutlu insanlar. Hepsinin de ayrı ayrı hikâyeleri vardı. Kiminin ağladığına kimi gülüyor, kimi, iş arıyor, bulamıyor kimi de buluyor, beğenmiyordu! Kimi, para, pul, şan, şöhret peşindeydi! Ki mi de sadece ekmek! Kimi hazırdan yiyordu, kimi de hazıra dağ dayanır mı diyordu! Hayat bir tuhaftı. Birbirimize özeniyorduk; ama herkes sonuçta yine kendisi olmak istiyordu. Herhalde kendimizi beğenmesek; hayat, çekilmez bir hapishane olurdu. “Aklı pazara çıkarmışlar, herkes kendisininkini almış!”ya aynı o hesap!

Boynum uyuşup sızlamaya başladı. Biraz ovuşturdum. Biz, şu sandalyede, koltukta oturmayı bir türlü beceremiyorduk. Dik oturmak yerine kaykılıp duruyorduk. Oysa onun da kendine göre bir usulü, adabı vardı. Atalarımız sırt ya da boyun ağrısı çekmeden nasıl saatlerce at üstünde yol alıyorlardı acaba! Dikkatsizce eğilip kalkmaktan ya da ağır bir şey kaldırırken oralı olmamaktan dolayı hem acı çekiyor hem de avuç avuç muayene ücreti ödüyorduk!

Bunca mesafe hızla azalıyordu. Pencereden baktım. Tarlasında çalışan köylüleri gördüm.

Çiselemeye başlayan yağmur otobüsün camlarına vurdu. Belki bir yerden sıçramıştır, diye düşündüm; ama artarak devam etti. Kaptan silecekleri çalıştırdı. Bu gıcırtıyı oldum olası sevmem, huylanırım! Yine öyle oldu. Kulaklarımı ellerimle kapattım. Yağmur arttıkça ses azaldı. Oysa güneş yerli yerindeydi. Batmasına çok vardı daha! Ortada bulut falan da görünmüyordu. Yaz yağmuru ne güzel oluyor. Sanki gökyüzünden beyaz inci taneleri süzülüyordu. Bu inciler, kırları, tepeleri küçük dudaklarıyla minik minik öpüyor, bereket dağıtıyordu. Mustafa’nın omzu, omzuma dokundu:

–Bereket yağıyor Metin Ağabey, rahmet yağıyor.

Delikanlı sanki aklımdan geçenleri okumuştu. Başımı pencereden çevirmeden konuştum:

–Bu yağmurda yürümek, ıslanmak isterdim Mustafa. Topraklarımızı yıkadığı gibi belki, içimizdeki kötülükleri de yıkar, temizlerdi bizi!

–Senin içinde temizlenecek ne kötülük var Metin Ağabey? Eğer temizleyecekse iyilikten, sevgiden nasibini alamamışları temizlesin. Sevgi saygı bilmeyen nice insan var. Onların kirli gönüllerini, lekeli alınlarını temizlesin.

–Bu yağmur olmasa, toprağın altındaki özleri sabırla bulup beslemese, aç kalırdık Mustafa. Bu yağmur olmasa, isli gaz lambalarına muhtaç olurduk. Bu yağmur dolduruyor göllerimizi, barajlarımızı. Bu yağmur sayesinde Üretilen elektrikle ders çalışıyor çocuklarımız. Doktorlar ameliyat yapıyor, işçiler geceyi gündüze katıyor. Elektrik kullanılmayan yer mi var? Yokluğu karanlık demek. Gelecekten uzaklaşmak demek.

Nermin Hanım sırtını koltuğuna yaslamış, yaz yağmurunu seyrediyor, çocukken altından geçmeye korktuğumuz gökkuşağının renklerine bakıp hayâl kuruyordu. Yağmur azalınca bize döndü:

–O bahsettiğiniz gaz lambalarının dans eden ışıklarında çok ders çalıştım Metin Bey. Elektrik bir nimet, bir milli servet. Öğrencilerime hep şöyle öneririm. Elinizdekinin kıymetini bilmek için kendinizi bir süre ondan mahrum edin. Mesela bir gün eve gittiğinizde elektrik yokmuş gibi düşünün. Televizyon seyretmeyin, radyoyu açmayın.

Mustafa belli belirsiz söylendi:

–Maç varsa ne olacak?

Nermin Hanım duymadı bu cümleyi ve devam etti:

–Buzdolabını kullanmayın, lambaları yakmayın. Ne kadar zor değil mi? Ara sıra kesildiğinde bile elimiz ayağımıza dolanıyor. Mum ışığının romantik ortamı kısa sürüyor. Aydınlık istiyor insan, ferahlık istiyor. Bu millî serveti de diğerleri gibi tasarruflu kullanmalıyız. Onca baraj, dişimizden, tırnağımızdan artırdıklarımızla yapılmıyor mu? Alın terimizle kazandığımız helâl paralardan, kuruşu kuruşuna ödediğimiz vergilerden yapılmıyor mu? İş elektrikle de bitmiyor ki! Tasarrufun şekli, adı, yöntemi mi olur?

Haklıydı! Gözlerimin önünde Atatürk’ün Ege Vapuru ile Mersin’e gidişini anlatan hatıra belirdi. Dönüşlerinde Fethiye’de durup, kasabada şenlik yapan halkın eğlencesine katılmışlar. Gemilerden atılan havai fişeklerle halka karşılık vermişler. Kendisine eşlik eden Zafer Torpidosu’nda bulunan Gazi, donanmanın şenliklerini izlerken, yanındakilerden biri gemi komutanına, bir torpil atmasını söylemiş. Komutan da “Hay hay efendim, yalnız bir torpilin değeri elli bir liradır!” diye onu uyarmış. Konuşmaları duyan Mustafa Kemal, “Vazgeçin torpilden. Bu millet o kadar zengin değildir.” demiş ve gemi komutanına dönerek onun tasarruf anlayışını kutlamış, iltifatlarda bulunmuş.

Gemi ve torpil aklımda başka bir manzarayı daha canlandırmıştı. “Kurtuluş Savaşımızda işgalciler, Mondros gereği Deniz Kuvvetlerimize el koymuş, donanmayı Haliç’e hapsetmiş. Bu gemiler arasında geleceğin efsanesi bir muhrip de varmış; Muavenet-i Milliye.

Bugünkü Çanakkale anıtının bulunduğu Morto Koyu’nda mevzilenmiş iki İngiliz zırhlısı açtığı ateşle birliklerimize çok zarar veriyormuş ve onlardan kurtulmak şartmış.

Yüzbaşı Ahmet Saffet Bey komutasındaki Muavenet, 12 Mayıs 1915 akşamı demir almış. Bütün ışıklarını söndürerek, mayınlar arasında kıvrıla kıvrıla, bir hayalet gibi boğazda süzülüp hedefine ulaşmış.

Aynı anda zırhlıları koruyan muhripler Muaveneti fark etmişler. Biri ışıldakla parola sormuş. Her şey üç beş saniyede olup bitecekken Ahmet Saffet Bey, vakit kazanmak için ışıldakçısına, çabuk sen de parola sor demiş. Işıldakçı, İngilizlere parola sorarken üç torpido zırhlılara çoktan hediye edilmiş bile. Yüzyıl gibi süren ölümcül saniyeler geçmiş, dev gibi gemi, 570 mürettebatı ile boğazın soğuk sularına gömülmüş… ”

Hatıralara dalıp gitmişken, yağmurun dindiğini fark edemedim. Şimdi dışarıda, toprak kim bilir ne güzel kokuyordu. Güneş ıslak asfaltı kurutmaya başlamıştı bile. Nermin Hanımın heyecanı ise dinmemişti. Dudaklarını nemlendirip, gözlüğünü düzelttikten sonra daha da yumuşadı sesi:

–Öğretmenliğimin ilk yıllarıydı. Canla başla çalışıyordum. Bir köy okulunda tek öğretmendim. Kış günüydü. Her yer diz boyu kar. Köy halkı yaz aylarında istiflediği odun ve tezeklerden getirirdi okula. Sobanın etrafında soğuktan tebeşiri tutamayan ellerimi ısıtır öyle ders anlatırdım. Yine de şanslıydık. Elektrik vardı. Geceleri radyo dinler, oyalanırdım. Çok sevdiğim bir öğrencimi hatırlarım. Adı Nihan. Biz onu çiçek diye çağırırdık. Çünkü çiçek gibi güzel bir kızdı. Kıpır kıpırdı, hiç yerinde duramazdı. “Okullar okuyacağım, doktor olacağım.” derdi. Derslerine çalışır, ödevlerini aksatmazdı.

Bir sabah gelmedi. Kötü haber çabuk yayılırmış. Elektrik çarpıp yere vurmuş onu. Çok ağırmış. Hemen koştum evine. Simsiyah olmuş küçük ellerini tuttum. Konuşamıyordu. Gözleri; “Kurtarın beni, yaşamak istiyorum!” der gibi bakıyordu. Kurtaramadık. Sonradan öğrendim ki, babası zahmetli işlerden hoşlanmazmış. Bir kablo atıp kaçak elektrik çekmiş. Kuyusu donmasın ister, bütün suyu bununla ısıtırmış. Hayvanlar üşümesin diye ahırına koca karyola bağlar, onu elektrikli soba yaparmış.

Delikanlı üzülerek başını iki yana salladı

–Ne diyeyim, Allah akıl versin ona!

–O sabah Nihan kız, basıvermiş kablolara yanmış, kavrulmuş. Doktor olamadı çiçeğim. Okullar okuyamadı. Ama vaktinden önce kanatlanıp uçtu. Babası onu unutabildi mi, bilmiyorum! Ben unutamadım! Hâlâ ısıtıyor mu kuyunun suyunu, onu da bilmiyorum! Esrar, eroin, silah kaçırmakla, devletten elektrik, su, toprak ya da vergi kaçırmanın ne farkı var. Hepsi de kaçakçılık. Hem suç, hem günah, hem de büyük vicdansızlık.

Gürbüz Bey başını öne doğru uzattı. Sakin bir tavırla tane tane konuştu:

–Hainlik sadece vatanın sırlarını satmakla olmaz! İşte bu da bir çeşit vatan hainliği. Her insanın başına bir polis, bir jandarma mı dikeceksin? İnsan vicdanlı olmalı. O vicdan gösterir bize doğruyu eğriyi. İyi insan, dürüst insan böyle hırsızlıklara kalkışmaz. Sahtekârlığın büyüğü, küçüğü mü olurmuş! Kim hayrını görmüş böyle hırsızlıkların! Dürüst olalım dürüst, adam gibi adam olalım.

Yaşlı adam yine işin özünü söylemişti. Ben de meslekte kaldığım uzun yıllar boyunca çok insan tanımıştım. Görevini iyi ve tam yapanlar hep dürüst olanlardı. Yalan söylemiyor, kendilerini olduklarından farklı göstermiyorlardı. Ceza korkuları ya da çıkar düşünceleri yoktu. Doğru neyse onu yapıyor, başkasının kontrolüne ihtiyaç duymuyorlardı. Ben de zaman zaman kendime kızar, yeni yeni kararlar alırdım. Bir gün benim gibi hatalarından bıkan ve pek çok işte dikiş tutturamayan arkadaşım Ömer Bey de; “Yeni bir hayata başlıyorum, bundan sonra değişeceğim!” diyerek, altını imzaladığı bir kâğıdı uzatmıştı bana. Yazdıklarını uygulayabiliyor mu acaba? Şunları okumuştum:

“Bundan sonra kendime acımayacağım. Şartlar ağır olsa da göğüs gereceğim. Korku ve endişeden uzaklaşacağım. Olayların üstüne sabırla gideceğim. Mücadeleden bıkmayacağım. Başaramazsam mazeret uydurmayacağım. Düşünmeyi öğreneceğim. İçimdeki heyecanı öldürmeyeceğim. Hayatımdaki yanlışları bulacağım. Artık daha başarılı olacağım. Yeteneklerime ve gücüme inanacağım. Eksiklerimi saklamayacağım. Hayata yeniden başlayacağım. Daha disiplinli olacağım. Kendimi yüksekte ya da alçakta görmeyeceğim. Kibir ve gösterişten kaçacağım. Gururumu her zaman kontrol altında tutacağım. Hata yapmaktan korkmayacağım; ama hatalarımdan da mutlaka ders çıkaracağım.”

OYALI MENDİL

Ama bu mendili hiç göremedi Ahmet, hiç koklayamadı…

Nermin Öğretmen bütün sevimliliğini takınarak içtenlikle fısıldadı:

–Mustafa, biz kusursuz değiliz. Doğru olmayan şeyler de yaptık. Herkes yapar. Kiminden ders aldık, kimini de tekrarladık. Sen daha hayatının baharındasın. Hatalarının seni esir almasına izin verme. Asker ocağında sağlıklı ve mutlu bir yaşam için alışkanlıklar edineceksin. Bu alışkanlıkları teskereni aldıktan sonra, sivil hayatın boyunca da uygula.

–Söylemesi kolay öğretmenim. Peki ben nasıl aklımda tutacağım bunları?
–O, daha da kolay delikanlı. Aklında tutmayacaksın ki, uygulayacaksın. İstersen sana kısa bir özet yapayım. Mesela; “Sade, gösterişten uzak bir hayat yaşa. Toplumun hoş görmediği davranışlardan kaçın. Ailene bağlılığı unutma. Sır tutmayı bil. Kimseyi kırma. Sana güvenenleri utandırma. Her işinde düzenli, daima nâzik, güler yüzlü ve hoşgörülü ol. Zamanını boş yere harcama. Maddi ve mânevi değerlerine sahip çık. Çocuklarını, kız ya da erkek olsun, okut. İhtiyacı olanlara gücün yettiğince yardım et. Cumhuriyete, Atatürk ilke ve inkılâplarına, vatanın bölünmez bütünlüğüne ve bayrağa hayatın boyunca sadık ol. Ailene ve çevrene bu konularda her zaman önderlik yap…”

Öğrencime kaç kardeşsiniz diye soruyorum, diyelim ki üç diyor. Kız var mı diyorum, iki de kız var diyor. Onu nüfusa sonradan ekliyor yani. Verdiği değer bu kadar işte!

“Kız çocuklarımızın okutulması, Atatürk’ün Türk milletine talimatı değil midir? Bir derslikte 15 erkek öğrenci varsa, 15 de kız olması gerekmez mi? Düşünsenize 100 bin kızımızı, evlerden, köylerden çıkartıp okullara yönlendirebilsek ne güzel olur. Her birinin ailesinden onar kişi bundan etkilense, Türkiye’de bir milyon insan çağdaşlaşmanın ışığını evine taşımış olmaz mı?

Dayak yemek, başlık parası için zorla evlendirilmek, cahil kalmak konuşulabilir mi o zaman? Türkiye’nin geleceği; kız çocuklarımızın okutulabilmelerinde saklı. Kadının evinde oturup kocasının yollarını beklemesi elbet güzel de nereye kadar! Sadece yemek yapan, bulaşık yıkayan, çocuk büyüten, tarlaya tapana giden kadın devri geçti artık. Mademki hayat müşterek, o zaman anne; ev kadınıdır şeklindeki anlayışı silip atmak lazım. Çalışan kadın da ev kadınıdır. Hem işine hem evine yetişir elinden geldiğince. Sen kapat kadıncağızı eve, uzaklaştır dünyadan sonra da doğuracağı çocuğa iyi eğitim vermesini bekle. Bırak, daha çok öğrensin ki daha çok verebilsin.

Biliyor musunuz bir milyona yakın ilköğretime bile gönderilmemiş kızımız varmış ülkemizde. İşte size en büyük ayıp! Gerçi erkek çocukları için de sorun aynı; ama onların askerlik gibi bir şansları var. Askerlik sayesinde, köylerinden dışarı çıkıp dışarıdaki dünya ile tanışabiliyorlar. Okuma yazmayı kışlada öğrenebiliyorlar. Üstelik askerde kollarına altın bilezik de takılıyor. Yani bir meslek öğreniyorlar. Bu meslek; aşçılık olur, sıhhi tesisatçılık, kaynakçılık, oto elektrikçiliği, boya – badana, karo -fayans, bilgisayar, ciltçilik ya da seracılık olur ama mutlaka bir şey olur. Bir şey öğrenir yani. Öğrendiği her neyse de sivil hayata döndüğünde hem kendine güvenini hem de yaşamdan aldığı payı arttırır.

Kızlar öyle değil ki! Hele hele bazı yörelerimizde bu acıklı bir hikâyeye dönüşmüş durumda. Biraz serpilip büyüdüklerinde hayvanlara bakıyor, annelerinin doğurduğu çocukları büyütüyor, suya gidiyor, yemek yapıyor, 12–13 yaşına geldiklerinde de, evden bir boğaz daha eksilsin diye, üç-beş kuruş başlık parasına evlendiriliyorlar. Bilmiyor ki gariban, nereye gidiyor, ne yapacak, onu kim alıyor, kimin koynuna girecek. Belki de babası, dedesi yaşında adam! İşin en acı yanı da bu değil mi zaten. Anne baba bu olayı çok doğal karşılarken o kız da bunun kaderi olduğuna inanıyor, inandırılmıyor mu?

Ülkemiz nüfusunun yarısını oluşturan kadınlarımızın nitelikli işlerde çalıştıklarını bir düşünün. Eğitim düzeylerinin artması kendilerine güveni de artırmaz mı? Şöyle bir bakın etrafınıza, fizik gücü ile yapılan işler yok denecek kadar az artık. Bizim asıl, fikir gücüne ihtiyacımız var. Erkeğe has bilenen pek çok işi pek ala kadınlar da yapabiliyor. Yeter ki bu fırsat kendilerine verilsin. İş yerlerinde ne bileyim işte, bir emzirme odası, bir kreş ya da bir anaokulu bulunabilsin. Aklı evinde, çoluk çocuğunda kalmasın.

Sen kadına bilgi ve becerisini artırmak için fırsat verme, sonra da bu işler, erkek işi, elinin hamuru ile erkek işine karışma de. Senin saçın uzun aklın kısa de! Oh ne güzel! Kadının söz sahibi olmaya, aile bütçesine bir pay eklemeye hakkı yok mu? Tabi ki var. Üstelik öyle sadece tekstilmiş, gıdaymış, fabrikada işçiymiş de değil, her işin üstesinden gelebilir kadın.

Mustafa pür dikkat dinliyordu. Elimde olmadan gülümsedim:

–Hayrola Öğretmen Hanım! Neler de biliyorsunuz? Yoksa siz de mi askerlik yaptınız?

–Daha önce de söyledim Metin Bey. Bütün bunlar ortak görevlerimiz. Belki ben de bir kadın olduğum için hemcinslerimi koruduğumu düşündünüz. İnanın öyle değil. Hem bu konuyla ya da biraz önce bahsettiğim değerlerimizle, cinsiyetimizin, mesleğimizin ne ilgisi var? İnsanca yaşamanın gereği, hayatın gerçeği bunlar. Bileceğiz ki; aramıza ayrılık tohumları ekmeye çalışanlara Kurtuluş Savaşımızdaki gibi kadın ve erkeğimizle bir olup fırsat vermeyelim. Bileceğiz ki; yıllar yılı birbirleriyle gül gibi geçinip giden insanlarımız, eşitlik ve özgürlük olmadığı masallarıyla kandırılmasın. Çünkü, Türkiye Cumhuriyeti yasaları önünde zaten herkes eşit ve özgürdür.

Yine haklıydı. Bez parçalarına yazdıkları küfürleri sallayıp, üzerlerindeki sözüm ona tek tip kıyafetlerle cadde ve sokaklarda haykırarak yürüyüş yapan birkaç kendini bilmezi hatırladım. İçlerindeki öfkeyi ellerindeki taş ve sopalarla arabalardan, binalardan ve dükkân vitrinlerinden çıkarır, güvenlik kuvvetlerimize saldırırlardı. Nermin Hanım’ı tekrar duydum:

–Devlet ise vatandaşlarına ayrım yapmadan eşit hizmet vermekle yükümlüdür. Biz de devlete destek olacağız. Birbirimizle yardımlaşacağız. Dayanışmanın temelinde sevgi olduğunu unutmayacağız. Bir elin parmakları bile farklı. Aynı ailenin çocukları bile başka başka düşünüyor, bu normal. Normal olmayan şey, bir noktada buluşamamak! İşte bize bu ortak noktaları arayıp bulmak kalıyor. Bu da ancak sevgi ve saygıyla olur.

Söylediği her cümlenin üzerine basıyor, bir sonraki ile karıştırmıyordu. Belki, “Çerkeş önlerinde gece yarısı yıldızlara bakarak ilerleyen ve cephane ıslanmasın diye çocuğundan esirgediği örtüyü, kağnısına seren analardan biriydi o!” Belki de Hacer kızın annesiydi. Rahmetli babam bir mektup hikâyesi anlatmıştı bana. “Sen de bir Hacer kızla evlen.” demişti. Sesi hâlâ kulağımda. Nasıl unuturum Hacer kızı!

Cepheden bir haber gelmiş köye. Anası okutmuş oğlu Kenan’in “Vurulursam gönderin!” dediği son mektubunu. Selam sabahtan sonra ki dörtlük başka bir yakmış zaten dağlanmış kor yürekleri;

-Söyle Hacer’e o da
Hakkını helâl etsin
Gönülcüğü dilerse
Başka birine gitsin
Ben ermeden murada
Ecel kırdı kolumu
Artık beyhude yere
Beklemesin yolumu!”

Hacer kız, eğilmiş haberi üzüntüyle getiren dedesinin kulağına, fısıldamış cevabını;

“Şehit olmuş benim şanlı yiğidim
Başkasına varmam, beklerim…”

Oysa Hacer, Kenan’ına oyalı mendil işlemişti. Sancağın kenarlarını işler gibi. Gergefinde nakış nakış yüreğini işler gibi. Gül suyuyla yıkamış, nicedir koynunda saklıyordu. Ama, bu mendili hiç göremedi Kenan, hiç koklayamadı. Şimdi Hacer, uyku nedir unutmuş, her gece, uzaklardan, yiğidinin sancağına yeminini duyuyordu. Küçük, masum ve al dudakları, onunla birlikte tekrarlıyordu mısraları:

“Renginin bedeli kanım olsun
Kumaşının bedeli tenim olsun
Parıltısının bedeli canım olsun
Ay yıldızına varlığım feda olsun…”
Batan güneş için ağlamayın, yeniden doğduğunda ne yapacağınıza karar verin. D. CARNEGİE

Gürbüz Bey, pamuk sakalının altındaki çenesini kaşıdı. Şöyle bir arkasına dönüp, gençlere doğru baktı. İki kulağı da küpeli delikanlıyı bir an süzdü. Sonra yine bize döndü ve derin bir iç çekti. Nermin Hanıma gıpta ile bakan buğulu kara gözleri, büyüdü, büyüdü:

–Aferin kızım. Ağzına sağlık. Çok haklısın. Bu güzel öğütleri kalan ömrümde ben de uygulayacağım. “Gençler kendilerini kurtarmak için, frene her zaman vaktinde basma şansları olduğunu düşünürler. Biz yaşlılar ise bunun böyle olmadığını tecrübelerimizden biliyoruz.” Keşke zamanında biraz daha dikkatli olabilsek! Keşke bu aklımızla yeniden geç olabilsek.

Delikanlı tebessüm etti:

–Benim şoförlüğüm iyidir Gürbüz Amca, ayağımı frenden hiç çekmem ben. Traktörümün balatalarını hep kontrol ederim.

–Öyle değil Mustafa oğlum. Bu fren o fren değil! Bazı insanları görüp şaşırıyorum. Kendini bilen var, bilmeyen var. Kimi akıllı mı akıllı! Tertemiz giyiniyor. Dişlerini fırçalıyor. Elini yüzünü yıkıyor. Banyosunu yapıyor. Saçına başına dikkat ediyor. Ütüsüz pantolon, gömlekle dolaşmıyor. Mis gibi kokuyor. Bunları yapmamak için bahaneler arayıp bulmuyor…
Yaşlı adamın anlattıklarını dinlerken ister istemez üstümü başımı kontrol ettim. Kendime çeki düzen verdim. Nasrettin Hoca bile “ye kürküm ye” demiş! O da tane tane sözcüklerle devam etti:
–Kiminin ise, dünya umurunda bile değil. Ne kendine ne çevresine hayrı var! Çöpünü sağa sola atıyor. Hem kendi sağlığını hem de çevresini hiçe sayıyor. Sebepsiz yere gürültü yapıyor, kavga çıkarıyor, başkalarını rahatsız ediyor. Hastalıktan hiç kurtulamıyor. Daha neler neler!

İnsanın sağlığını koruması akıllıya kolay, akılsıza zor! İçtiğimiz suya dikkat etmezsek, yiyeceklerimizi gerektiği gibi saklamazsak, kap kacağımız temiz olmazsa, meyveyi sebzeyi yıkamazsak, temizlik ve sağlık kurallarına uymazsak elbette hasta oluruz. İş işten geçtikten sonra mı tedbir alacağız? “Akıllı kişi, başkalarının hatalarından ders alan kişidir. Hiç kimse her şeyi öğrenecek kadar uzun yaşayamaz ki! Öğrendiklerimizi iyi uygulamak gerek.

Mustafa da gözbebeklerini büyüterek bana döndü:

–Metin Ağabey, “Düşündüğün, söylediğin ve yaptığın her olumlu söz ve davranış için para kazansaydın”; ama tersi için de para kaybetseydin mâli durumun ne olurdu?”

Şöyle bir düşünüp iyi taraflarımın daha ağır bastığına karar verdim:

–Herhalde, bir miktar para biriktirirdim. Ya sen aynı durumda olsan ne yapardın?

Önceden hazırlanmışcasına yapıştırdı cevabını. Beni yine güldürdü:

–Tabii ki, iflas ederdim Metin Ağabey!
Otobüs yavaşladı. Yolun kenarında bir insan kalabalığı gördük. Kaza olmuştu. Ters dönmüş arabanın başına birikmişlerdi. Uygun bir yerde durduk. Muavin, uyarı işaretini kaptığı gibi, otobüsün olduça gerisinde bir yere koydu. İnip inmemekte tereddüt ettik. Mustafa “Ben ineceğim.” deyince beraberce indik. Mavi spor bir araba önde giden kamyona arkadan çarpmış ve devrilmişti. Şimdi yaralanan şoförü arabadan çıkarmaya çalışıyorlardı. Sıkışan kapıyı açmak için bayağı uğraştılar. Biz de yardım ettik.

Genç bir kız etrafına talimatlar yağdırıyor, yaralının karga tulumba taşınmasını engelliyordu. Dikkat ettim. Otobüsümüzün yolcularından biriydi. Dinlenme yerinde delikanlının kur yapmasından sıkılıp çay salonundan çıkan kızdı. Meğer hemşireymiş. Adı da Aslıhan. Kumral saçları, bal rengi gözleri vardı. Emniyet kemerini kullanmadığı için başını cama vuran yaralıyı, bir bebek gibi sarıp sarmaladı. Boynunun iki tarafına tahtalar bağladı. Belki de bu iki tahta adamı felç olmaktan kurtardı! Ambulans gelince sağlık görevlileri onun doğru yaptığını onayladılar. İlk yardımın nasıl yapılacağını bilmek hayat kurtarıyordu. Oysa biz çoğunlukla, kaza geçirenlere yardım edeceğiz diye yaralıların başına üşüşüyor, doluşuyor, karga tulumba davranışlarımızla zarar veriyorduk!

Düşünce yeteneğimizi öldüren en büyük düşmanımız alışkanlıklarımızdır. S. MAUGHAM

Tekrar otobüse döndüğümüzde Nermin Hanımın meraklı sorularını Mustafa bir bir cevapladı. Sonra hemşire kızı gösterdi. Öğretmen gözlüğünü ayarlayıp, kızın baktığına emin olunca elini kaldırdı ve onu selamladı. Hemşire kız da aynı işaretle cevap verdi ona. Mutlu bir hâli vardı. İyi iş başarmıştı. Gururla gülümsüyordu. Öne çıkık dişleri, sempatik görünüyor, gül yüzünde güller açıyordu. Bu sıcak tebessüm kimbilir kaç hastaya şifa olacaktı! İnsan, bu kızın elinden ilaç içerken hasta olduğuna aldırmayabilir, ona güvenebilir, baktıkça moral bulabilirdi.

Kazanın ucuz atlatılmasına Mustafa da sevinmiş, rahatlamıştı. Kulağıma eğildi: “Temel’in kazasını biliyor musun Metin Ağabey?” dedi. Bilmediğimi söyleyince anlattı:

–Temel kamyon kullanırken kaza yapmış ve pek çok kişiyi yaralamış. Mahkemede hakim, “Nasıl oldu bu kaza, anlat!” demiş. Temel de anlatmış; “Yokuştan inerken fren patladı. Baktım, yolun bir yanında küçük bir kedi oynuyor. Diğer yanda da kocaman bir pazar yeri. Ben kediyi tercih ettim ve hemen kırdım direksiyonu.” Hakim şaşırmış; “Ama oğlum, sen bunca insanı yaralamışsın!” Temel cevap vermiş; “Her şey kedinin pazar yerine doğru kaçmasıyla başladı Hakim Bey!”

Yaşlı adam, arkamızda oturduğu için gülüşmelerimizi görmedi. İyi ki de görmedi, ölçüyü kaçırmıştık. Ayıplardı belki! Derin bir nefes alıp babacan tavrıyla, kendi kendine konuşur gibi konuştu:

–Ah şu insan! Hayatını kolaylaştıracak şeyleri icat ediyor. Sonra da onu hakkını vererek kullanmıyor. Gideceğimiz yere on dakika geç gitsek ne çıkar? Gaz pedalı ayağımızın altında diye olanca gücümüzle basıyoruz üzerine. Sanki yolları fethediyoruz. “Bana bir şey olmaz!” diyenleri mi ararsın? Arabasına, şoförlüğüne, şansına aşırı güvenenleri mi? Maşallah, gözlerini kan bürüyünce ne ışık dinliyorlar, ne de hatalı sollama. Uykusuzluk, yorgunluk umurlarında bile değil. Oysa yollardaki bütün yasaklar insanları korumak için değil mi?
Tehlike sadece trafikten de gelmiyor. Giriyor banyoya, kapatıyor kapıyı, açıyor şofbeni havalandırmıyor. Düşüp bayılıyor tabii! Ya da tam söndürmüyor kömür sobasını, uyuyor; zehirleniyor dumandan! Bacası tıkanıyor, temizlemiyor! Mutfağına tüp alıyor, ateşle kontrol ediyor! Çıplak elle elektrik tamiratı yapıyor; çarpılıyor! Ütüyü açık bırakıp telefonda konuşmaya dalıyor! Yüzme bilmiyor, gölete, baraja giriyor! Sonra da olanlar oluyor. Allah bu aklı niye verdi? İnsan bile bile niye yaralasın, niye öldürsün kendisini?

Haklıydı yaşlı adam. Bazen kazaları biz kendimiz davet ediyorduk. İş kazası geçiren işçinin garip; ama gerçek hikâyesini hatırladım:

“Ben bir duvar ustasıyım. İnşaatın altıncı katındaki işimi bitirdiğim zaman biraz tuğla artmıştı. Yaklaşık iki yüz elli kilo kadar. Onları aşağıya indirmem gerekiyordu. Bir sandık bulup, ona sağlam bir ip bağladım. Altıncı kata çıktım. İpi makaradan geçirip ucunu aşağıya bıraktım. Tekrar indim. Boş sandığı altıncı kata çıkardım. İpin ucunu sağlam bir yere bağlayıp tekrar yukarı çıktım. Tuğlaları sandığa doldurup aşağıya indim. Bağladığım ipin ucunu çözer çözmez kendimi havalarda buldum.

Ben yetmiş üç kiloyum. Tuğlalar aşağıya inerken beni yukarı çekmeye başladı. İpi bırakmayı akıl edemedim. Sandıkla yolda çarpıştık. Sağ iki kaburgamın bu arada kırıldığını sanıyorum. Tam yukarı çıkınca elim iple beraber makaraya sıkıştı. Parmaklarım burada kırıldı. Bu sırada yere çarpan sandığın dibi çıktı ve tuğlalar etrafa saçıldı. Sandık hafifleyince yukarıya çıkmaya başladı. Ben de bu arada aşağıya iniyordum. Yolun yarısında sandıkla yine çarpıştık. Sol bacağım ve kaval kemiğim bu sırada kırıldı. Can havliyle ipi bıraktım. Yukarı başımı kaldırdığımda, boş sandığın üzerime geldiğini gördüm. Kafatasım da böyle çatladı. Gözümü hastanede açtım.”

Gürbüz Bey hâlâ anlatıyordu:

–Evini sağlam yapsa, tedbirlerini alsa, depremden bile korkmaz insan. Bunun daha seli, yangını, toprak kayması, çığı, yıldırımı var. Okuyup öğreneceğiz. Benim başıma gelmez, demeyeceğiz. Nasıl önlem alacağımızı bileceğiz. Göz göre göre tabiata yenilmeyeceğiz. Onun, topraklarımızı çalmasına da izin vermeyeceğiz.

Mustafa söze karıştı:

–Tabiat topraklarımızı nasıl çalsın Gürbüz Amca, hırsız mı o?

–Evet Mustafa oğlum, öyle de denilebilir. Sen çiftçisin. Toprağa tohum ekmezsen, mahsul alabilir misin? Tedbirini önceden almazsak, akıllı olmazsak, rüzgârla, yağmurla, nehirle, bir yolunu bulur, çalar. Buna da erozyon denir. Ormanlarımızı katledersek, meralarımızda bir tek ot bırakmazsak, körpecik fidanları hayvanlarımıza yedirirsek sonunda olacağı bu!

Delikanlı bana dönüp eğildi ve yüzünü asarak konuştu:

–Bu fidanlar yüzünden bizim köyde kaç kişi öldü Metin Ağabey.

–Nasıl yani?

–Vakti zamanında, birkaç fidan kırıldı diye kavga çıkmış. Birisi vurulmuş. O günden beri kan davası var. Biri, birini vurur, diğeri de onun ailesinden başka birini. Belki sebebini bile unuttular. Hapislerde yattılar. Büyükşehirlere göçtüler. Hâlâ duyarız, bitmemiş kavgaları. Bitecek gibi de değilmiş. Islanmışın, yağmurdan korkusu olmazmış ya, aynı o hesap.

–Ah Mustafa ah! Hasım bildiklerimize diş bileyip, fırsat kollarız. Ettiğini yanına bırakmamak için elimizden geleni yaparız. Nefret yerine merhameti koymak ne kadar da zordur. Yenilmeyelim artık şu her şeyi isteyen nefsimize. Belki duymuşsundur daha önce şu sözcükleri;

“Kavgada usta olanlar, öfkelenmezler.
Kazanmakta usta olanlar, korkmazlar.
Akıllılar, kavgadan önce kazanır,
Cahillerse, kazanmak için kavga ederler!”

Husumetin sonu yok ki! Nereye kadar? Kan kanla yıkanır mı?

Mustafa, “Yıkanmaz!” der gibi başını iki yana salladı. Kan davası gibi yanlış inanışların geleneklerimizle hiçbir ilgisi yoktu ki insanlarımızın ölümleri bir işe yarasın! Bir araştırmadan okuyup, not almıştım. Bu kısa ama önemli notu evdekiler de görsün diye buzdolabının kapısına yapıştırmıştım. Şöyle yazıyordu:

“Özür dilemek, tekrar başlamak, öğüt almak, bencil olmamak, azimli çalışmak, kararlı olmak, düşünerek hareket etmek, hatalardan ders almak, affedip unutmak her zaman kolay olmasa da; çoğu zaman işe yarar.”

–Doğru şeylere inanacağız Mustafa. Örneğin, “Dünyada hiçbir milletin kadını, ben Anadolu kadınından daha fazla çalıştım, milletimi kurtuluşa ve zafere götürmekte Anadolu kadını kadar gayret sarf ettim diyemez!” Böylesine yürekli kadınlarımızın, medeni kanunla sahip oldukları hakları uygulayabildiklerini ne yazık ki yeterince göremiyoruz.

“Toplumsal yapımızın, yaşam tarzımızın, düşünme şeklimizin değiştirilmesi gerekiyorsa eğer, hiç beklemeden bugün değiştireceğiz. Kadını zavallı gören bir zihniyet tabii ki ona şiddet uygulamaktan vazgeçmez. Gerçi şiddete maruz kalıp bunu kabullenmek de akıl kârı değil ya! Ne yapsın kadın? Baskılar var tabii, sus yoksa daha fazlası gelir diye tehdit var. Güya kadınına sahip çıkıyor. Namus benim için her şeydir diyor ama namus kavramını sadece kadının bedeni olarak görüyor. Çünkü kadının, kendi hayatına karar verebileceği bir durum işine gelmiyor.

Kadına, sahibi olduğu bir mal, eşya gözüyle bakıyor. Onu, arzu ettiği hoyratlıkta kullanabileceğini düşünüyor. Gözünün üstünde kaşı var diye, yemeğin tuzu fazla kaçmış diye, saçının teli biraz görünmüş diye, arkadaşıyla sinemaya, tiyatroya gitmiş diye, acımasızca vuruyor, öldürüyor. Bunun da adı; namus oluyor, töre oluyor.

Eğitim desteği sağlanmadan, kanunlar ne derece uygulanabilir? Bazen öyle durumlarla karşılaşılıyor ki bu cinayetleri işleyenlerin sırtları bile sıvazlanıyor. Sanki iyi bir şey yapmışlar gibi topluma meşru gösterilmeye çalışılıyor.

Bu yoksulluk oldukça, kadınların namusu kendilerinden değil de erkeklerinden soruldukça, toplumsal baskı da arttıkça artıyor. Kadın ne yapıp yapacak cinselliğini kontrol altında tutmanın yollarını bulacak. Erkek yaparsa elinin kiri tabii! Yıkar, temizler. Kadın, öyle değil. Arkadaşı olmayacak, eli erkek eline değmeyecek, çarşıya pazara gitmeyecek…

Erkeğe gelince, o bunların hepsini yapma hakkına sahip olacak. Keyfi isterse yapacak istemezse yapmayacak! Diyelim ki kadın; erkeğe özendi de bunları aklından geçirdi. Töre denir, bıçak çekilir, adet denir, namluya mermi sürülür, toplanır kendisini hukuktan üstün gören aile meclisi, cezayı keser ve olan her zaman kadına olur. Ben, genç kızlarımız akıllarına her eseni yapsınlar, Allah korusun, yoldan çıksınlar, kendilerine ya da ailelerine leke sürsünler demiyorum ki. Allah korusun. Onların da bir yüreği olduğu göz ardı edilmesin, genç oldukları unutulmasın diyorum. Onların da bir hata şansları olsun istiyorum.

Umutsuzluk ve çaresizlik kadına boyun eğdiriyor. Hiçbir açıdan özgürlüğü yok ki. Kanun yazıldığı şekliyle uygulansa, adalet kavramı hazmedilip, kadına darp edene, sıfır hoşgörü gösterilse, 9 yaşındaki çocuk 19 yaşındaki ablasını vurabilir mi hiç? Anne baba o çocuğu azmettirebilir mi? Bu konuda medyamıza çok iş düşüyor. Gazeteler, televizyonlar insanları çok çabuk etkiliyor. İyi ya da kötü!”

NE İSTEDİĞİNİ BİLMEK

Bilen ve bildiğini bilen, liderdir! Onu izleyin…

Karadenizli ile yol arkadaşının moladan sonra hiç sesleri çıkmıyordu. Göz ucuyla yan koltuğa baktım. Neredeyse sırt sırta dönmüşlerdi. Sanki aralarından kara kedi geçmişti. Aslında bu söze de inanmam ya! Zaman zaman başkalarından duyduklarımızı kullanıyorduk işte. Oysa birbirimize darılmakla kedilerin renginin ne ilgisi vardı?

Bazen örf ve adetlerimizi uydurma hurâfelerle karıştırıyorduk! Akla yatmayan, çağ dışı çözümlerden medet umanlarımız oluyordu. Büyücülere, falcılara, bize yalan söylesinler diye avuç dolusu paralar veriyorduk! Hastamızı doktora götürmeyip, başına kurşun döküyor ve iyileşmesini bekliyorduk! Ağaç dallarına bezler bağlayıp evler, arabalar istiyorduk! Okunmuş suları içip, kaşı gözü düzgün, işi gücü yerinde güzel ve yakışıklı eşler diliyorduk! Daha neler neler…
Döndüm, bu iki kafadara bir kez daha baktım. Hâlâ konuşmuyorlardı; ama biraz önce kaza yerinde ters çevrilen arabayı birlikte omuzlamışlardı. Hatta bu esnada eli sıyrılıp kanayan arkadaşına otobüsün ilk yardım çantasını yetiştiren de Karadenizli olmuştu. Buna rağmen şimdi yine sırt sırta dönmüşlerdi. Onlara bir lâf atıp aralarını bulayım diye düşündüm. Sonra vazgeçtim. Nasıl olsa birazdan iş yine tatlıya bağlanırdı. Bazen çok küçük sorunlarımızı bile büyütüyorduk. “Halbuki bu küçük sorunlar çakıl taşlarına benziyordu. Gözümüze yakın tutarsak, her şeyi kapatıyor ve göremiyorduk. Ancak elimize alırsak anlıyorduk ne olduğunu. Fırlatıp atarsak da kaybolup gidiyor ve sorun falan da kalmıyordu!”

Saatim çaldı. Vakit geçmiş, bir hayli de yol almıştık. Evdekileri özlemiştim. Hanımın yeri de ayrıydı tabii.

Hey gidi günler! Evlendiğimizde zorlukları birlikte göğüslemiştik. En büyük üzüntüsü çocuklara bakmak için işinden ayrılmak zorunda kalışıydı. Anlaşamayan ailelerimizin sürtüşmeleri ise bize anlamsız ve komik geliyordu. Kendi hâlimize bırakmıyorlardı ki! Uzunca bir süre de vazgeçmediler. Sudan bahanelerle atıştılar. Hem bizi hem kendilerini üzdüler. Evde gereksiz ve kullanılmayacak ne varsa “Adettir!” deyip aldırdılar. Onların kaprisleri yüzünden elde avuçtaki tüm birikimi daha düğün öncesinde har vurup harman savurmuştuk.

İkimiz de çalışıyorduk. Maaşlarımızı alınca çoğu taksitlere gidiyor, bize bir şey kalmıyor, yine de idare ediyorduk. Ayağımızı yorganımıza göre uzatmayı o dönemde öğrendik. Misafir odamız mobilya müzesi gibi görünüyordu. Eşyaların hepsi yeniydi. Borçları bitmediği için emanet gibi geliyor, kullanmaya kıyamıyorduk. Ne günlerdi! Buna rağmen eşim, bir gün olsun sızlanmamıştı. Hep yanımdaydı. Aynı zamanda arkadaşım, sırdaşımdı. Hâlâ da öyle. Hakkını hiç ödeyemem.

Bizimkilere kalsa amcamın kızıyla evlendireceklerdi beni. Sevmiyorduk ki birbirimizi. Sebep bir iki tarla başkasına gitmesin diye. Neyse ki kız akıllı çıktı ve “O benim ağabeyim sayılır!” dedi. Miras bölünmesin diye evlenecektik neredeyse. Hadi gönüllerimiz uyuştu diyelim! Kanlarımız uyuşur muydu, çocuklarımız nasıl doğardı, Allah bilir!

Bu arada Nermin Hanım, Zeynep’in resimleriyle özlem gideren Mustafa’ya takılıyordu:

–Şu fotoğrafları bir de biz görsek Mustafa.

Mustafa çarçabuk toparladı cüzdanını:

–Yok bir şey öğretmenim. Karıştırıyordum öylesine.

–Demek bebeğin olacak. Kız mı istiyorsun erkek mi?

–Ne istediğimi bilmiyorum, fark etmez.

–Haklısın fark etmez, yeter ki sağlıklı olsun. Peki hayattan neler bekliyorsun?

–Aslında onu da bilmiyorum. Akıntı nereye götürür, kader ne tarafa çekerse!

Nermin Hanım da kendini akıntıya bırakan kaderci Mustafa’ya biraz kızar gibi baktı:

–Ne istediğini bilmelisin delikanlı. Bütün hayatını şansa, kadere bırakamazsın. Yaşamınla, geleceğinle ilgili bütün konularda hedefini belirlemelisin. Belirlediğin hedefleri gerçekleştirmek için plan yapıp çalışmalısın. Atatürk’ün bu konu ile ilgili söylemiş olduğu şu sözü her zaman kendimize rehber yapmalıyız; “Çalışmadan, öğrenmeden, yorulmadan, rahat yaşamanın yollarını aramayı alışkanlık haline getirmiş milletler, önce onurlarını, sonra özgürlüklerini daha sonra da geleceklerini kaybetmeye mahkumdurlar.”

Ortamı yumuşatmak, konuyu değiştirmek gerekiyordu. Ben de öyle yaptım ve hemen araya girdim:

–Nermin Hanım doğru söylüyor Mustafa. Ne istediğimizi bileceğiz. Atatürk de 1919’da Samsun’a adımını atarken ne istediğini çok iyi biliyordu. O kararlı adım, bugünkü modern Türkiye’yi yarattı. “Ölüm fetvalarına, idam fermanlarına hiç aldırmadı. TBMM’yi açtı. Demokrasinin temeli olan Cumhuriyet’i kurdu. Saltanat ve hilâfeti kaldırıp, bize yeni bir kimlik kazandırdı. Yönetimi dine dayanmayan, çağdaş bir toplum bilinci oluşturdu.” Onun ilkeleri bizi biz yaptı, yönümüzü aydınlattı. Aslında yolculuğumuzun başından itibaren konuştuklarımızı bu ilkelerle yıllar önce sunmuştu bize.

Mustafa sağ eliyle başını kaşırken sol eliyle de yazı yazıyormuş gibi yaptı:

–Ben bu ilkeleri bazen birbirine karıştırıyorum Metin Ağabey.

–Varsın sırası karışsın delikanlı. Onların içi önemli. Bak kısaca hatırlatayım sana. Önce Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran halkı Türk Milleti tanımıyla birleştirdi. Sonra başladı nelere ihtiyacımız varsa onları aramaya;

Milliyetçilik, tutuculuk, tutuculuk da milliyetçilik değildir, anlayışıyla hareket etti. Elini daima geleceğe uzattı. Din ve ırk ayrımcılığına karşı çıktı. Bunun yerine eşitlik ve özgürlüğü, ortak değerleri savunan bir Milliyetçilik önerdi.

Millet egemenliğine dayalı demokratik, lâik ve sosyal hukuk devleti uygulamasının savunulması için Cumhuriyetçilik dersi verdi.

Gürbüz Bey ve Nermin Hanımın anlattıkları örnekleri hatırlıyor musun? Düşünce ve inanç özgürlüğünü güvenceye almak gerekiyordu. Hukuk kurallarıyla yönetimi ve uygar yaşamı ilke edinmek kaçınılmazdı. Her alanda bilimin aydınlığını, aklın öncülüğünü ve insanın yüceliğini gözetmeliydik. İşte bunlar için ortaya Lâiklik formülünü koydu.

Toplumun bütün kesimlerinin dil, din, ırk ve cinsiyet farkı gözetilmeden yasalar önünde eşit sayılması ve toplumun sosyal bir dayanışma içinde bulunmasına da Halkçılık denmesini istedi.
Sizler, yani yeni Türkiye’nin genç evlatları, yorulsanız dahi beni takip edeceksiniz. ATATÜRK

Millet yararını gerektirmesi şartıyla devletin ekonomide görev almasına izin verip, özel girişimleri de her zaman destekledi. Bunun da adına Devletçilik dedi.

Yararlı düşünceleri, kurumları, gelenekleri koruyarak, bozulmuş olanları atmak ve sonra da bunları halka anlatıp benimsetmek gerekiyordu. O da öyle yaptı. İşte İnkılapçılık böyle doğdu.

Bu ilkeler ayrı düşünülemez. Çünkü hepsi birbirini tamamlıyor. Hepsi insanımızın mutluluğu için. Hepsinin içinde barış, dostluk, başarı var. Hepsi de ne istediğini bilen bir liderin bize hediyesi. Okumadın mı çay salonunun duvarındaki çerçevelenmiş yazıyı? Aynen hatırlıyorum, şöyle diyordu;

“Bilmeyen ve bilmediğini bilen, çocuktur!
Ona öğretin…

Bilen ve bildiğini bilmeyen, uykudadır!
Onu uyandırın…

Bilmeyen ve bilmediğini bilmeyen, aptaldır!
Ondan sakının…

Bilen ve bildiğini bilen, liderdir!
Onu izleyin…”

BİR GARİP DÜNYA

Başımı yine şoför koltuğunun sırtına dayadım. Dalmışım…

Anlattıklarımı büyük bir sabırla dinleyen Mustafa’nın gözbebeklerinde Atatürk’ü gördüm. Özgürlüğümüzü, insanlığı, adaleti, namusu, onuru gördüm. Şairin:

“Kahramanlık;
Ne yalnız bir yükseliş demektir,
Ne de yıldızlar gibi
Parlayıp sönmemektir.
Ölmezliği düşünmek
Boşuna bir emektir.
Kahramanlık; saldırıp,
Bir daha dönmemektir…”
mısralarındaki güç ve içtenlik geldi aklıma. Kendimi bu delikanlıya borçlu hissettim:
–Sen kışlana ne zaman katılacaksın Mustafa?

–Yarın Metin Ağabey. Ben ne olur ne olmaz diye, bugünden gidiyorum.

–Peki bu gece bize misafir olur musun?

–Sağol Metin Ağabey. Niye rahatsızlık vereyim size?

–O nasıl söz! Ne rahatsızlığı! Eğer kabul edersen, sevinirim. Seni ailemle de tanıştırmak istiyorum.

Biraz nazlanmıştı; ama iknâ etmiştim delikanlıyı. Onu, ikinci bir oğlum gibi görüyordum. Mahcup tavırları benim konuşkan oğlumdan farklı da olsa birbirlerine benziyorlardı. O da kimseye yük olmayı sevmez ve elinden geldiğince yardım ederdi insanlara. Bu genç askere ailemden bahsetmek istedim:

–Bir oğlum, bir kızım var Mustafa. Burhan ve Nurhan. Burhan’ın bazı huyları sana benziyor. O da çok meraklıdır, dinlemeyi, öğrenmeyi sever. Senin gibi hareketli, çalışkandır. İnsanlara yardım etmek ister. Bunun için arkadaşlarıyla bir arama kurtarma ekibi kurdular. Nerede kendilerine ihtiyaç duyulsa gece gündüz demeden koşturuyorlar. Bir defasında dillerini bile bilmedikleri insanlara yardım için yurt dışına da çıktılar. Deprem olmuş, insanlar göçük altında kalmış. Günlerce uyumadan aramışlar onları. Çok çalışmış, çok yorulmuşlar. Kızılay’a da gönüllü üye olmuşlar.

–Kızılay mı?

–Evet Kızılay. O bir yardım kuruluşudur. Savaşta ve barışta halkın kara gün dostudur. Kuruluş amacı yaraları sarmaktır. Yurt içinde veya yurt dışında yangın, sel, deprem felaketlerine uğrayanların sıcak çorbası, soğuktan koruyan çadırı, battaniyesidir. Kimsesizlerin umudu, fakirlerin ekmeği, hastaların ilacı, evsizlerin evi, başına bir kaza gelenin ya da savaşta yaralanan askerin, damarındaki kandır.

Yapılan bağışlarla ayakta kalır. Belki bir kurban derisi, belki de alınan bir Kızılay pulu fakire fukaraya yeniden hayat verir. Acılar yok edilemez belki ama hafifletilebilir.

Gürbüz Bey başını onaylarcasına salladı.

–Çok kan verdim Kızılay’a. Onlar da bir kart çıkarttılar. Ola ki bir gün benim ya da ailemden birinin ihtiyacı olursa kana, kolaylık sağlayacaklarmış. Kim bilebilir ki yarın ne olacak? Ne oldum dememeli ne olacağım demeli! Hayat kurtarmak her şekliyle sevaptır. Bu dünyadan göçüp gittikten sonra toprak olacak bedenimizin ihtiyaç sahibi hastalara şifa olması da başka bir sevaptır. Hasta yataklarında kendilerine uygun bir organı dört gözle bekleyen insanlara umut olabilmekte ne kötülük var, ne günah var?

Kefenin cebi yok derler ya! Öteki dünyaya mal para götüremediğimiz gibi, bedenimizin hiçbir parçasını da götüremiyoruz. Bari başkalarına yarasın. Bari başkalarında hayat bulsun. Bağışladığımız bir böbrekle sağlığına kavuşacak hastanın hayır duaları, yarın bir gün ahirette rahmet olur yağar üzerimize. O da bize yeter. Çünkü sadece ruhlar yolculuk yapıyor, bedenler değil. Hadi onu da bir tarafa bırakalım, sonuçta bu zaten bir insanlık görevi değil mi?

Nermin Öğretmen güleç yüzüyle döndü bize. Beyaz dişlerini gördük.

–İnsan sadece kendisi için yaşayamaz. Bu gökyüzünü birlikte soluyoruz. Hepimizin hayatı aynı derecede önemli. “1913 yılında bir Alman doktorun Afrika ormanlarında siyahları tedavi ettiği görülmüş. Hastanesi kümesten bozma, küçük bir odaymış. Doktorun karısı hastalara ilaçlar verip uyutuyor, sonra ameliyat başlıyormuş. Dışarıdaki insanlar beyaz adamın verdiği umutla bekleşiyorlarmış. Bu adam, acıyla inleyen zavallı insanların alınlarına dokunup şöyle diyormuş;

–Sakin ol, korkma! Seni iyileştireceğim. Kalktığında acın geçmiş olacak.

Ameliyat sonralarında hastalar dikkat etmiyor, mikrop kapıyor, doktorun işi zorlaşıyormuş. Buna rağmen ünü bütün ormana yayılmış. Çok uzaklardan gelen insanlar, açlıktan ve yorgunluktan bitkin bir durumda oluyor, ameliyattan önce günlerce beslenmeleri gerekiyormuş. Gündüzleri hastaların tedavisiyle uğraşan doktor, geceleri de kitaplar yazıyormuş.

Elli yılını bu ormanda geçiren doktora, yetmiş sekiz yaşında Nobel Barış Ödülü verilmiş. Ödül parasıyla Afrika’da bir hastane yaptıran bu adam, yaşam felsefesini de şu bir kaç kelimeye sığdırmış;

“Daha basit, daha doğru, daha saf, daha barışçı, daha uysal, daha sevecen ve daha anlayışlı olmalıyız.”

Doksan yaşına geldiğinde, Afrika’daki hastanesinde gözlerini kapayan doktorun ölümünden haftalar sonra bile, siyah kadın, erkek ve çocuklar saygı duaları için mezarını ziyaret etmişler. El ele verip, sevgi şarkıları söylemişler.”

Mustafa can kulağıyla dinliyordu. Anlatılan ormanları, hastaları, doktoru gözlerinde canlandırmaya çalışan bir hâli vardı. Yine dudağını kemirdi:

–Çok sabırlı adammış. Ormanda gazete yok, televizyon yok, futbol yok, dünyada olup bitenden habersiz! Doğrusu şaşırdım adama.

Anlatılan hikâyeyi kendine özgü tavrıyla yorumlamıştı. Bu temiz ve güzel delikanlıda yapmacıklıktan eser yoktu. İçi de dışı da birdi. Ne düşünüyorsa, onu konuşuyordu. Nermin Hanım devam etti:

–Bunlar, insanlığın ortak dersi. Bizden önce yaşayan insanların bize mirasları. Bu ortak miraslar ülkelerin değil, insanlığın malıdır. Bir Kızılderili şefi 1845’te kendilerinden toprak isteyen ABD başkanına gönderdiği mesajda şöyle demiş;

“Beyaz adam, anası olan toprağa ve kardeşi olan gökyüzüne, alınıp satılacak, işlenecek, yağmalanacak gözüyle bakar. Onun bu ihtirasıdır ki; toprakları çölleştirecek ve her şeyi yiyip bitirecektir. Şu gerçeği iyi biliyorum; bu dünyadaki her şey bir ailenin bireylerini birbirine bağlayan kan gibi ortaktır. Bu nedenle de dünyanın başına gelen her felaket, eninde sonunda insanoğlunun da başına gelecektir. Beyaz adamları anlayamıyorum. Tıpkı buffaloların öldürülüşünü, ormanların yakılışını, toprağın kirletilişini anlayamadığım gibi!”

Ben, Nermin Hanımın anlattıklarından payıma düşeni almıştım. Mustafa da dersini çıkarmış gibi görünüyordu.“Ah garip ah!” diye iç geçirdi. Meraklandım:

–Hangisi garip Mustafa? Doktor mu, mektubu yazan Şef mi?

–Yok Metin Ağabey, köpeğimin adıydı garip. Öyle sessiz, öyle sakindi ki, kıskandılar, zehirleyip öldürdüler hayvanı.

Kızılderililerin öldürülen buffalolarıyla kendi köpeği arasında bir bağ kurmuştu. Haksız da sayılmazdı. Garip bir dünyadaydık. Başka insanlara bile katlanamayan bu anlayışların; ağaçların, hayvanların yaşamına saygı göstermesi beklenemezdi.

Başımı yine şoför koltuğunun sırtına dayadım. Dalmışım. Görevli delikanlının, yolculuğun bitmek üzere olduğunu hatırlatan sesiyle kendime geldim. Hava kararmaya başlamıştı. Ankara’nın ışıkları titriyor, göz kırpıyordu. Ülkemde bayrağımızın dalgalandığı her karışı sevdiğim gibi bu şehri de seviyordum. Kurtuluş mücadelemizin karargâhıydı. Burada evlenmiştim. Çocuklarım da burada doğmuştu. Anıtkabir, bütün ihtişamıyla manzaranın ortasında belirdi.

“Beni görmek demek, mutlaka yüzümü görmek demek değildir. Benim fikirlerimi, duygularımı anlıyorsanız ve hissediyorsanız bu yeterlidir.” diyen büyük adam burada yatıyordu.

Anıtkabir’in gökyüzünü mızrak mızrak delen kuleleri, üzerlerindeki kitabeleri yıldızlara ezberletiyorlardı. Bu kulelerin adları bile sanki var olma amacımızın kısa birer özeti idi;

İstiklal, Hürriyet, Mehmetçik, Zafer, Müdafaa-i Hukuk, Cumhuriyet, Misak-ı Milli, İnkılap, Nisan ve Barış kuleleri. Onların üzerlerindeki yazıları ilk okuduğumda boğazıma bir şeyler düğümlendiğini hissetmiştim. Hele bir kitabenin karşısında bir süre hiç kıpırdayamadan yutkunup kaldığımı hatırlarım;

“Esas olan, Türk Ulusu’nun saygın ve onurlu bir ulus olarak yaşamasıdır. Bu esas, ancak tam bağımsızlığa sahip olmakla sağlanabilir. Ne zengin ve ne bolluk içinde olursa olsun, bağımsızlıktan yoksun bir ulus, uygar insanlık karşısında uşak olma durumundan yüksek bir işleme hak kazanamaz!”

Yolun iki yanından yükselen modern binaları, üniversiteleri, el ele dolaşan, koşuşturan insanları görünce içimden haykırmak geçti; “Seni anlıyorum Atam. Seni anlayamayanlara inat, şimdi çok, çok daha iyi anlıyorum…”

HEP MUTLU OL

Yaşlı adam da o büyük elleriyle
Mustafa’nın sırtını sıvazladı…

Terminale girdik. Otobüsümüz büyük arı kovanında kendi peteğini buldu. Yine davul zurna sesleri karşıladı bizi. Bu yörenin çocukları da, ülkemizde bayrağımızın dalgalandığı kim bilir nerelere yolcu ediliyorlardı. Döndüm yanımdaki delikanlıya; “Bak oğlum!” dedim. “Öteki Mustafalar da senin memleketine gidiyorlar.” Beni duymadı bile. Büyülenmiş gibi sesleri dinliyor, halay çekenleri seyrediyordu. Kaptan şoförümüz bizi sağ salim ulaştırmanın gururuyla kapının önünde heybetle durdu. Yolcular kendisine teşekkür ederek tek tek indiler. O da “Seyahatlerinizde bizim firmamızı seçerseniz memnun oluruz.” dedi. Muavin Fatih, numaralarımızı kontrol ederek çanta ve bavullarımızı verdi. Ayrılık vakti gelmişti.

Gençler sessiz sedasız aldılar eşyalarını. Otobüsteki yaramazlıklarından eser kalmamıştı. Bu durgunluğu onlara yakıştıramamıştım. Kendi kendime söylendim: “Çocuklar neşe saçıyorlar, kızıyorsun, sakinleşiyorlar yine kızıyorsun! Ne yapsalar beğenmiyorsun Metin!”

Karadenizli ile arkadaşı görülmeye değerdi. Birbirlerine adresler, numaralar veriyor, el sıkışıyorlardı. İkisinin de yüzü gülüyordu. Sarıldıklarını bile gördüm.

Gürbüz Bey ve Nermin Hanımın ellerini sıktım. Bu yolculuğun, benim hatıralarımda ayrı bir yeri olacağını söyledim. Aynı içten cümlelerle karşılık verdiler. Mustafa bu akşam benim misafirim olacak, onu götürüyorum dedim. Bu arada delikanlı, aldığı telefon numaralarını özenle cüzdanına yerleştiriyor, bir öğretmene, bir yaşlı adama bakıyordu. Onlar da kısa sürede çok sevdikleri bu genç askeri, duygu dolu gözlerle süzüyorlardı. Mustafa önce Nermin Hanım’ın elini öptü. Sıcacık, içten, yürekten bir öpüş. Öğretmen hanım da onun kırmızı yanaklarına kondurdu dudaklarını. Gözlüğü biraz kaydı. Sarı saçı yine önüne düştü. Çantasından Mustafa’nın verdiği papatyaları çıkardı. Bir anne şefkatiyle konuştu:

–Bu çiçekleri kurutup saklayacağım. Sana karşı yüreğimde oluşan sevgi ise hiçbir zaman kurumayacak. Sen hep gül, hep mutlu ol delikanlı.

Mustafa başını öne arkaya salladı. Cevap veremedi. Sonra Gürbüz Beyin ellerini öptü. Yaşlı adam da o büyük elleriyle Mustafa’nın sırtını sıvazladı:

–Sana dua edeceğim oğlum. Gerçi seferberlik yaşımı nerdeyse ikiye katladım; ama çağırırlarsa, bakarsın omuz omuza askerlik yaparız seninle. Allah sevdiklerine kavuştursun.

Tabiata egemen olmasını bilemeyen yaratıklar, varlıklarını koruyamamışlardır. ATATÜRK

Mustafa yine cevap veremedi. Vermek istiyordu da veremiyordu işte! Gülümsedi. Isırdığı dudaklarının arasından belli belirsiz bir “Amin!” çıktı. Yanımızdan ayrıldılar. Kendilerini evlerine götürecek servis aracına doğru gittiler. Delikanlı arkalarından baktı. “Beni ziyarete geleceklermiş, söz verdiler.” dedi.

Ben de oğlumla anlaşmıştım. Karşılamaya gelecekti. Şimdi burada olmalıydı. Cep telefonumu çıkardım. Tam numaralara dokunurken bir el kapattı gözlerimi. Ondan başkası olamazdı. “Bırak muzipliği haylaz!” dedim. Elimi öptü. Sarıldık. Mustafa’yla tanıştırdım. El sıkıştılar. “Bu akşam misafirimiz olacak.” dedim. “Memnun oldum; ama acele edelim baba, arabayı kötü yere park ettim!” dedi. Hızlı adımlarla ilerledik. Emektar arabamın başında bir trafik polisi vardı. Ceza kesmek üzereydi. Yetiştik. “Bir dahaki sefere affetmem, plakanızı aldım.” dedi. Önce içimden kızdım. Sanki ne olacaksa, birkaç dakikadan ne çıkacaksa dedim. Sonradan hak verdim memura. Bizim gibi bir çok insan, birkaç dakikadan ne çıkar ki düşüncesiyle arabasını gelişigüzel sağa sola bıraksa felç olurdu trafik. Görevini yapıyordu yani. Teşekkür edip, yola koyulduk.

Eve telefon ettim. Kızım çıktı. Sesini duymak her zaman ki gibi güzeldi. Burhan’la buluştuğumuzu, yanımızda bir misafir olduğunu ve eve doğru geldiğimizi, haber verdim. Bir şeye ihtiyaç olup olmadığını sordum. Sadece ekmek istediler.

Aslında bir amacım da eve habersiz misafir getirmiş olmamak içindi. Malum ev hali! Hanımlar titizdir, misafire hazırlıksız yakalanmak istemezler. Ortalığa biraz çeki düzen vermek için zamana ihtiyaçları vardır.

Mahallemize girince rahmetli Ali Amcanın mütevazı bakkal dükkânının yerine kurulan süper marketten aldık ekmeği. Delikanlıya “Bir isteğin var mı?” diye sordum, “Sağolun, yok!” dedi.

Eve girişimiz, Mustafa’yı tanıştırmam, güzel bir yemek ve yorgunluk kahvelerini yudumlayışımız, iki saati buldu. Koltukların üzerinde yine kaykılarak oturmuş, ordan burdan konuşuyor, ara sıra da televizyon izliyorduk.

Televizyon, her yaştaki insanın bilgi dağarcığının gelişmesine türlü faydalar sağlıyordu. Dünyaya açılan penceremizdi. Etrafımızda her olup biteni en kısa zamanda ulaştırıyordu bize. Çünkü en kıyı köşedeki kasabaya, köye bile rahatça girebiliyordu.

Ne yazık ki işin bir de başka yönü vardı! Bu sihirli kutunun her gün saatlerce tutsağı olup, seyredeceği kanal ve programa dikkat etmeyenler; okumayı, sohbet etmeyi, ziyareti ve komşuluğu unutuyorlardı.

Gazetede okumuştum. Bir köşe yazarı vaktini boşa geçirenlerin haline acıyor ve onlara şöyle sesleniyordu; “Çoğu insan, günde dört saatten fazlasını televizyon karşısında geçiriyor. Oysa her insanın severek yapabileceği başka bir iş vardır. Yeter ki amaç iyi tespit edilsin. Hangi konunun üzerine uzun zaman ve kendini adayarak gidersen, o konunun uzmanı olursun. İlgilendiğin konuya her gün iki saat ayırdığını düşün. Bu, haftada on dört, yılda yedi yüz yirmi sekiz, on yılda iki bin iki yüz seksen saat eder. Günde dört saat ayırırsan, on yılın sonunda on dört bin beş yüz altmış saat yapar. Bir düşün, bu kadar yatırımla neler neler yapılabilir!”

Kızım Nurhan’ın elinde resimler vardı. Biraz sonra ona oğlum da katıldı. Mustafa’nın otobüste bize göstermeye kıyamadığı fotoğraflardı bunlar. Nasıl olmuşsa, benimkiler onu ikna etmişti. Birbirlerine akran olduklarından anlaşmaları daha kolay olmuştu belki de! Biraz önce kütüphanemdeki kitapların çokluğuna şaşırarak bakan Mustafa, şimdi onlara birer birer resimleri gösteriyor ve bir şeyler anlatıyordu.

Biz de hanımla kanalları dolaşıyorduk. Gerçi bunun adına artık zaplama diyorlardı ama biz hanımla böyle kelimeleri içimize sindiremiyorduk! Bir yarışma programı yakaladık. Tok sesli sunucu, şık giyimli üniversite öğrencisi kızımıza sordu; “Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi’nin ilk cümlesini söyleyiniz?” Kız düşündü, düşündü! Cevap yok! Sunucu hatırlatmalar yapıyor, ipuçları veriyordu. Biz de yerimizde duramıyor, “Haydi söyle kızım, hadi söyle!” diye yalvarıyorduk. Olmadı, cevap veremedi. Ekranın karşısında yıkıldım sanki. Hanımla birbirimize bakakaldık. Eşim gençlere döndü; “Çocuklar, Gençliğe Hitabenin ilk cümlesini hatırlıyor musunuz?” dedi. Soruya pek anlam veremediler; ama resimleri bırakıp üçü de neredeyse aynı anda cevapladı onu; “Ey Türk Gençliği! Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyetini ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir…”

Televizyondaki yarışmacı bu defa da Anıtkabir’le ilgili bir soruda takılmıştı. Konuyla ilgili görüntüler vardı ekranda. Nihayet doğru cevabı buldu. O anda bir istek belirdi içimde. Ankara’ya yaklaştığımızda kendini çok uzaklardan belli eden Anıtkabir’e imrenerek bakmıştı Mustafa. Gündüz güzel; gece de bir başka güzeldi. Evimiz de yakın semtteydi. “Hadi bakalım, kalkın. Size dondurma ısmarlayayım. Mustafa’ya da Anıtkabir’i gösteririz.” dedim. Oğlum, imalı gülüşlerine bir yenisini ekledi ve bana döndü:

–Senin canın dondurma istiyor galiba baba. Anıtkabir bu saatte ziyarete kapalı, bilmiyor musun?

Doğru söylüyordu. Ama söz ağzımdan çıkmıştı bir defa. Babalık otoritem ağır bastı:

–Ben bilmiyor muyum kapalı olduğunu Burhan? İçine girmeyeceğiz ki! Şu güzel havada yürürüz biraz. Dolaşır, hava alırız. Haydi tembel olmayın.

Her ne sebeple olursa olsun, gezmeye meraklı kızım ve eşim hemen kalkıp hazırlandılar. Mustafa zaten istiyordu. Burhan da odasına gidip, gömleğini, pantolonunu değiştirdi. Tam çıkmak üzereyken askerimize döndüm:

–Haydi bir telefon et memleketine. İyi olduğunu duysunlar, merak etmesinler seni.

Bunu söylerken evin telefonunu ona uzatmıştım bile. Hayır demesinin çözüm olmayacağını anlamıştı. Aldı ve çevirdi numaraları. Biz kapının önünde ayakkabılarımızı giyerken, o konuştu. Telgraf gibi kısacık birkaç cümle duyduk:

–Anacım, ben Mustafa… Ankara’dayım… İyiyim… Senin de babamın da ellerinizden öperim… Zeynep’e selam söyleyin… Beni merak etmesin…

NE YAPSAN NAFİLE

Bazen bir gün birkaç ay gibi geliyor. Bazen de aylar bir güne sığıyor…

Çıktık. Yakındı yol. Arabayı park ettik. Hanım ve ben önde, gençler arkada güzel havada yürüdük. Çok da iyi geldi. Geçenlerde koşmaya kalkmış, ayağımı burkmuştum. Doktorum nasihat etmiş, “Metin Bey, siz artık delikanlı değilsiniz. Sağlıklı bir yaşam için spor elbette çok önemli; ama siz yürüyün yeter!” demişti. Güzel bir pastanede oturduk. Cam kenarını ben kaptım. Anıtkabir’in tam karşısıydı. Işıkları nerdeyse masanın üzerine vuruyordu. Küçük, sevimli bir yerdi. Kim ne istediyse getirdi garson. Mustafa, nöbet kulübelerindeki askerleri işaret ederek sordu:

–Metin Ağabey, hiç yorulmuyorlar mı bunlar? Öyle dimdik duruyorlar.

–Daha bunda ne var Mustafa. Bu sıradan bir faaliyettir. Sen şimdi acemiliğini yapacaksın. Kim bilir nerede geçecek usta birliğin. Burhan dağlardaydı aylar boyunca. Botunu ayağından çıkarmadığı günler çok olmuş. Anlatsana oğlum, niye beni konuşturuyorsun?

–Ne konuşayım ki?

Burhan dondurmasını kaşıklamaya devam ederken, askerlik yaptığı yerlere şöyle bir gidip geldi. Uzanıp sırtını sıvazladım:

–Anlat işte oğlum.

–Anlatmakla biter mi baba? On beş ay işte! Hiç bitmez diyorsun başladığında. Sonra bir bakıyorsun ki su gibi geçmiş. Hayatın gerçeklerini acısıyla, tatlısıyla yaşıyorsun. Bazen bir gün, birkaç ay gibi geliyor. Bazen de aylar bir güne sığıyor.

Elindeki kaşığı bıraktı. Mustafa’nın omzuna dokundu;

–Mustafa, bak kardeşim! Güllük gülistanlık bekleme sakın. Yatmaya değil, askerlik yapmaya gidiyorsun. Alıştığın hayattan farklı bir ortam içinde bulacaksın kendini. Emir altına gireceksin. Öyle aklına her eseni yapamayacaksın. Bugün kıymetini bilmediğin pek çok şey, gözünde, burnunda tütecek. Ne kadar özenseler de analarımızın çorbasına benzemiyor içtiğimiz çorba. Bitmeyen eğitimler, koşturmalar, zor geliyor insana. Sen de yorulacaksın elbette. “Barışta ter dökmeyen, savaşta kan döker!” diye boşuna söylememişler. Zorlanacaksın ama sınırlarını geliştirmeyi de öğreneceksin. Sonra hava hep böyle sıcak olmaz. Yağmur yağar, kar bastırır, soğuktan tüfeğine yapışır ellerin. Ayakların donar, yürüyemezsin. Hele bazı geceler hiç bitmek bilmez. Uzar da uzar.

Mustafa’nın tavrı ve cevabı, bütün bunlara zaten hazırlıklıymış gibiydi:

–Sivilde de hayat çok farklı değil ki Burhan Ağabey. Ekmek aslanın ağzında! Öyle yan gelip yatarsan aç kalır, hiç doyuramazsın karnını. Odun kömür alamaz, donarsın soğuklarda. Akşam olunca çoluk çocuk ellerini dolu görmek ister.

Burhan, duymuyormuş gibi devam etti:

-Ordunun temel görevi, yurt savunması ama barış ortamında da milletinin emrinde ve yanındadır. Sosyal, kültürel, eğitsel, ekonomik her nasılsa işte vatandaşının arasında, çözümlerin tam ortasındadır.

Görev her yerden gelir; deprem olur asker koşar. Sel gelir asker koşar. Orman yanar asker koşar. Kolay değil vatanı, milleti korumak. Sana askerde unutamadığım bir anımı anlatayım .

17 Ağustos günü sabahı ülkeyi yasa boğan bir haberle uyandık. TSK vakit geçirmeden birlikler arasında görev bölümü yapmış. Komutanımız bizi öğlen toplayarak yeni görev yerimizin Gölcük ilçesi olduğunu, görevimizin enkazdan canlı insanları kurtarmak, deprem anında kendini dışarı atan insanlara, öncelikle iskan edecekleri yerleri düzenlemek ve iaşeyi sağlamak, en önemlisi de buradaki insanların moral motivasyonlarını düzeltmek olduğunu belirtti. Hazırlıklarımızı tamamlayarak Gölcük’e doğru yola koyulduk.

Gölcük’e girdiğimizde her yerin yıkılmış olduğunu gördük. Şehirde sağa sola panik halinde koşan insanlar, inleme sesleri, ağlamalar yükseliyordu. Bütün bu görüntüler moralimizi olumsuz etkilemişti. Askerdik ama duygularımıza zor hakim oluyorduk. Hepimizin tek bir isteği vardı o da enkaz altındaki canlı insanları çıkarmaktı. Her takıma ayrı bölgeler verildi. Bizim takım da diğer takımlar gibi büyük özveri ve disiplin içerisinde yılmadan çalışıyorduk. ilk gün canlı kalan insanlara ulaşmaya çalıştık. Önce canlı sonra cansız bedenlere ulaştık 4 ncü gün sonunda canlı insana ulaşma ümidimiz azalmıştı.

4 ncü gün çalışmaya erken başladık saat 10 gibi mola verdik. Susamıştık, yorulmuştuk. Artık canlı ümidimiz kalmamıştı. Takımdaki herkes durumu sessiz değerlendirirken birden Akın Çavuş ayağa fırlayarak “susun” diye bağırdı. Hepimiz Akın Çavuş’un yanına koştuk. Dikkatlice kulak verdik enkazın altından cılız bir ses geliyordu. Ardından komutanımız Yüzbaşı Hakan geldi. Aşağıdan gelen sesi o da duydu. Durumu değerlendirdi. Orda bulunan takım içinde en zayıf, en çevik olan bana enkaza girmemi ama dikkatli olmamı emretti.

Enkazın yüzeyinden bulduğum bir boşluktan aşağıya doğru inmeye başladım. Adeta tünelde ilerliyordum. Etrafta keskin kokular vardı ve nefes almakta zorlanıyordum. İçeri doğru;

-“Kimse var mı?” diye seslendim.

-“Buradayım” diye ağlamaklı bir ses duydum.

Duyduğum bu ses bana çok büyük cesaret vermişti. Sanki ses beni içeriye doğru çekiyordu. Elimde el feneri ile sürünerek sese doğru ilerliyordum ama bir türlü göremiyordum. Bir kere daha seslendim. Ve hemen araksından “buradayım amca”diyen küçük kızın sesini duydum. El fenerini sesin geldiği yöne çevirdim. Ve küçük kızı görmüştüm. Sürünerek yanına yaklaştım ve sonunda elini tutmayı başardım. Elleri titriyordu ve çok korkmuştu. 4 gündür ağzına bir şey koymamıştı. Bacağının üstünde çek yat bulunduğu için öylece oturmuş kurtulmayı bekliyordu. Çek yatı ayağının üzerinden kaldırıp onu kucağıma aldıktan sonra dikkatlice çıkışa yöneldim. Çıkışa yakın bütün takımın ve yüzbaşımın meraklı bakışlarını gördüm. Arkadaşlarımın yardımı ile enkazdan küçük kız ile birlikte çıkmayı başardık. Yüzbaşım küçük kızı kucaklayarak, ben içerde iken gelen ambulansa teslim etti. Dışarıda bekleyen halk, askerlere sarılıyor, “Helal olsun sizlere” diye haykırıyorlardı. Küçük kızın teyzesi bana sarıldı ve ağlamaya başladı. O zaman bende tutamadım ve ağladım.

Halkın bize yakınlığı ve güveni başta Yüzbaşımız olmak üzere hepimizi duygulandırdı. Türk Askeri olmaktan bir kere daha gurur duydum.

Mustafa’nın gözleri dolmuş ve dalmıştı. Burhan konuyu değiştirmek maksadıyla devam etti.

Bak Mustafa daha neler yapar Türk Ordusu dikkatli dinle!

İlçeleri, kasabaları, köyleri dolaşıyorlar. Okumak isteyen fakat imkanları sınırlı olan gençlerimize ulaşıyorlar. Onlara, karınca kararınca destek oluyorlar. Şimdilik sayı sınırlı elbette ama amaç çorbada tuz bulunsun. Okul formalarını, kırtasiye ihtiyaçlarını alıyor, onlara gönüllü rehber oluyorlar. Kendi bölgelerini ya da başka bölgeleri tanımaları için kültür gezileri düzenleyip ufuklarını açıyorlar. İhtiyaç sahibi vatandaşlarımıza sağlık hizmeti götürüyor, gıda ve yakacak yardımı yapıyorlar.

Engelliler için bir tekerlekli sandalyenin, bir işitme cihazının, bir koltuk değneğinin dünyaya bedel olduğunu biliyorlar. Asıl engelin yürekte olduğunun bilinciyle, temsili de olsa, onlara kısa süreli askerlik yaptırarak gönüllerini alıyorlar.

Köy sohbet toplantılarında, dünyanın gidişatı hakkında bilgi vermeyi unutmazlar. Toprağın işlenişine kadar, gübrelenmesine, hayvanların bakımına, sağlık kontrollerine kadar hemen her konuda yardımcı olurlar. Köylerin, içme suyu, yol, spor tesisi ihtiyaçlarını çözmeye çalışırlar. Okullara bakım yapar, okuma yazma kursları açar, kitap, harita, tahta, tebeşir, bilgisayar getirirler. Resmi nikahtan mahrum çiftlere bu fırsatı tanırlar. Sünnet düğünleriyle çocukları mutlu eder, bebeklere aşı, hastalara ilaç olurlar.

Mesleği öğretmenlik olan asker arkadaşlarımız, Mehmetçik dershanelerinde kısıtlı imkanları olan genç kızlara, delikanlılara, liselere, üniversitelere hazırlık kursları verirler.

Mustafa yine atıldı:

–Bizim komşunun oğlu Hüseyin’in, askerden döndükten sonra ziyaretine gittim. Teröristlerle çarpışırken vurulmuş, hafif aksıyordu; ama hiç aldırmadığını gördüm. Tedavi edip moral verdikleri bir merkez varmış. Orada çok iyi bakmışlar ona. Bütün personel arkadaş gibiymiş. Fotoğraflarını da gösterdi. Bu merkezde dans ederken çekilen ve gazetede çıkan bir resmini de çok beğeniyordu. Onu büyütüp, madalyasıyla beraber duvarına asmıştı. Bir yanında sarı saçlarıyla güzel bir hemşire kız, diğer yanında bir koltuk değneği. Üzerine de şöyle yazmıştı; “Ayağım değil, canım feda vatanıma!”

–Helal olsun bu arkadaşıma. Ordumuz da bu uğurda elini, kolunu, bacağını dağlarda, bayırlarda bırakan gazilerimizi ya da canlarını hiçe sayan şehitlerimizin yakınlarını sahipsiz bırakmıyor. Çünkü biliyor ki asker vurulunca değil, unutulunca ölür. İşte bu yüzden, ülkesi ve milleti uğruna canlarını feda eden şehitlerimizin, şehitliğe götürülüşlerinden, mezar taşlarına kadar yapılacak her ne varsa o eli öpülesi şehidin şanına yakışır şekil ve ciddiyette yapılıyor, yaptırılıyor.

Geride kalanlar da unutulmuyor tabi. Mutlaka oğullarının yeri tutulmuyor ama acılı fakat mağrur anne babanın maddi manevi tüm ihtiyaçları karşılanmaya çalışılıyor. Onlara, vatana feda olsun dedikleri oğulları yerine oğul, eşlerine ağabey, çocuklarına da kol kanat olunuyor.
Gazilerimizin de şifa bulup en kısa zamanda sağlıklı yaşama dönebilmeleri için ne gerekiyorsa yapılıyor. Bakım ve tedavileri olabilecek en üst seviyede yerine getiriliyor. Bu devlet, askerine vefa borcunu ödeyemeyeceğini biliyor ama çaresiz bırakmamayı, ele güne muhtaç etmemeyi de biliyor.

Burhan’ın şefkat dolu yüreğinden geçenler, dudaklarında şekillenmeye devam etti. Annesi şimdi kesin aklından, “iyi ki doğurmuşum oğlumu” diye geçiriyordur diye gülümsedim. Devam etti anlatmaya;

–Çıkar üç beş yalancı; basit ve uydurma senaryolarla moralini bozmaya kalkar. Zamanında atışmıştır askerde birisiyle, bunu bütün camiaya mal eder. Küfür, dayak gibi insana yakışmayan ve asla onaylanamayacak tuzaklara düşen bir iki yanlış insanı örnek gösterip büyüttükçe büyütür. İşte böyle durumlarda aklımızı, tek vücut olmaya adanmış inancımız korur. Bu inanç döner dolaşır; ama hep içimizdedir. Hiç terk etmez bizi. Çünkü sağlamdır temeli, dayanıklıdır. Her yiğidin harcı değildir onu sarsmak.

Dalıp gitmişti oğlum. Belki de şimdi, askerde kendisine verilen takdir belgelerini düşünüyor, nedenlerini hatırlıyordu. Çerçeveletip odasına asmış, gözü gibi bakıyordu onlara. “Hepsinin de ayrı bir hatırası var!” derdi. İşte şimdi fırsatını bulmuş anlatıyordu bu hatıraları:

–Silah arkadaşlığı bambaşkadır. İçtiğiniz su bile ayrı gitmeyecek. Kendi öz kardeşinden ayırt edemezsin onları. Bir elin parmakları gibi işte. Aklından geçeni okursun. Ne istiyor, ne derdi var, hiç konuşmadan anlarsın.
Komutanlar askerlerini vatan savunması için yetiştirip hazırlarken, saçlarının bir teline bile zarar gelmesini engellemeyi görev bilirler. Aldıkları yıllar süren eğitimin asıl amacı da budur.

Bak bunla ilgili gerçek bir olayı arkadaşım Murat’ın ağzından anlatayım sana :

–İç güvenlik görevini icra ederken helikopterler birliği uygun bir yere bırakmışlar. İnilecek yer alçak ve düzmüş. Etrafta da oldukça terörist varmış. Bu yüzden birlik teröristlerin etkili atışı ile karşılaşmış. Kurşunlar Bölük Komutanı Yüzbaşı Uğur’un etrafına düşmeye başlamış. Tam bu sırada Uğur Yüzbaşı’nın yanındaymış Murat ve kendine bir mevzi bulmadan komutanının önüne çöküp ateş etmeye başlamış. Uğur Yüzbaşı bu durumdan huzursuz olmuş. Çok sevdiği Er Murat açık hedef olarak kendi önünde durmaktaymış, Uğur Yüzbaşı tereddüt etmeden yere yatmasını emretmiş, fakat Murat aldırmadan ateş gelen yere canı pahasına ateş etmeye devam etmiş.

Mustafa heyecanlanarak sordu :

–Sonra ne olmuş? Yoksa Murat şehit mi oldu?
Burhan sakin bir sesle “dur bak dinle” dedi.

–Uğur Yüzbaşı sert bir ses tonu ile emrini tekrarlamış: “Sen benim emrimi duymuyor musun, Murat ? Tam siper” diye emir vermiş.

–“Komutanım ben yatarsam siz vurulabilirsiniz” der ve ateş etmeye devam eder.

–Bölük Komutanı dayanamayarak Murat’ın ve kendisinin durumunu düzeltmek amacıyla ateş ederek açılır. Bütün birlik, erini korumaya çalışan bir komutan, komutanını korumaya çalışan kahraman erin, kurşunlar altında yapılan savaş dansını görür. Bu manzaradan sonra birliğin personeli aslanlar gibi mücadele ederek teröristleri etkisiz hale getirirler. Türk ordusunun şanlı tarihinde bu olayın benzerlerinin niceleri mevcuttur.

Mustafa nefesini tutmuş dinliyordu. Bir yandan da sanki hayal kuruyordu. Ben anlatmaya yine devam ettim.

Kolay değil insanı yönetmek. “Gerçek okul kıtadır!” Burada işler kitaplardaki gibi gitmez. İnsan hayatın gerçekleriyle karşılaşır. Tecrübeler birbirine eklenmese iki adım atılamaz yollarda.

Bu cümlesinde ister istemez yola doğru kaydı gözleri. Sonra tekrar döndü masamıza:

–Bizler gün sayıyor, bitiriyoruz; ama onların işi bu. Bir ömür harcıyorlar bu uğurda. Canlarını, bizimle birlikte namlunun tam ucuna koyuyorlar.

Sohbet içtenlikle devam ediyor, Burhan coştukça coşuyordu:

Dinlenmemek üzere yürümeye karar verenler, asla yorulmazlar. ATATÜRK

–Asker ocağında, askere gelinceye kadar yanlış ortamlarda bulunmuş bir iki arkadaş vardı aramızda. Aynı şekilde devam ediyorlar. Kafalarına birçok uydurma safsata doldurulmuş, kandırılmış, kin ve öfkeyle büyütülmüş, sevgi nedir unutmuşlar! Bunlara askerlik ne yapsın? Değil on beş ay, on beş yıl silah altına alsan bile değiştiremezsin bu şartlanmışları. Adam inandırmış kendisini bir defa yalanlara. Ne yapsan nafile! Bir çuval pirinç içinden bir avuç taş da çıkıyor işte!

Elini yumruk yapıp, yavaşça vurdu masaya:

–Askerliğini kâğıt üzerinde yapıyor. Yüreğini, bileğini koymuyor yani. Sokmuyor elini taşın altına. Askerlik bitince de bire bin katıyor. Altına imza atamadığı, adını bile yazamadığı zehirler akıtıyor dilinden. Onun bunun karalamalarına sermaye oluyor. Arkadaşlarını satıyor yani! Yine de farkında değil. Böyle mangalda kül bırakmayanlara, kanlarını bayrak yapan nice gazinin, nice şehidin hatırası adına “Yazıklar olsun sana be adam!” diyeceksin. “Sen ne utanmaz adamsın!” diyeceksin. Gerçi bunlar adam bile değil ya!

Mustafa kaşlarını indirip başını öne arkaya salladı. Yüzü asılmıştı. Yumruğunu sıkıp biraz yüksekçe bir sesle haykırdı:

– Ne adamı, değil tabii ki! Eğer bu, gelip geçici bir anlık öfke ise anlarım belki! Yok, iyiden iyiye düşmanlık ise, işte bunu asla affedemem.

Oğlum bu cümlelerden güç almışçasına devam etti anlattıklarına:

–Bahaneleri hep hazır! Ağızlarda sakız olan bir cümleyi kullanıyorlar; “Ruh sağlığım bozuk!” Bozmayacaksın kardeşim! Kolay kolay salmayacaksın kendini. Hüner bileğine, yüreğine sahip çıkabilmekte! Rahat ortamda herkes korur aklını. “Su uyur, düşman uyumaz!” demişler. Askersin sen, iki silah sesine yenik düşmeyeceksin. Bir müziğin notaları onlar. Ufak tefek lafa söze de aldırmayacaksın. Sivil hayatta yan gelip yatıyor muyuz sanki?

Mustafa başıyla onayladı onu. Burhan da aynı tavırla devam etti:

–Sabırlı ve geniş yürekli olacaksın biraz. Ekmeğini yediğin sofraya ihanet etmeyeceksin. Bu mu erkeklik? Yalanlar söylüyor. Malda mülkte gözü olmayan, paraya pula tenezzül etmeyen günahsızları suçluyor. Neden? Çünkü temeli bozuk! Çünkü niyeti bozuk! Çünkü kendi varlığından başka hiçbir değere inanmıyor. Renk, din, ırk ayrımı gözetmeden, milletimizin kötü kaderini değiştiren Mustafa Kemal’e de inanmıyor.

Burhan konuştukça coşuyordu. Haklıydı da! Atatürk konusunda suçun bir kısmı da bizdeydi. Resimlerini duvarlara, rozetlerini yakalara asmak, On Kasım’larda “Atam sen ölmedin!” deyip, araba kornalarına basmak yetmiyordu. Onu iyice anlamadan, tanımadan bir iki günlük yas tutmak ya da ateşli bir savunucusu görüntüsünde nutuklar atmak da çözüm değildi. Yaptıkları milletimiz için neyi ifade ediyor, ne var bunların özünde? İşte bu soruların cevaplarını bulmak, öğrenmek ve öğretmek gerekiyordu. Onun sınır tanımayan hoşgörüsünden başlayabilirdik belki. Düşman askerlerinin mezar taşlarına bile şöyle yazdırmıştı:

“Bu memleketin toprakları üzerinde kanlarını döken kahramanlar; burada dost bir vatanın toprağındasınız. Huzur ve sükûn içinde uyuyunuz. Sizler Mehmetçik’lerle yan yana, koyun koyunasınız. Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar; göz yaşlarınızı dindiriniz. Evlatlarınız bizim bağrımızdadır. Bu toprakta canlarını verdikten sonra artık bizim evlatlarımız olmuşlardır.”

Elbette sadece hoşgörüsü değildi hatırlayacaklarımız. Kurtuluş parolamızı da o vermiş, “Ya istiklâl, ya ölüm!” demişti. Varolma mücadelemizde bize rehber olan bu söz, sonradan kaynağını hayatın gerçeklerinden alan yeniliklere de açacaktı kapılarımızı. Bu yenilikler hemen her alanda kendini gösterdi; “Cumhuriyet ilan edildi, saltanat kaldırıldı, çağdaş eğitim benimsendi, kadınlarımız eşitlik kazandı, anayasamız düzenlendi, ufkumuz açıldı.”

Bir imparatorluğun kalıntılarından bağımsız bir devlet böyle doğdu, böyle filizlendi. Bu filiz, akıl ve bilim güneşiyle yaprak verdi. Milletin alın terleriyle sulandı, büyüdü. Mehmetçiğin sabrıyla çiçek açtı. Bu sabır, Türkiye Cumhuriyeti’ni yarattı. Bu sabrın örnekleriyle doluydu tarihimiz. Gözlerimin önünden yüzlercesi geldi geçti. Oğlum Burhan’ın lise yıllarında oynadığı bir piyesi hatırladım. Yaşanmış bir olaydı. Ne güzel canlandırmıştı yaralı askeri;

“Sakarya Meydan Savaşı’nın bittiği gün komutan İsmail Hakkı Bey, bir keşif kolu çıkarır, şehitlerin gömülmesini, yaralıların toplanmasını ister. Sonradan kendisi de savaş alanında dolaşmaya başlar. Bir su birikintisinin yanında bitkin, yaralı bir Mehmetçiği boylu boyunca yatarken görür. Hemen sorar:

–Ne zaman yaralandın oğlum?

–Üç gün oldu komutanım.

–Ne yaptın bunca zaman? Ne yedin, ne içtin?
–Açlık dayanılmaz olunca bir avuç su içiyorum.

–Ne istersin, ne yapayım senin için?

–Bir şey istemem komutanım. Yalnız kıtama haber verin, firari olmayayım. Beni kaçtı sanmasınlar, anam babam utanmasın!”

Bu yaralı askerin komutanı olsaydım, ona şöyle cevap verirdim;

“Dünya tarihi, vatanı uğrunda senin kadar kanını döken bir millet evladı daha gösteremez. Senin kadar kimse kendi vatanına sahip olmaya hak kazanmamıştır. Bu vatan ya senindir, ya da hiç kimsenin!”

HAYIRLI TESKERELER

Burhan’ı alnından öpmek istedim; ama yapmadım…

Nurhan, bir dondurma daha istedi. Bu defa da “Külâhta olsun.” dedi. Oysa bademcikleri vardı ve yazın ortasında bile şişer, yorgan döşek yatardı. Sesimi çıkarmadım. Ben de bir soda istedim. Mustafa hâlâ oğlumun anlattıklarını dinliyordu. Yemeyi unuttuğu dondurması erimiş, kaşığı ise elinde kalmıştı. İyi bir dinleyiciydi.

Köylerde ziraatı anlatırken konuşulanları umursamayanlar çıkar, başka şeyle ilgilenirlerdi. Dikkatim dağılır, kendimi anlattıklarıma veremezdim. Mümkün olduğunca o yörenin aksanına uygun bir dil kullanmaya çalışırdım. Anlattıklarımın onların ihtiyaçlarına cevap vermesine dikkat ederdim. “İnsanın gözü karanlıkta da, aşırı ışıkta da iyi görmezmiş!” Bu yüzden ölçülü konuşurdum. “Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar!” gibi konuşmamaya özendiren, “Söz gümüşse sükût altındır!” gibi sessizliği öneren yanlış ata sözlerimizin arkasına sığınanlar olurdu. Konuşmayarak neyi halledebilirdik ki? “Kişi kendini bilmek gibi irfan olmaz!” demişler. Şair Yunus da yüzyıllar önce söylemişti işin doğrusunu;

“Sözünü bilen kişinin
Yüzünü ağ ede bir söz
Sözünü pişirip diyenin
İşini sağ ede bir söz
Söz ola kese savaşı
Söz ola kestire başı…”

Burhan da, askerlik süresi boyunca dersler çıkaran her Türk genci gibi, şimdi Mustafa’ya ağabeylik yapıyor, nasihatler veriyor, işin doğrusunu söylüyordu:

–“Limanda bekleyen tekne güvendedir ama hareket etmezse çürümeye de mahkumdur.” Öyle her şey kâğıt üzerinde halledilmiyor ki! Kim ister, insanlar yaralansınlar, ölsünler! Keşke çözüm bulunsa da savaşlara gerek kalmasa. Ama gerçek öyle değil. Her ülke silahlanıyor. Çünkü sadece mücadeleyi göze alanlar ayakta kalabiliyor. Barış için her türlü gayret gösterilecek. Eğer çözüm bulunamazsa, işte o zaman savaşılacak.

Biz bu toprağın çocuklarıyız. Memleketin neresindeyiz, nereliyiz, hangi şehirdeniz ne fark eder? Analarımız bizi zor günler için doğurmadı mı? Bazılarına inat, gerçekten kanımız, canımız helâl olsun vatana. Hele hele; “Aman canım! Vatan, Millet, Sakarya! Bu sadece bir edebiyat ve angarya!” diyenlere inat!

O Kürt, bu Laz, şu Çerkez olur mu? Sen Alevisin, ben Sünni’yim denir mi? Hepimiz tek isimde birleşmedik mi? Tarih bize bu millet parçalanmadan yok edilemez dersi vermedi mi? Mustafa Kemal de bu topraklar üzerinde ortak yaşama arzusu duyan herkese “Ne Mutlu Türküm Diyene!” haykırışıyla uzatmadı mı ellerini? Biz hep aynı cevherin damarları değil miyiz? “Yalnız taş duvar mı olurmuş! Yalnız ağaçtan orman mı olurmuş!”

Burhan’ı alnından öpmek istedim; ama yapmadım. Annesi elini oğlunun elinin üzerine koydu. Sonra, ince uzun parmaklarıyla onun yüzünü okşadı. Ne güzel, ne narin elleri vardı eşimin. Zaten oldum olasıya kendisi de çok narin, çok hassas, çok duygulu bir kadındı. “Benim aslan oğlum, canım oğlum!” dedi. Mustafa ve Nurhan biraz kıskanarak baktılar. Diğer oğullar geldi aklıma. Diğer aslanlar geldi. Çanakkale’de şehit düşen Atğm. Ahmet Tevfik için, ağabeyinin yürekleri sızlatan mısraları geldi;

“O kadar yandı mı bağrın ey çocuk?
Ecelin sunduğu şerbeti içtin!
Sırayı, saygıyı unuttun çabuk
Sebep ne ağandan ileri geçtin…”

Eşim koluma girdi. “Yoldan geldiniz, yorgunsunuz, haydi kalkalım.” dedi. Burhan, hesabı ödemek için kalktı ayağa. Birden, o sevimli yüzüyle otobüsteki Karadenizliyi hatırladım. Gülerek, garsona alma işareti yaptım. “Ben varken sen nasıl hesap ödersin!” diye seslendim. Aslında o, maaşa geçtikten sonra annesine benden gizli paralar veriyor, “Çarşıya gidersin, harçlık yaparsın!” diyordu. Kız kardeşine giysiler alıyor, okul ihtiyaçlarına yardım ediyordu. Hoşuma da gidiyordu doğrusu. Haberim yokmuş gibi davranıyordum. “Babası oğluna bir bağ bağışlamış, oğlu babasına bir salkım üzüm vermemiş!” diyenleri yalancı çıkarıyordu.

Hesabı ödedim. Servisi yapanlara da bahşiş bırakmayı unutmadım. Kalktık. Askerler nöbet değiştiriyordu. Ne güzel yüzleri vardı. Sanki her biri damat gibiydi. Bu üniforma delikanlıların yüzlerine ayrı bir güzellik, bir ışık katıyordu. Bizim asker de, özenerek baktı onlara. Eve geldik. Vakit ilerlemişti. Yattık. Sabah kahvaltıda Mustafa’ya “İyi uyuyup uyumadığını” sordum. “Rüya bile gördüm!” dedi. “Hayırdır!” dedim, anlattı:

–Daha önce bir tecrübem hiç olmadı; ama rüyamda at yarışı oynadım. Garip tesadüfler oldu. Güya bizim hanımla on bir yıl önce evlenmişiz. Ayın da on biri. Saat tam on bir. Yarışta da tam on bir at var. Bunun bir mesaj olduğunu düşünerek bütün paramı on birinci ata yatırdım.

Merakla Mustafa’yı dinliyordum, hemen sordum:

–Yapma yahu, iyi kazandın mı bari?

Kafasını iki yana salladı:

–At, on birinci oldu Metin Ağabey!

O gülmeye başlayınca ben de, hanım da dayanamadık. “Sonra ne yaptın?” dedim. “Aldırmadım! Çoluk çocuğunun hakkından çalıp da şans oyunları oynamak kime yaramış ki, bana yarasın! Zaten büyük ikrâmiye bende, Zeynep’im var ya!” dedi. “Akşam çocuklara anlatırım bunu.” dedim. Oralı bile olmadı. Kızım okula, oğlum da işine gitmişti. Ben ise emekliliğimin tadını çıkarıyordum. Eşim, Mustafa için hazırladığı börekleri paketledi. “Anneninkilere benzemez; ama afiyetle ye!” dedi. Delikanlı altta kalır mı? Hemen yapıştırdı cevabı: “Zeynep de çok güzel börek yapar. Hele baklavayı çok iyi açar. Anlatmış mıydım Metin Ağabey?” dedi. Gülümsedim, başımı salladım. “Evet, anlatmıştın.” dedim. Sonra böyle söylediğime pişman oldum! Zeynep’ten bahsederken mutlu oluyordu. Bıraksaydım bir kez daha anlatsaydı.

Eşimin elini öptü. “Rahatsızlık verdim size. Sağolun!” dedi. Çıktık. Arabama bindik. Gideceğimiz yer belliydi. Etrafı süzmeye başladı. Bir süre konuşmadık. Yollar tenhaydı. “Bugün ilk günün tertip. Gözlerini kapat, açtığında askerliğin bitmiş olacak!” dedim. Kapattı açtı. Birkaç defa da tekrar etti. “Olmuyor!” dedi. Sonra gülerek ekledi: “Şaka bir tarafa Metin Ağabey, çabuk geçsin de boşuna geçmesin!” Sustuk. Elini cebine atıp cüzdanını çıkardı. Fotoğraflara şöyle bir dokundu; okşadı, açmadı. Göz ucuyla bana baktı, herhalde utandı. Sonra tekrar koydu yerine.

Nihayet birliğin kapısına geldik. Kalabalıktı. Nizamiyede görevli askerler, yeni gelen arkadaşlarına yardım ediyor, seyyar satıcıların da sesleri yükseliyordu. Aileler, eşler, arkadaşlar, sevgililer oradaydı. Uzun, kısa, zayıf, şişman delikanlıları öpüyor, sarılıyorlardı. Arabayı park ettik. Çantayı ben aldım. İstedi, vermedim. Bir ucundan da o tuttu. Yürüdük. Kalabalıkta ağlaşanların, gülüşenlerin arasından geçtik. Bir iki adım sonra dört yüz elli gün başlayacaktı. Gerçi yolculuk boyunca biz Mustafa’ya zaten yaptırmıştık askerliği. Hem de ne sıkı askerlik! Gürbüz Bey’i, Nermin Hanım’ı hatırladım. Durduk. O elimi, ben de onu öptüm. Bir şeyler söyleyeyim dedim, beceremedim. Zaten onun da konuşmaya mecali yoktu.

Başını kaldırıp kuşlara baktı. Alnı yine terlemişti. Bana doğru bir adım attı. Gözlerini gözlerime dikti ve kollarını açtı. Uzun uzun sarıldık. Sıcak nefesini hissettim:

–Metin Ağabey, helâl et hakkını!

–Helâl olsun, oğlum!

Eğildi, çantasını alıp omzuna astı. Yavaşça döndü. Büyük demir kapıdan içeri girdi. Arkasına bakmadan yürümeye başladı. Güneş vurunca gölgesi yandaki duvara düştü. Bu gölgeyi, Kocatepe Sırtları’ndaki Mustafa Kemal’e benzettim. İşte şimdi yeni bir Mustafa da kışlasına yürüyordu. Dudaklarımdan hecelenerek dökülen sözcüklerle uğurladım onu:

–Alnın ak, yolun hep açık olsun oğlum. Unutma sakın! Zeynep sana baklava açacağı günleri bekliyor.

Hayırlı teskereler…

HOSGELDINIZ (WELCOME)

Lutfedip,bana ulastiniz,tesekkur eder,sevgi,saygi ve selamlarimi sunarim.
Bu alan,bana ulasmada istasyon” amacli olusturulmus,diger alanlarda oldugu gibi Buket Turkay postaci,ilker Alptekin yonetici olarak gorevlendirilmiztir.
Lutfen sosyal aglarda kisisel bilgilerinizi,birtakim serefsizlerce kullanilmamasi icin vermeyiniz,ozen ve dikkatli olunuz.
Ozen ve dikkatli olmaniz icin,arzu edilmiyerek sunulan linklerimiz icin,iletisim bloggerinin sag dikey cubugunda asagiya dogru baglantilari verilmis tum alanlarimizi,duvarlarimizi gruplara sevk edilen iletileri bastan,sona ozen ve dikkatle okuyup,okutunuz,PKK durtmesi,ornek derseniz Ozkan Bostanci serefsizi,benzeri,cetesi ve Turkcell izmir teknik servis calisani,Belgin isimli,iffetsiz tacizci vb.gibi internetteki KADROLU serefsizlere,surtuklere karsi,ozen ve dikkatli olmalari icin dostlariniza oneriniz.Allah’a emanet olunuz.
Turk olmak;Guzel ahlak,Allah korkusu,kuldan utanma duygusu,insanca davranislar hanimefendi ve beyefendi olma hali namus,seref,herseyden ote yuksekmi,yuksek karekter gerektirir.Bu nedenle Ataturk NE MUTLU TURKUM DIYENE demistir.


http://www.facebook.com/muammer.sezer6
http://www.netlog.com/muammersezer
http://twitter.com/muammersezer
http://muammersezeriletisim.blogspot.com/
http://tr.linkedin.com/in/muammersezer/
http://www.youtube.com/user/muammersezer/
http://muammersezer.wordpress.com/
http://groups.google.com.tr/group/muammer-sezer-duyuru
https://wowturk.wordpress.com/
http://muammersezer1.wordpress.com/

http://yusuf-bostanci-tacizciibnesipic.blogspot.com/
http://ozkanbostanciibnesipkknintakendisi.blogspot.com/
http://ozkanbostanciserefsizinitanimak.blogspot.com/
http://uk.groups.yahoo.com/group/muammer-sezer-ilker-alptekin/

TURKCELL IZMIR TEKNIK SERVIS CALISAN BELGIN ISIMLI IFFETSIZE,TURKCELL’E GONDERMELER
http://twitter.com/kemeraltiiscisi/
NETLOG Alanini,henuz olusturup sizin icin guncelledik.
MP3 Marslar,begeneceginizi umdugumuz dinletiler,karma gorsellerle videolar,E-Kartlar yuklenmistir,Muammer SEZER Demokrat partinin hazin halini,bu alanda ozetlemistir
Arz eder,saygilar sunarim
Buket Turkay
Secretaryship

Etiketler..Lütfen bizim yükledigimiz göresellerin açıklama ve yorumlarini notlar menüsünü,görsellerde “Facebook kullanıcılarının dikkatine” başlıklı klasörü özen ve dikkatle okuyup linkleri ziyaret ediniz.
#muammersezer #başbakanlik #cumhurbaşkanligi #tbmm #tobb #polis #emniyet #içişileri #turkcell #avea #vodafonetürkiye #finansbank #ulaştirmabakanligi #saglikbakanligi #adaletbakanligi #izmiremniyet #izmirpolis #jandarma #bilgiteknolojilerikurulu #bilişimsuçlari #rifathisarciklioglu #asayiş #terörlemücadele #milliistihbaratteşkilati #mit #tsk #kamudüzeniveguvenligimusteşarligi #özelharekat #taciz #tehdit #turkcellizmirbelgin #buketturkay #hirsizlik

Lütfen http://vk.com/muammer.sezer linkine tıklıyarak gideceginiz istasyonda,sunucuda hesabınız varsa giriş yaptıktan sonra tacizlerle ilgili “dökümanlar” menüsüne yüklü özet bilgi sunumlarina,(bu alana videolar zil sesi yapmanız için indirebileceginiz marşlar ve birkaç dinleti yüklüdür) arzu edilmiyerek sunulan diger linklerimize Facebook notlar menüsüne,Facebook görsellerde “Facebook kullanıcılarının dikkatine” başlıklı klasöre bloger alanlarina,bu alanlarda arzu edilmiyerek sunulan linklere wordpress alanlarına bakınız.
Rahmetli Cumhurbaşkanım Rauf Denktaş’ın (Nur içinde yatsın,mekanı cennet oksun) Muammer bey’e gönderdigi kendi kaleminden KKTC Gerçegini içerir hiçbiryerde bulamıyacagınız tarihi nitelikli belgeler vk,SkyDrive ve Google Drive alanlarına indirip arşivinize almanız için yüklenmiştir.Bugüne kadar,bize alçakça bozdurulan arzu etmedigimiz uslubumuza katlandıgınız,tahammül gösterdiginiz için teşekkür eder..
Uslubumuzun bagişlanmasini diler saygilar sunarim.
Buket Turkay
Secretaryship from Kadiköy-istanbul

Telefonla döndügüm Muammer Sezer beyefendi üzüntülerini ifade eder,”dünyada en kötü şey’in namus ve şeref fukaraları ile Türkcell izmir müşteri hizmetlerinde teknik servis çalışanı sigortasız zevk işçisi kerhane çalışanı belgin isimli yırtık dondan çıkmış Allah korkusu,kuldan utanma duygusu bilmeyen fahişenin,fahişeliklerine muhattap olmak ve hayasızca taciz edilmek der (Bu fahişe şuanda bunları yazarken okuyor) Başta pek kıymetli Sayın.Bakanım beyefendiye Sayın.Aziz Yıldırım başkanım beyefendiye pek kıymetli hanımefendi ve beyefendi arkadaşlarımıza anonim izleyicilerimize bize sabır diyen güvenlik güçlerimize başarı dileklerimi,en içten sevgi,saygı ve selamlarımı sunar,iyi haftalar dilerim lütfedip kabul buyursunlar” der,iletmemi arzu eder.
Buket Turkay secretaryship from Kadıköy-istanbul
Sanıyorum burya kadar..Muammer bey’e,sanki sormuşuz gibi belgin adresinden “izmir’deyim” şeklinde gel beni bul herbiryerimi becer der gibi eposta gönderen (eposta bizde Turkcell eskiden bu uzantı ile eposta hizmetide veriyordu bu namussuz,onbinlerce çöp ile’ki disklerde kayıtlı taciz edince çıktık onlarca eposta adresini hesaptan kapattık.Muammer bey’in ünimesaj kutusunun (eposta,ses ve faks mesajlar için) şifrelerini içerden alıp,kutuya girerek mesaj bile bıraktırdı,sorunu Turkcell’e bildirip bu servis aboneligini sonlandırdık,bir süre sonra Turkcell bu servisi kapattı sunucu olarak şikayetimizi dikkate alıp,bu ünimesaj kutusuna nasıl girilmiş sorumuza cevap verilmedi,Bu operatörde hiçbirşeyiniz güvende degil,rehbere kaydı,hiçbiryrde bankalar dahil tanımlı olmayan numaralar it’e köpege satılıyor.Tüm bunları bu fahişe ve çetesi yapıyor,telefonlar taciz ettiriliyor.Polis bu çeteye birgün süpürge operasyonu düzenlemeli,karyolasına alıp becermelidir)
Bu köpegin Allah belasını içindeki Allah korkusunu,kuldan utanma duygusunu silerek vermiş.izmirli Kemeraltı out,Türkcell in bu serviste birtek ruh hastası Belgin var o’da bu iffetsiz fahişe,gerisi size kalmış.Ok :D
Bu fahişenin Muammer bey’e attıgı bir epostanın konu kısmına dikkat ediniz hemidende ingilizce “Beni iyi becerdiler,sularım sellerim kesildi,bacaklarımın üstünde zor duruyorum” şeklinde,bizde mesajıda var,izmirli daha ne duruyon çok elverişli,çok..
Buldugun yerde,buldugun yerde,tuttugun yerde..

Google + için youtube ve bloger alanına gidip dügmelere tıklayınız.
Birkısmı çok eski,birsürü alan bu Türkcell izmir müşteri hizmetlerindeki teknik servis çalışanı Belgin isimli fahişe nedeni ile mezarlıga dondü,hiç kullanmadıgımız eposta gondermedigimiz hesaplari bile daha oluştururken izleyip taciz ediyor,bütün posta akışımızı kesti bu fahişenin kör testereli,kör kasaturalı birilerinin elinden gebermesini diliyoruz,inşallah içine kendi girer ben sadece bir ikisini yeniden düzenlemek istedim profil resimlerini degiştiriyorum..
Biz bunları beyefendinin ifadesi ile “bize ulaşmada istasyon amaçlı” diyoruz.
Gelip,giden başımıza neler gelmiş görsun.
Bakın yukarıda bu fahişe posta akışımızı kesti diyor vb.Yazıyorum arkasundan hemen #NurullahAydın nurullahaydın94 adresinden bize posta gönderiyor,veya göndertiyor.Hiç böyle fahişe gördünüzmü bize bütün hesapları kapattırıp internetten çıkarttıracak fahişe,biri şu fahişeyi gebertin dua edecegim.
Buket Turkay secretaryahip emniyete bu yazi ile birlikte bu fahişeyi gönderiyorum şu uslubuma bakarmısınız utanıyorum,bizi utandırmak içinmi bunları yapıyor,polis!
Bu bir hötverenlik,fahişe olmak..

https://drive.google.com/?tab=wo&authuser=0#my-drive
http://muammersezeriletisim.blogspot.com/
http://muammersezer1.wordpress.com/
http://muammersezer.wordpress.com/
http://tr.netlog.com/muammersezer
https://skydrive.live.com/?cid=115aa2ae5b1c1b4d
http://instagram.com/muammersezer_/
http://www.youtube.com/user/muammersezer
http://tr.linkedin.com/in/muammersezer
http://twitter.com/muammersezer
http://tr.foursquare.com/muammersezer

https://www.facebook.com/muammer.sezer6
http://muammersezer.tumblr.com/
http://friendfeed.com/muammersezer
http://www.stumbleupon.com/stumbler/MuammerSEZER

ııı

Muammer bey’den,dip not olarak sablon haline getirdigimiz bir gonderme amanim ne gonderme,ne gonderme!..
Ben dogdum;henuz Allahuekber diyip ismimi kulagima fisildamamislardiki o’minnacik ellerime benim sanli Turk bayragimi tutusturdular.Yav ben ninni bekliyorum,ninni yerine bizim lambali radyo istiklal marsi,Harbiye marsi,Onyil marsi,Vardar ovasi,Fenerbahce marsi caliyor.O Vakitler henuz icadedilmemis,bebe bezi yok.
Beni sari,laci kundakladilar..
O alcak,kahpe,hain,bolucu durtmeler kim?..
Guldurme benii. :)
MUAMMER SEZER

14
Haz
15

#Turkcell #ilkerkuruoz #polis Turkiye seni seviyoruz,uyarıyoruz canımızsın.Buket Turkay secretaryship from istanbul

Şıst,şıst..Millet Facebook vb gibi profillerinemi giriliyor,kişisel bilgilerinmi çalınıyor taciz ve tehditmi ediliyorsun #+306 alan kodlu hani emniyetin cep telefonlarına mesaj göndererek “dolandırıcılık” diye uyardıgı şikayet ettiginde “tüm bunlar yabancı sunucular üzerinden yapılıyor üzerinde çalışıyoruz” dedikleri telefonlardan çagrımı alıyorsun sahte profillerle,profilinemi giriliyor,şifrenmi kırılıyor tüm bunları bizi 2005 yılından beri hayasızca,vicdansızca taciz eden tüm alanlarımızı,eposta hesaplarımızı (onlarcasını tacizler nedeni ile hesaptan sildik,onca emek verdigimiz onlarca profil kapandı,yüzlerce görsel yorumlarında açıklamalarında bu Belgin isimli Turkcell izmir müşteri hizmetlerinde teknik servis çalışanı namussuzdan bahsediyoruz #polis vb etiketliyoruz diye Turkcell duymasın,görmesin diye bu kahpece silindi,hala devam ediyor yahoo ve Google uzantılı gruplar bu köpegin sahte profillerle taciz ve girişleri nedeni ile oldugu gibi bırakıldı) cep telefonlarımızı mezarlıga çeviren bize düşmanlık edenlere teknik destek saglayan Turkcell izmir müşteri hizmetlerinde teknik servis çalışanı Belgin isimli namussuz yapıyor,binbir surat dürtmelerden oluşturdugu çeteyi yönetiyor dikkatli ol.. Huzurumuz kalmadı bizde ne sinir uslup kaldı,bozdurulan şahsımıza yakışmayan usluplarımızı artık düzeltemiyoruz “uslubumuzu bagışlamanızı yakararak bizi özen ve dikkatle okumanızı,okutmanızı dikkatli olmanızı” öneriyoruz..
Buket Turkay secretaryship

https://www.facebook.com/muammer.sezer6/
https://twitter.com/muammersezer/
http://muammersezeriletisim.blogspot.com.tr/
http://muammersezer1.wordpress.com/

Lütfen Facebook profiline giderek “Hakkımdaki detaylar ve bunun altındaki Sevdigi sözler” alanını arzu edilmiyerek en altta sunulan linklerimizi,özet bilgi notlarını boydan,boya özen ve dikkatle okuyup vicdanınızın sesine kulak vererek oy kullanınız,teşekkür ederiz..
Bloggerlere yönelik bu postanın en altında arzu edilmiyerek sizlere bilgi amaçlı bilgi notları yüklenmiştir..
Lütfen okumaya devam et,biraz sonra sevgi ile yogrulmuş bir askerin hikayesinden “ok yaydan çıktı” bölümünü okuyacaksın..Mutlu ol,gülümse..
Seni seviyoruz Türkiye,Fenerbahçe gibi canımızsın..

Buket Turkay
Secretaryship Muammer Sezer beyefendinin Melis ve’de Dr.Seda hanımla birlikte “üçlü kararname” ile atadıgı Facebook ve sosyal aglar kasabası şerifesi Fenerbahçe örgüt üyesi.
Fenerbahçe-Kadıköy/istanbul

01-

02-

03-

03-

04-

#Turkcell #ilkerkuruoz #Polis Belgin fahişesi bir alttaki seninle ilgili paylaşımı 1.Hazirana öteledim,hemen silmişsin fahişe al yenisi,istersen duvarı senle kaplıyayım yeni yayın oluşturayım belanı bulacaksın Allah belanı versin bugün yastayız kan kusasın ben burya yazıyorum Muammer bey’in bendeki telefonuna nasıl yapıyorsan orospu,emniyetin “dolandırıcılar” diyip uyardıgı (Emniyete sorun) internet ortamında yabancı sunucular üzerinden girip milleti soydugun numaralardan +306985084002’den çagrı geçiyorsun.Ben ne zaman taciz edilsem bu fahişe ile ilgili burda birşey paylaşsam bu ve benzeri telefonlardan “benim” diyor,çagrı gönderiyor 2005 yılından beri sürdürüyor (Turkcell’in o’günkü personel kayıtlarından,sigorta numarası üzerinden bulun bu fahişeyi,o dönemde Turkcell izmir müşteri hizmetleri teknik serviste bir tane Belgin vardı ‘’o’da bu fahişe) bütün sevdiklerini sülaleni kaybedesin,geberdiklerini göresin biri gebertsin şunu bee,bu fahişe kendini unutturmak için olospuluk yapmıyacagına bana müdehale edip onca emek verdigimiz görselleri silip kendini başa aldırıyor,becerin şunu bunu tekrar paylaşmıyacaktım,kendi istiyor.Uslubum için özür dilerim.Belasını bulacak,artık bu duvarda en baştasın fahişe,seni polis sinkaf edecek.
Bu olospu hiç eposta göndermedigimiz,kimsenin bilmedigi eposta hesaplarını taciz ediyor,ettiriyor.Akpe izmir il başkanlıgına dahi bu olospu eposta adreslerimizi verip,postalarla taciz ettirince Muammer bey o’günkü Avukat olan il başkanını sesle arayıp “birdaha taciz ederseniz Recep Tayyip Erdogan’a sögliyecegim,nerden buluyorsunuz bu hiç kullanılmayan,eposta gönderilmeyen adresleri” deyince kesildi.Bu fahişenin yabancı sunucular üzerinden yemedigi bok yok,burdan çıkmıyor,okuyor fahişe.
#imdat #polis #izmiremniyet #emniyetgenelmüdürlügü
#Turkcell #ilkerkuruoz izmir müşteri hizmetlerinde teknik servis çalışanı Allah’tan korkmaz,kuldan utanmaz Belgin isimli fahişe olospu çocugu olospu şimdide diger eposta hesaplarımı kaldıda yabancı sunucular üzerinden taciz ediyorsun fahişe kan gölünde banyo yapasın leşini sinkaf edilmiş olarak parça,parça poşetler,bavullar içinde #polis amcamalımız #k9 köpekleri #jandarma birliklerimiz çöplüklerde bulsun olospu eposta hesaplarını çöplüge çevirdin bizde ne sinir,ne uslup bıraktın olospu çocugu oku fahişe Allah bin türlü belanı versin oran,buran yüzün,gönlün,cebin,miden gülmesin kaltak.Bu düşmanlıgı kimin için yapıyorsun,bizi fahişelikle meşgul ediyor,Celal’lenen puştamı çalışıyorsun?.Hertarafı mezarlıga çevirdin,neremiz sana batıyor olospu pezevengin şerefsizler içinmi bizi meşgul edip,sinirlerimizi bozuyorsun yetmedimi olospu çocugu olospu kahpe.Buket Turkay secretaryship
Daha dogdugu gün olospu anasının tutup,kendine dayatılan şerefsiz babasının,bakkal hasan efendinin,çörekçinin baklava börekçinin dondurmacı Mehmet efendinin orasını,burasını kanını,iligini,cigerini,vicdanını sinkaf edip bozdugu fahişe hertarafı kapatıp internettenmi çıkalım onumu istiyorsun agzı burnu sinkaf olmuş olospu seçim çalışması yaparken düşmanca huzurumuzu sinirlerimizi bozuyorsun pkklımısın kancık?.Gebertin şu fahişeyi.
Millet bu istasyonun “Hakkımdaki detaylar ve onun altındaki sevdigim sözler” alanında,düzenleme yaparak güncelledim.Ay,bakarmısınız,hayatımız,roman.
Hopdediks,millet,#Turkcell #ilkerkuruöz özür dilerim bu paylaşımda bulunmayacaktım.Bu Turkcell izmir müşteri hizmetlerinde teknik servis çalışanı Belgin isimli internetin binbirsurat dürtmesi fahişe şu anda profilde,taciz edip bana müdehale ediyor,beni mecbur etti.Bu gönderiyi en üste sabitliyorum.Paylaşımım olursa bunun altına veya yorumlara öteliyecegim.Lütfen resme tıklayıp yorumlar dahil bakalım.
https://www.facebook.com/notes/muammer-sezer/1-sayinsureyya-cilivpolis-imize-sunum-sayincumhurbaskanimbasbakanimicisleri-baka/468746696496076?pnref=story
Şıst,şıst..Çıkın şu kendi müşterisini olospu çalışanına taciz ettiren Turkcell’den,çıkın.
Millet hala sms,eposta dahil muhtelif şekilde bizi taciz ederek fahişeligini sürdüren Türkcell izmir müşteri hizmetlerinde teknik servis çalışanı,daha fıylayıp dogdugu gün anasının tutup babasının,oglan kardeşinin,bakkal Hasan efendinin,çörekçinin baklava,börekçinin donduymacı Mehmet efendinin birlikte bozdugu kanını,iligini,cigerini vicdanını sinkaf edip Allah korkusunu bile yok ettikleri için;profillerimizi,cep telefonlarımızı istisnasız tüm alanlarımızı kendi önu,yogurt kasesi sanıp dikkat edin on yılı aşkın karıştıran bölücü dürtme Belgin fahişesini tanımak için görsele tıklayınca arzu edilmiyerek yorumlara yüklenen bilgi notlarına,not’lar menüsüne ve blogger alanlarına hakkımda menüsüne başımıza neler getirmiş bakınız.Çıkın bu operatörden.Bu herbiryeri sinkaf olmuş ruhhastası fahişenin hiçmi utanması yok,bu paylaşımı yapıyorum bana eşzamanlı sahte profilden,bu profile mesaj gönderiyor böyle fahişe gördünüzmü ?.Ar damarı nasıl çatlamış izmir’liler izmir’de Kemeraltı Out,Türkcell in,bu serviste birtek Belgin var o’da bu fahişe.Becerin gayri.Allah belanı versin olospu.Seni Süreyya Ciliv yetti gayri diyip karyolasına uzatsın.Biri kör bıçak ve’de kör testere ile şekil versin.
Millet Alamanya’da Muammey Bey’in tanıdığı “şıst,şıst hey bebek” dedigi bi Mühendis.Bayan beyefendiye ulaşamayınca bana döndü “Şıst,şıst kuşbeyinli Buket’çigim (beyefendi bana böyle diyor ya,kötü örnek oldu herkesin dilindeyim) bizim buyalayda bütün kanallar Avanak Avni tapelerini hemidende Almanca,Türkçe alt yazı ile yayınlıyor kız bi baksana” diyor.Baktım Avanak Avni karşısındakine “Çocuk,çocuk çorbanı içtinmi,bulaşıkları yıkadınmı,temizlikçi kadın geldimi” diyor,belliki montaj bi bakışta anladım bunda ne var,böyle kesik,kesik konuşma olumu?.Şu Alaman’larda çok oluyo bizim Avanak Avni karekterimizi bilem çalmışlar,dalga geçiyolar.O’la,la.. :'(
Millet yönetici olarak görevlendirilecek,cemiz aile çocukları arıyoruz.
Buket Turkay Muammey Bey’in Facebook kasaba şerifi. :D
Sizi,bizi üzüp incitenlerin taciz edip ettirenlerin Turkcell izmir müşteri hizmetlerinde teknik servis çalışanı Belgin namussuzunun eski dyp’deki saldırgan celallenen şerefsizin alçak kayınbiraderleri köpeklerin (ünal it’i geberdi) Taner it’inin gebermesini yüce Allah’tan dileriz.Amin.Haydi hep beyaber,hep beyaber Amin.Amin diyen diller dert görmesin,demiyenler işte ögle olsun.
Lütfen “Savcılık makamına” isimli albüme git resimleri tık’la yorumlarımı boydan,boya Notlar menüsünü oku,albüme bak en altındaki yorumlarımı,dulayımı oku “Amin” de.Teşekkürler,Allah razı olsun..
Bu profili yonca tarlası,anneciklerinin yogurt kasesi,Muammey bey’in küçükanıtı sanıp,oynayan her moku yiyeceklerini sanan,profilde 300’ün üzerinde resim sildiren,”Torba klasör.Buket Turkay” isimli albümde oldugu gibi albüm kapatan kahpelikte sınır tanımayan celallenip saldırı tertip eden yakınlarına tabanca gösterten namussuzlukla kendilerini aklatıp bir yerlere taşıyan tv,kurşunlatan “dyp genelmerkezden kargon var” dedirterek,konut bastıran Allah’tan korkmaz,kuldan utanmaz şeyefsiz,fıylama,zorba it’ler,uzantıları va’dır.
Bir Türk onuru,şeyefi sinkaf olmamış bölücü dürtme degilse tanımasa bile,elinde bayrak dilinde Allah ve istiklal marşı asker ve Feneybahçeli olarak dogmuş bir Türk’e inbelik yapıp,yaptırmaz.
Turkcell izmir müşteri hizmetlerinde teknik servis çalışanı Belgin isimli anasının tutup,babasının bozdugu kanı,iligi,cigeri sinkaf olmuşcasına tüm alanlarımızı,eposta hesaplarımızı,cep telefonlarımızı mezarlıga çevirip,çevirten hala devam eden fahişko nedeni ile sanıyorum bu alanlarıda kapayıp,internetten çıkacagız.Bu sinkaf olmuş fahişko şimdide tacizleri nedeni ile kullanılmayan bir eposta hesabına Gizem Pınar düzmece ismi ile 05557148068 şeklinde telefon numarasını göndermiş,şu fahişkoyu bulup becerin bizim yükledigimiz paylaştıgımız görsellerin bulundugu albümün yorumlarına bakın.Kendinize iyi bakın.Hoşcakalın.
Millet pkklı it sürüsü şerefsizlerin attıgı her kurşun,roket,molotof,taş “Süreç,süreç” diyenlerin bu süreci destekleyenlerin aileleri dahil kafalarına gelsin.Amin.
Tutulmayacagı belli,yeminin törenine mhp’de gidip hazırolda duracakmış,demokrasi aşıgı başkana,demokrasi içinde destek va’mış.Ebola’ya yakalanasınız,”Karantinada,geberiyor” desinler.Amin.
Tüm kapılarını araplara,bölücü terör örgütlerine pkklı it sürülerine,peşmergeye açıp Türkmen soydaşlarımıza,Türk’ün Rabia’sına kapatan güneydoguda pkklı it sürülerine parelel devlet kurduran kendi asayiş birimlerini kurmasına yol kesip,haraç toplamasına göz yuman Kars ilimizdeki masum bir heykel için zırlayıp,yıktıran bu it sürülerinin Mehmetçigi şehit eden bir köpegin Diyarbakır’da heykelinin dikilmesine anında ses çıkarmıyan kendi askerine,polisine,bagımsız yargısına Feneybahçemize kumpas kurup,kurduran kumpas kurmayı kendine iş edinen hayali milleti uyutarak “büyük kürdistan” olan bir mahvettinyan idare,bizden degildir,bizi temsil edemez.Kaptınmı?.
Allah’ım şu fay hattını Ankara’ya,bulundukları heryere al,20 şiddetinde ve üstünde olsun,senden korkmayanların senin mübarek isminle milleti kandıranların milleti,bizi üzüp incitenlerin tam altından geçsin.Amin.
Allah’ım,biz küçücükken “Yalancının mum’u yatsı’ya kadar yanar” derlerdi,şindik ampul takmışlar hiç sönmüyor,sen söndür bizi kurtar Allah’ım.
Allah tüm meleklerini Türkiye’mize gönderip Anayasa,hukuk tanımıyanlara,kendisinden korkmayanlara herbirşeyi kendilerine göre yorumlayanlara “Derin darbe” yaptırsın.Amin.Hep beyaber,hep beyaber.Amin
chp,mhp atın eski çoraplarınızı atın kokuyo,kokuyo içinizdeki bakterileri celallenen saldırgan pis çakalı temizleyin.Size yol gösterelim.
Kemal amcadan,Bahçeli amcadan kurtulun.Birkaç salako Ekmel bey’in yanında kendini göstermek için bulunsada hiçbir partinin teşkilatı bizim arzu ettigimiz biçimde,bilerek çalışmadı.Kapiş?.
Hapşuuu,çok yaşa padişahım senden büyük Allah var..
Millet ay şindik duydum Meclis Adalet komisyonunda torba yasaya “Kahkaha atan kadınlar yakalana tokat atıla yaka,paça zindanlara tıkıla” şeklinde bir madde konacakmış.Güldüm,gülünüz ay gülsünler.
Türk oldugunu ifade edemiyen,bu hali ile adı “Türkiye” olan bir ülkeyi yönetmeye kalkan birinin ögle veya böyle bu ülkede Cumhurbaşkanı adayı yapılmış “Türk” oldugunu ifade eden birine kalkıp “Kahirede dogmuş” demesi,densizliktende ötedir.Bizi yönetmeye kalkanlardan bırakın Türkiye’deki hastaneleri dünya saglık örgütünün tayin edecegi tam teşekküllü uluslararası bir hastaneden,”Bu görevleri hakkıyla yapabilir,hertürlü saglıgı yerindedir” şeklinde rapor aldırılmalı KPSS sınavlarına tabi tutulmalı,yalan makinesinden geçirilmelidir.Türkiye’mizdeki siyasi uslup,sokak tabiri ile “köprüaltı uslubuna” dönüştügü görülmüş,bizi bu milleti incitmiştir.Biz siyasetçilerde öncelikle “Beyefendi olma hali” arıyoruz.Sen,Ekmeleddin bey gibi “Türk oglu,Türküm” diye bir cümle kurabiliyormusun diye adama sorarlar,bir ikincisi ülke yönetmeye kalkan herkes soyagacını çıkartıp,bu milletin önüne koyarak seçime girmelidir.Gelinen noktada “yetmiş küsür milyonu kucaklıyorum” şeklindeki ifadede,yalandır bu ifade yalan makinasına baglanarak söylenmelidir.Kahire’de dogmuş ve Türkiyede olan biri,kucakladıklarını ifade ettikleri yetmiş kusur milyondan biri degilmidir?
Artık katiller ve bölücü teröristler Erdogan sloganları ile askeri ve polisi protesto eder hale gelmiştir.
Zalimlerin,bölücü dürtmelerin,hainlerin işi bagırıp,çagırmak bu milleti azarlamak kendinden olmayana kumpas kurmak,marjinal saymak,kötülemek olan demokrasiyi sindirme,tahammül ederek yönetme yolsuzlukların üzerine gitme becerisini kaybetmiş uslubu bozuk,parelel yapılanmayı al gülüm,ver gülüm bizzat oluşturmuş olanın,Türk’e düşman teröriste ortak olanın milleti kendine koyun sürüsü görenin öfkeli,kabadayı kimselerin,imralı’daki şerefsize,dünyada görülmemiş biçimde müsamaha gösterip,yakınlık kurarak Gazetelerde tam sayfa ilan vermesine sessiz kalan kimselerin kazanmasına (daha neler,neler).neden olmaktır” demiştir.
Buket Turkay..
Profilimizde,kendimize etiketli resimler sayaçta tam olarak görünüyorsada 300 adet görselin kapak ve profil resimleri,Sayın.Aziz Yıldırım başkanım beyefendinin,Fenerbahçemizin,Sayın.Ekmeleddin ihsanoglunun,ilker Başbug ve Engin Alan paşamın resimleri,duvarda paylaştıgım bir önceki kandil mesajım,Sayın.Aziz Yıldırım başkanımın resmi,daha birsürü yayın dahil alçakça silinmiştir,tüm bu namussuzlukları bizi profiller dahil içine girip taciz eden tüm alanlarımızı mezarlıga çevirip,çevirten Turkcell izmir müşteri hizmetlerinde teknik servis çalışanı Belgin isimli olospunun vb. yaptıgına inanıyoruz.Bkz.Yorumlar,not’lar menüsü.Belgin olospusu belanı bulacaksın fahişee saat sabah 04H30 beni ugraştırıyorsun mübarek günde Allah belanı versin,canımızı cigerimizi yakıp,yaktıranların Allah belasını versin.Amin.Lütfen dualarıma bir “Amin” dileniyorum.Özür diler bilgilere saygı ile sunarım.
Son havadis,son havadis Usta “Bugüne kadar oldugu gibi bundan sonrada benimkiler hariç hiçbir meselenin üstü örtülmeyecektir beni Cumhuybaşkanı seçin” diyor.
Millet dünyamızın “Yalova Kaymakamı” olduk.
Millet birgün Yalova kaymakamı Kabataşta Feribottan inip ayakkabısını boyattıgı boyacıya “Olum ben Yalova kaymakamıyım güzel boya” diyor,boyacıda “Hadi be (burasını yazmıyorum) ben Bursa Valisiyim” diyor,yaa!.Güldüm,gülünüz,gülsünler.
Millet “Türkiye’mizde şerefsizligin kitabını yazanlar,Türk’e soykırım yapanlar” isimli bir kitap yazacagım.Muammey bey izin verir “Kuşbeyinli Buket kızım oluy,oluy” derse,birdahaki seçimlerde sizi temsil için aday olacagım.
Her moku bilen degil,Anayasal çerçevede işini bilen biz Türk’leri,Feneybahçemizi Sayın.Aziz Yıldırım başkanımız beyefendiyi,kendisinden olmayanı düşman görmeyen Türk oldugunu ifade edebilen,şerefi ve gücü oturdugu koltuktan almıyan oturdugu koltugu şereflendirip,güçlendirecek askere,polise,kendinden olmayana kumpas kurmamış küçükanıtları ile oynaşmamış kendi yapıp işledigi yüz kızartıcı suçları “bak parelel” nasıl olsa burda degil,deyip diyer suç ortagına atmamış bölücü terörle aynı karyolada uf,uf yangelip yatmamış,içinde hainlik olmayan seçimlerde hile yapmayı iş ve meslek edinmemiş,kendi vesayetini “demokrasi” diye millete yutturmayan,kendini haşa yüce Allah ile kıyaslatmıyan,şeytanın vasıflarını üzerinde taşımıyan,rahat uyuyabilen gerçek müslüman “Nepotism ve Cleptocracy’yi” leblebi,çekirdek olarak anlamayan,sanki ölünce kefensiz gömecekmişiz gibi kefenle gezip,çevresini kefen kuşanmaya teşvik etmiyen Allah’ı bildigini zannetmiyen,bilen,degerlerine önem veren yaban ellerde kuran yakılırsa öksürüp kendi ülkesindede susmayan,sessiz kalmıyan nalet olası agzı ile Coni incirlik’te akpkk Diyarbakırda,istanbul’da Kuran-ı kerim yakıp,Camileri kundaklanırken daha yüksek sesle kınayabilen terör örgütlerine “terör örgütü” diyebilen,oy hesapları ile beslemiyen eşitlik kavramını bilen,milleti birbirine düşürmeyen pisliklerini öfkesi ile örtmeyen şablonumuzla uyumlu,iyi egitim almış,üç,beş lisanı birkaç tarzancası olan,yargıya saygılı adalete “şıst,şıst” diyerek müdehale etmiyen,korku salmıyan,yargılanmak’tan kaçmıyan (iş’in fıtratında var) ruh saglıgı yerinde orasından,burasından terör’e,akçeli işlere bulaşmamış konuşurken milleti azarlamıyan alevere,dalevereden uzak yalan söylemiyen harama el uzatmamış,muta nikahı kıymamış,farkettirmeden millete uçkur çözmemiş saygın,saygılı terbiyeli,uslubu düzgün,kasaba kabadayısı degil,beyefendi,Allah’tan korkan,kuldan utanan,birazcık yüzü kızaran helal süt emmiş,bir hayli namuslu,temiz aile çocugu, “insan” arıyoruz.Kaptınmı?.
Allah’ım biz ne chp’li,ne mhp’li ne akpkklı nede darbeci degiliz,senin derin darbene muhtacız ölmesini istedigim bi 150 kişilik listem var,1150’yede çıkarabilirim onların gebermesini istiyoruz Allah’ım listemi yastıgımın altına koyup yatacagım,uyandıgımda onların gebermiş oldugunu göster Allah’ım amin Allah’ım sana inanıyor,iman ediyor sana yakarıyorum.Amin.Hem biz,hemde ülke olarak çok incindk düşmanlayımızı uzunboylu,uzunboylu tahta kutulaya koydur Deniz kuvvetlerimiz denize döksün,leşleri bulunmasın Allah’ım.Haydi hep beyaber,hep beyaber Amin.Allah’ım bide birileri bize kardeşleriim demiyomu kızıyorum.
Buket Turkay
Başbakanın kızı dogmadan 3 yıl önce odasının kapısına “Şıst,şıst babacıgım bize biraz vakit ayırsana” şeklinde not yazıp,yapıştırmış,Gülümse bee!.
Millet,tarih’e meraklandım hiç bir diktatör ben diktatörüm dememiş.Hitler amca bile Stalin amca’ya “şıst,şıst seni gidi diktatör seni” demiş,kaptınmı?.
Muammer bey “ona,oy yok,buna oy yok demek gelinen noktada Erdogan’ı ve/veya akpkknın adayını destekliyorum demenin örtülü halidir.Bu seçimlerde oy kullanmıyorum demekte aynı şeydir.Ne yapacaktık önümüze üç seçenek konmuşken Erdogan’ın ne başbakanlıgını,ne Cumhurbaşkanlıgını kendisini büyükşehirden bizzat tanıyan biri olarak tasvip etmiyorken (kendiside bizi takip edip,ettiriyor) kime oy verecektik?.Tehlikeyi dahası ile gördük seçimimizi yaptık bizi istisnasız hiç kimse ayna’ya kendine bakmadan yok şucu,yok bucu diye sakın ola eleştirmesin onlar çelik,çomak oynarken biz siyasetin içinde dogduk.Biz Ne mutlu Türküm diyene,diyebilen Türk’üz Genç Türkiye Cumhuriyetine,üniter devlet yapısına birlik ve dirligimize tarafız.Bizim profilimizde bunlara ek olarak GENÇ CUMHURIYETE ORDULARINA TARAF OLMAK yazar,Biz istisnasız hiçbirşeyin buna siyaset maddi ve manevi unsurlar dahil birileri,yönetenler gibi sonradan görme degiliz biz öngörürüz,iyi haftasonları dilerim” demiştir.Aksi hallerde kurban bayramı,hac dönemi başlarken milletçe yüksek rakımlı tepelere gider,(b) planını devreye alanlara bakar,şeytan nasıl taşlanıyor izleriz.
Muammey bey “Buket kızım bunları devlet gücünü imkan ve kabiliyetlerini demokrasi ve eşitlik kavramının içine ederek,sulandırarak vicdansızca kullananları seçimle göndermeye inanmak,senin gibi kuşbeyinli olmaktır,bir Türk baharı estirmedikçe,kundaktaki bebelerine kadar hesaba çekmedikçe kendi vesayetlerini dayatanlardan bölünmekten alçak,kahpe,hain bölücülerden kurtulmak mümkün degil biz hala kendi,kendimizi kandırmakla meşguluz bu tesbitimi duvara yaz,seçim sonrası için umursamazlara küpe olsun” demiştir.
Millet seni kandırmak için Allah,eşitlik,demokrasi,adalet,bayrak deyip,kendi vesayetini dayatarak,seçimleri eşit şartlarda yapmıyanların sülalece Allah cezasını versin sonu el Saddam,el Kaddafi,el Usame,el Mursi böyle seçilirlerse bir ay içinde Mübarek gibi olsun.Allah insanları üzüp incitenlerin kötülük yapmayı,yalan söylemeyi milleti kandırmayı,menfaati iş edinenlerin başını,gövdesinden testere ile ayırsın.Amin.Kapiş?.
Millet,Muammey bey’e efendim bişey sorabilirmiyim dedim,sor kuşbeyinli dedi “Efendim hainler için yüce divan müessesesi uzunboylu,uzunboylu çalışsa idam sehpaları kurulsa ben cellad olabiliymiyim” dedim,beyefendi “Kuşbeyinli olu,oluu ilk tekmeyi ben ikinci tekmeyi sen vurursun” dedi,mutluyum.
Çin’de,dogu Türkistan’da katliamlar sürerken müslüman memur ve ögrencilere oruç tutmak yasaklanmış. Boydan,boya kuzey Afrikayı karıştıran Esma’ya elinde mendil kanal,kanal dolaşan hüngür,hüngür sülalece aglayan bogazı kesilen 3 yaşındaki Türk kızına vb.kör olan hedefi Türkiye Cumhuriyetine Cumhurbaşkanı olmak Türk’ün kafasını dahada gömmek Türk’ler üzerinden bölücü dürtmeleri aklamak isteyen,destekleyeni imralı katili,bölücü dürtmeler olan hayali büyük kürdistan olan,şehit’lerimizi basamak yapan sözde müslüman,Türk düşmanından tık yok.Nefretle kınıyoruz aşagıdakı şablonumuzla uyumlu Cumhurbaşkanı istiyoruz.
Kerkük’e peşmerge bayragı çektirenlerin,Türkmenlere sessiz kalanların bırakın şerefini herbiryerini ayaklar altına aldık.Işid’dınmi?Gülümse!
Millet kime karşı olacagı önemli degil bir savaş çıkmasını istiyoruz.Muammey bey “içimizdeki gark,gurk eden pislenmiş bagırsakları öyle veya böyle temizlemek lazım” diyor.Beyefendi onun içinmi yaz,kış çizme giyiyor,denize bilem onlarla gidiyorsunuz dedim.Beyefendi italyan Çizmelerine “Postal” diyor.Bana “Kuşbeyinli kapmışsın,aferim” dedi,onur duydum.
Konuyorsa dalına bölücü leş kargalari..Dal KESILSIN.
Bölücü şehre kadar iniyorsa dag’dan yol KESILSIN.
Egerki askerime,polisime kurşun sıkıyorsa.. KOL KESILSIN.
Türk Allah’ın kılıcıdır,boyun egmeyen TAS KESILSIN.
Türk milliyetini,ayaklar altına alanlar,kimligini tanımıyanlar.. GEBERSIN.
Bu vatana ihanet eden baş ise,BAŞ KESILSIN.
Ne mutlu Turkum diyene diyemiyen dil..LAL KESILSIN.
Millet,biz Erdogan’ı sevmiyor,oy vermiyoruz jocker hakkımızı bile kullanmıyoruz kesin kararımız,bugün Celal’lenen bir şerefsizin kayınbiraderi Ünal köpegini gömdüler “sıranın sahibine,Taner şerefsizine iş’i kendi gibi it’lere saldırı emri vermek insanları sindirmek için incitmek,pis işlerini it’lerine yaptırmak kendini adam sandırmak olan celallenen şerefsize vb.gelmesi için” Allah’a dua ederek bekliyoruz kaptınmı?.
Müslüman Cografyasını ustaca bölüp,parçalamakla görevlendirilerek BOP eş başkanı yapılmış,başımıza bela edilmiş kimselere destek degil,nefretimiz var.
Hopdediks millet bir ülkede bayraklar indirimiye başlanmışsa açık tehdit altındadır.Sorumluları,kendi menfaatleri için “Allah,bayrak,süreç” diye milleti aldatan bu zemini hazırlayan bayragımızın şerefini kendi şerefi bilip koruyamıyan,korunmasını örtülü engelleten pis ayagının altına alıp,aldırtan alçaklardır.Sende onları indir,artık “Dur lan,mahvettinyan” de,biz bu şerefsizligin sonunun gelmiyecegini bilenlerdeniz.Kendine gel.
Dua’ma Amin de.”Allah’ım biz darbeci degiliz ülke olarak çok acil senin derin darbene muhtacız insanlıgın başına bela olan Türk’ü düşman gören koltuk için,menfaat için alçak,kahpe,hain bölücü dürtmelerle,iş tutan kafa kesen insanları öldürüp cigerlerini yiyen teröristleri dost gören,işbirligi içinde olan kendini bir halt sanan senin mübarek adınla milleti kandıran kimseleri,ruhhastalarını senden korkmayanları,kuldan utanmıyanları sana inanmış biz kullarını üzüp inciten bilcümle şerfsizleri Sayın.Aziz Yıldırım
başkanım beyefendiye,Fenerbahçemize düşmanlık edenleri (Eski dyp’de bugün bahçelerdeki Celal’lenen saldırgan şerefsiz inbeyi iki kayınbiraderleri köpekleri (Ünal geberdi,Taner şerefsizini) Turkcell izmir müşteri hizmetlerindeki Belgin isimli teknik servis çalışanı olospuyu dahil ederek) yok et leşlerine sokak köpeklerimiz şeyapsın.Amin” Diger dualarım için duvarı tüm yorumları okumaya devam et,teşkür ederim.
Buket Turkay
ANDIMIZ.
Türküm,dogruyum,çalışkanım..

31
May
15

Berat kandilinizi kutlarız sevgi ile yogrulmuş bir askerin hikayesi “Ok yaydan çıktı” bu postanı n gövdesinde.Buket Turkay secretaryship

https://www.facebook.com/muammer.sezer6/
https://twitter.com/muammersezer/
http://muammersezeriletisim.blogspot.com.tr/
http://muammersezer1.wordpress.com/

Lütfen Facebook profiline giderek “Hakkımdaki detaylar ve bunun altındaki Sevdigi sözler” alanını arzu edilmiyerek en altta sunulan linklerimizi,özet bilgi notlarını boydan,boya özen ve dikkatle okuyup vicdanınızın sesine kulak vererek oy kullanınız,teşekkür ederiz..
Bloggerlere yönelik bu postanın en altında arzu edilmiyerek sizlere bilgi amaçlı bilgi notları yüklenmiştir..
Lütfen okumaya devam et,biraz sonra sevgi ile yogrulmuş bir askerin hikayesinden “ok yaydan çıktı” bölümünü okuyacaksın..Mutlu ol,gülümse..
Seni seviyoruz Türkiye,Fenerbahçe gibi canımızsın..

Buket Turkay
Secretaryship Muammer Sezer beyefendinin Melis ve’de Dr.Seda hanımla birlikte “üçlü kararname” ile atadıgı Facebook ve sosyal aglar kasabası şerifesi Fenerbahçe örgüt üyesi.
Fenerbahçe-Kadıköy/istanbul

Mübarek kandilinizi kutlarız..

Fenerbahçeli oldugumuz belli oluyormu?..

Şıst,şıst..Bizim millet istanbul 2’ci bölgede Sayın.Dr.Dursun Çiçek Albayım beyefendiye 1’nci,3’üncü bölgede ve diger illerde faks,eposta sms-mms ettigimiz,devam ettigimiz işaret ettigimiz kimselere oy kullanıyoruz.Trabzon’da Koray Aydın bakanıma,Gaziantepte Prof.Dr.Ümit Özdag hocam beyefendiye oy kullanıyoruz.Son kararımız joker ve telefon hakkımızı bile kullanmıyoruz.Seninde hak ve hukuktan demokrasiden,adaletten insan hak ve özgürlüklerinden yana Ekonomi bilgisi olan “insan hanımefendi ve beyefendi” milletvekillerin olsun.Seni seviyoruz Türkiye Feneybahçe gibi canımızsın işte kalbimiz <3 Buket Turkay buyalayın kasaba şerifesi,mesuliyetli müdire.iş ilanı müessesemizde akçeli ve’de yönetimde görevlendirilecek “kısa kollu,temiz aile çocukları” arıyoruz başvurular bilgilerine başvuracagımız MIT,Askeri&Emniyet&jandarma istihbarat CIA ve’de FBI dişında “çok gizli” tutulacaktır.Millet ay şindik duydum birinin +18 kaseti vaa diyolar,yüce Allah dualarımızımı kabul ediyor inşallah,inşallah yüce rabbimiz kim,kime kötülük yapıyor,yaptırıyor göz yumuyosa rezil etsin böglelerine itibar edenler dahil kendi kan gölünde wernelli suda çimdirsin.Amin sıradaki Allah’ım,sıradaki bakalım,görelim etme,bulma dünyası kardeş .. (Y)

Seçimde oy kullanırken özen ve dikkatli ol kime oy verecegim diye düşünme,biz senin yerine düşündük eposta kutuna,cep telefonuna faks cihazına gelen önerilerimize oy kullan..

Sevgi ile yogrulmuş bir askerin hikayesi.

İKİNCİ BÖLÜM

OK
YAYDAN ÇIKTI
Bu vatan,
Toprağın kara bağrında
Sıra dağlar gibi
Duranlarındır.
Bir tarih boyunca
Onun uğrunda
Kendini tarihe verenlerindir…

(Orhan Şaik GÖKYAY)

Türk; öğün, çalış, güven. ATATÜRK

Hayatta muvaffak olmak için üç şey lazımdır; dikkat, intizam, çalışmak. ATATÜRK

Zafer; “Zafer benimdir.” Diyebilenin, başarı “başaracağım” diye başlayanın ve “başardım” diyebilenindir. ATATÜRK

Cumhuriyet Fikren, İlmen Bedenen kuvvetli ve yüksek seciyeli muhafızlar ister. ATATÜRK

Vatan sevgisi ruhları kirden kurtaran en kuvvetli rüzgardır. ATATÜRK

Bu memleket tarihte Türktü. bugün de Türktür ve ebediyete Türk olarak kalacaktır. ATATÜRK

Çocuklarınızı size bağlamanın en iyi yolu korku değil saygı ve sevecenliktir. TERENCE

Celallenen,saldırgan cani şerefsizin küçük anıtını iki dudagının arasına alıp kıtlayarak aday olmasın diye önü kesilen Engin Alan paşamız..

1..

2..

3..

Barışı korumanın yolu savaşa hazır olmaktır. WASHİNGTON

Olgun kişi, güzel söz söyleyen değil, söylediğini yapan ve yapabileceğini söyleyen kişidir. KONFÜÇYÜS

Millete efendilik yoktur, hizmet etmek vardır. Bu Millete hizmet eden onun efendisi olur. ATATÜRK

Medeniyet; Öyle kuvvetli bir ışıktır ki ona bigane olanları yakar, mahveder. ATATÜRK

Hiçbir ulus yoktur ki ahlaki temellere dayanmadan yükselsin. ATATÜRK

Ölülerden medet ummak, medenî bir toplum için ayıptır. ATATÜRK

Para ile satın alınan sadakat, daha fazla para ile de satılır. SENECA

Aklın ve ilmin üç büyük düşmanı vardır; kötülük, bilgisizlik ve tembellik. HAECKEL

Güç olan kahramanca ölmek değil, kahramanca yaşamaktır. C. ŞAHABETTİN

Gençken bilgi ağacını dikmezsek, ihtiyarlığımızda gölgesinde barınacak ağacımız olmayacaktır. CHESTERFİELD

HEY BENİM ASLANIM

Mustafa, İsmail, Osman, Ali ve Mesutların ellerini kınalayan; Zeynep, Gülsüm, Fadime, Ayşe ve Aysel anaların yürekleri yaşattı bizi… İşte böyle var olduk…

Nermin Öğretmen, kitabını bırakıp çantasını karıştırmaya başladı. Bir şey arıyor gibiydi. Nihayet buldu, bize döndü ve elini uzattı. Avucunun ortasında Türk Bayrağı rozetleri vardı. Şöyle dedi:

Sizlere küçük birer hatıram olsun. Kabul ederseniz, sevinirim.

Kenarları altın sarısı, içi kıpkırmızı ve ay yıldızları bembeyaz iki güzel rozet. Uzandık, teşekkür ederek aldık. Mustafa, zaten açık olan cüzdanına rozetini koyarken özlem dolu sesiyle konuştu:
Türk; öğün, çalış, güven. ATATÜRK

–Ne güzel renkleri var değil mi Metin Ağabey? Bu renkler birbirine ne çok yakışıyor. Zeynep’e de beline kırmızı kurdele bağladığı gelinliği işte böyle çok yakışmış, melek gibi olmuştu. Yerlere kadar sürünüyordu etekleri. Sandığa koyup sakladı onu. “Alamayan birisine verelim.” dediysem de dinlemedi beni. Kıyıp da veremedi. Bir gelinlik kızı daha sevindirseydi keşke!

Öyle güzel anlatıyordu ki. Yanaklarında küçük gamzeler oluştu. Dudağının kenarını yine ısırdı. Duygu dolu sesini yeniden duyduk:

–Onu, ilk gördüğüm gün sevmiştim biliyor musun? Komşu kasabada bir arkadaşımın düğününde rastlamıştım. Bırakmadım peşini. Ağabeylerinden çok çekiniyordu. Bir iki defa gizli gizli buluştuk. Baktım ki olmayacak, annemi gönderip istettim. Önceleri biraz nazlandılar. Babam, “Üzülme oğlum, kız evi naz evi!” dedi. Ben de biraz gözdağı vermek için, şakanın dozajını kaçırarak çektim bir kenara Zeynep’i ve “Seni başkasına yâr etmem!” dedim.

Delikanlının son cümlesinden ürpermiş, şaşırmıştım:

–Bu nasıl sevmek Mustafa? Kıza hiç seçme hakkı bırakmamışsın ki?

–Öyle değil Metin Ağabey. O da çok seviyordu beni.

–Yine de yanlış yapmışsın, insan sevgisini öyle mi ifade eder?

–Ama annesi hep aramıza giriyordu. Kızının aklını çelecek sandım. “İki gönül bir olunca samanlık seyran olur!” demiyordu. Neyim eksikti ki benim? Taşı sıksam suyunu çıkarırım. Neyse, boş ver! Erdim işte muradıma. Düğün akşamı annem kulağıma eğilip dedi ki: “Oğlum, dünürler çok uğraştırdı bizi. İlk günden bağır, çağır da karın korksun senden. At sahibine göre kişner, sonra baş edemezsin.” Dönüp baktım ona. “Anacığım, o benim eşim, karım artık. Benden korkmasına ne gerek var ki! Böyle terbiye mi olurmuş?” dedim.

– İyi demişsin, aferin.

–Aylar hızla geçti. Şimdi el üstünde tutuyorlar beni. Hiç de altta kalmıyor, her ihtiyaçlarına koşturuyorum. Kaynanam; “Benim damadım bir tane!” diyor. Zeynep de, saklıyor hâlâ gelinliğini. Düğündeki bayrakla birlikte saklıyor. Bizde adettir, üç gün boyunca düğün evine asılır bayrak. Kapıda davul zurna çalar, yukarıda o, kırmızı beyaz renkleriyle dalgalanır durur.

–Bayrağımızdaki renklerin başka anlamları da var Mustafa. Kırmızı, atalarımızın kanlarını, beyaz ise, dürüstlük ve temizliği simgeler. Sen biraz önce Nermin Hanıma bayrağı tarif ederken “Bayrak, namustur!” demedin mi? İşte bayrak gökyüzünde özgürce dalgalandıkça namusa leke çalınmaz ve milletimiz hep özgür kalır. Biz millet olarak gücümüzü bu ay yıldızdan aldığımıza inanırız. Nazlı bir edayla dalgalanan bayrağımız gözlerimizi doldurur, içimizi titretir. Bu bayrak altında doğan bizler, yine bu bayrak altında, “Çalışır, övünür, güveniriz!” Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmanın haklı gurur ve onuru bu bayrak altında coşkuya dönüşür, anlam kazanır.

Kendimi birden nutuk atar gibi hissettim. Sanki bir orduyu savaşa hazırlıyordum. Üstelik bu durum hoşuma da gitmişti. Yine devam edecektim ki takındığım komutan edasını delikanlının tebessümü bozdu:

–Hayrola Metin Ağabey, askere ben gidiyorum, sana ne oluyor? Tertip miyiz?

Gülümsedim. Öğretmen Hanım da, kitabının sayfalarını çevirmeyi bırakmış, bizi dinliyordu. Başını kaldırdı:

–Metin Bey doğru söylüyor Mustafa. Vatan, üzerinde yaşadığımız ülkemiz, yurdumuzdur. Atalarımızın bizlere emanet ettikleri topraklardır. Vatanımıza karşı maddî ve manevî bir bağlılık duymak, içimizden gelir. Bizi yaşatan şey, bu toprakların üzerindeki ortak kültür değerlerimiz, anılarımızdır. İşte bu yüzden bayrağımızı ve vatanımızı severiz. Onları korumak uğruna çalışır, gerektiğinde canlarımızı feda ederiz.

Mustafa aniden topuklarını birbirine sertçe çarptı ve başını hızla öne eğip kaldırdı:

–Askerliğimin ilk selâmını sizlere veriyorum. Vatana millete hayırlı olsun!

Akıllı bir delikanlıydı. Bizi incitmeden iğnelemeyi iyi beceriyordu. “Zaten yeterince gerginim, bir de siz gelmeyin üstüme!” demek istemişti herhalde. Nermin Hanım da, ben de onun bu şakasından hoşlanmıştık.

Arka koltuktaki yaşlı adam da gülümsedi. O, otobüse bindiğimiz dakikadan itibaren herkesi, her şeyi, yorgun; ama tecrübeli gözleriyle izliyor, inceliyordu. Bu koca çınarın yıllara meydan okuyan iri kulaklarının, büyük bir dikkatle bizleri dinlediğini de biliyordum. Türlü bahanelerle arkama döndüğümde göz göze geliyorduk. Kim bilir neler geçiriyordu aklından. Nihayet o da dayanamadı: “Biraz sonra otobüsümüz mola verecek. Eğer çaylarımızı beraber içersek sevinirim.” dedi.

Sohbeti tatlı bir adama benziyordu. Böyle bir davet kaçırılmazdı. Memnuniyetle kabul ettik. Görevli delikanlı elindeki mikrofondan mola verecekleri yeri ve zamanı anons etti. Çok geçmeden otobüs yavaşladı ve dinlenme alanına girdi.

Dikkatimi çeken ilk şey, neredeyse her yerden duyulabilen müzik yayını oldu. Son günlerin çok sevilen bir türküsü, uygun bir tonda bize hoş geldiniz diyordu. Müziğin, ruhun gıdası olduğunu söyleyenler doğru lâf etmişler. Bu türkü yüreğimin tellerine dokunarak rahatlatmıştı beni. Hayatı, sadece acıdan, ayrılıktan, ibaret göstererek ağlatıp, sızlatan ve insanların içini karartan garip şarkılara benzemiyordu. Demek ki her insanın gıda anlayışı biraz farklıca oluyordu.

Buraya gelinceye kadar yol boyunca geçtiğimiz kimi yer bozkır kimi yer de yeşildi, oysa burası yemyeşildi. Plânlı bir çalışmanın ürünü olduğu belliydi. Her ayrıntı düşünülmüştü. Çocuklar için salıncak ve kaydırakların olduğu bir eğlence parkı, alışveriş merkezi, lokanta kısmı, bahçe, manav renk cümbüşü içerisinde birbirini tamamlıyordu.

Otobüsten yeni inmiştik ki, oyun parkından bize doğru plastik bir top yuvarlandı. Mustafa hemen ustaca bir hareketle ayağından dizine kaldırıp, sektirmeye başladı topu. Bu arada göz ucuyla da bizi süzüyordu. Birkaç tekrardan sonra yere düşürdü. Hiç bozuntuya vermeden eğilip aldı ve parkta oynayan çocuklara doğru attı. Kibirli bir tavırla “Aslında daha çok sektiririm; ama top biraz hafifti. Üstelik çocukları da bekletmemek lâzım.” dedi.

Çay salonunda buluşmak üzere sözleştik. Osmanlı mimarisi tarzında yapılan çeşmenin suyundan hem içtim, hem de elimi yüzümü yıkadım. Bazı ülkelerde daha tuvalet bile yokken, atalarımın hamamlar inşa ettiği geldi aklıma. Saçlarımı düzeltirken başımı kaldırdığımda kuşları gördüm. Özgürlüğün tadını çıkarıyor, güneşin ışıklarıyla dans ediyorlardı. Tek sıra dizilen otobüsler neşeli görevliler tarafından yıkanırken, sıçrayan sular, serinlemeye çalışan bu küçük kuşların kanatlarını ıslatıyordu.

Eve elim boş gitmek istemedim. Bu yöre, lokumu ve kuruyemişi ile ünlüydü. Karışık iki paket yaptırdım. Çay salonuna girdiğimde öğretmen hanımı, Mustafa’yı ve henüz adını bilmediğim yaşlı adamı hoş bir sohbet içerisinde buldum. Çaylarımızı beklerken, Mustafa bizi tanıştırdı. Adının “Gürbüz” olduğunu öğrendim. Etkileyici bakışları vardı. Yıllar ona beyaz saçlarla birlikte nice anılar da vermiş olmalıydı. Sözü dolaştırıp otobüste konuştuğumuz konulara getireceğini biliyordum. Gülümseyerek etrafına bakındı:

Hakikaten bravo! Bir teşekkür yazıp atacağım şu girişteki kutuya. Tuvaletler, lavabolar tertemiz. Bu güzelim tesise tam not verdim. Onlar da masraf yapmış; ama hakkını da vermişler doğrusu. İnsan kendi evinde bile bu temizliği zor sağlar. Burada bunca insana aynı özeni göstermek, aynı hizmeti vermek hiç de kolay değil. Bakın personel ne kadar şık giyinmiş. Hepsi de pırıl pırıl. Hepsi de işinin ehli görünüyor. Keşke hayatta, en küçüğünden en büyüğüne kadar her iş, gerçekten işinin ehli insanlara teslim edilse!

Garsonun masamıza bıraktığı çaylardan dumanlar tütüyordu. Yaşlı adam eline bir kesme şeker alarak ikiye böldü. Parçalardan birini diline koyup çayına uzandı. “Bizim oralarda buna kıtlama derler; ama bu şekerler çok çabuk eriyor.” dedi. Biz biraz soğusun diye beklerken o nerdeyse bardağını yarılamıştı. Mustafa kendi dili yanmışçasına buruşturdu yüzünü. İhtiyar, oralı bile olmadan kaldığı yerden devam etti konuşmasına:

Ellerindeki temizlik bezleri bile özenle seçilmiş. Açıkta bir tane çöp, yerlerde bir tane izmarit yok. Bakın şu tatlı bölümündeki kızımıza! Lastik eldivenler takıp, saçlarını özenle taramış. Ağzından “Efendim!” kelimesini düşürmüyor. İşini severek, isteyerek, benimseyerek yapıyor. Dolapta servise hazır bütün yiyeceklerin üzeri şeffaf koruyucularla kapatılmış. Ne de güzel olmuş.

Döndük baktık. Eli yüzü küçücük, hafif kısaca, yanakları al al, fındık kurdu bir kızcağız, arı gibi çalışıyordu. Mustafa da alıcı gözle baktı kıza:

–Gerçekten güzel kızmış. Parmağında yüzük de yok. Allah sahibine bağışlasın. Kara gözleri kömür gibi maşallah! Gidip yakından görsem, bir tatlı da ben mi yesem acaba? Yok yok! Aman Zeynep duymasın. Çok kıskançtır, küser bana.

Gürbüz Bey tebessüm ederek sözlerini sürdürdü:
Gençken bilgi ağacını dikmezsek, ihtiyarlığımızda gölgesinde barınacak ağacımız olmayacaktır. CHESTERFİELD

–Bunca uzaktan kızın parmağında yüzük olup olmadığını nasıl anladın? Ne keskin gözlerin varmış! Aslında şaşırmamak gerekir! İnsan daima görmek istediğini görürmüş ya!

Otobüsteki konuşmalarınıza kulak misafiri oldum. Kusura bakmayın. Meraklandım ve dinledim. Anladım ki, aramızda ortak bir şeyler var. Hepimiz bu ülkeyi çok seviyoruz; ama sadece sevmek yetmiyor. Bu sevgiyi göstermenin yollarını bulmak lâzım. Bence her insan; içinde bulunduğu durum ya da yaptığı iş her neyse, biraz da ülkesi adına görev çıkartmalı.

Mustafa’nın ağzı yine kulaklarındaydı. Konuşunca bu sebepsiz gülücüğün sebebini biz de anladık:

–Bu anlattıklarınızı bir ezberleyebilsem; âlim olurdum; ama böyle hepiniz birden gelmeyin üstüme, korkuyorum!

Bizi de güldürmüştü. Yaşlı adam devam etti konuşmasına:

–Sen bizi bırak, korkacaksan eşinden kork! Neyse ben unutmadan anlatayım diyeceklerimi. Malum yaşlılık var, uçar gider aklımdan şimdi!

En büyük değer ülkemize bağlılıktır. Ülkesine bağlı olan, devletine de bağlı olur. Onu kollar, devamı için uğraş verir. Bu da ancak aynaya dikkatli bakmakla mümkün olur! Akşam olduğunda başımızı yastığa koyarken düşünmeli, günün muhasebesini yapmalıyız. Ben bugün neler yaptım? Şöyle bir tartmalıyız kendimizi. Bakalım hangisi ağır basıyor; iyilik mi, kötülük mü? Cevap kötülük ise, uykumuz kaçmalı, o pamuk yastık taş olmalı bize. Etten kemikten ibaret değiliz ki! Ruhumuz, vicdanımız, aklımız, yüreğimiz var bizim. Mustafa yine muzip tavrını takınmıştı. Birden atıldı:

–Gürbüz Amca, dörtlüde bir eksik vardı, o da şimdi sizinle tamamlandı. İçimden geldi, bir selam da size vereyim mi? Ya da beraber gidelim askere, sayenizde yalnızlık da çekmem oralarda. Beni kesin erken terhis ederler.

Gürbüz Bey’in bakışları hafifçe dikleşti. Kaşlarından birini kaldırarak sordu:

—O nedenmiş?

Neden olacak, sayenizde askerliğe bir iki gün erken başladım da!

Gürbüz Bey babacan bir tavırla;

–Görüyorum ki çok neşeli ve mutlusun delikanlı. Haklısın, yerinde olabilsem ben de mutlu olurdum. Sen vatanı korumaya gidiyorsun, bundan büyük mutluluk olur mu? Vatanı, milleti, memleketin şeref ve namusunu, düşmana karşı koruyacaksın. Arkadaşlarınla bir elin parmakları olacaksın. Bu uğurda nice çaba sarf edeceksin. İçimizdeki birlik ruhu olmasa, bütün bu çaba, bu gayret hepsi de boşa gider.

Nermin Hanım çayını karıştırırken ses çıkarmamaya özen gösteriyor, anlatılanların tadına varmaya çalışıyordu. Kısa sessizliği fırsat bilip sohbete katıldı:

–Delikanlı takılıyor size Gürbüz Bey. Gençlik değişiyor artık. Keşke bütün gençler Mustafa gibi olsa. İçinde bulunduğumuz çağ da baş döndürücü bir hızla değişiyor ve hayatlarımızın şeklini belirliyor. Bu değişim; en sarsılmaz, hiç bir şey olmaz denilen sistemleri bile derinden etkiliyor. Teknoloji; kolaylıkların, rahatlığın yanında tehlikeleri de beraberinde getiriyor. Bütün bunların özünde sadece insan var. İnsanın sınırsız gücü ve aklı var. Biliyor musunuz, geçenlerde bir kitapta okudum. Yüksek kalitede bir bilgisayar saniyede dört yüz milyonun üzerinde işlem yapabiliyormuş.

Mustafa dudağını büzerek baktı:

–İnanması zor!

–Evet, inanması zor; ama doğru delikanlı. Her saniyede bu kadar çok işlem. Sonra daha da şaşıracağım bir şey okudum; “Bu bilgisayarın hiç durmadan çalışıp yüz yılda yapabildiğini beynimizde sadece bir dakikada yapabilecek kapasite varmış. Oysa biz, ne yazık ki beyin gücümüzün sadece yüzde birini kullanıyormuşuz! Şöyle bir düşünsenize vücudumuzdaki diğer organların da sadece yüzde bir performansla çalıştıklarını! Hastaneler dolup taşardı herhalde!” Daha fazla gecikmeden buna bir tedbir almalı, aklımızı akıllıca kullanmayı öğrenmeliyiz.

Mustafa konuşmaların yoğunluğundan biraz bunalmıştı. Masanın ortasına bir paket koyup seri hareketlerle açtı:

–Annem de tedbir almayı sever öğretmenim. Bu börekleri eşimle beraber hazırladılar. “Anne çok koydunuz!” dedim. “Oğlum, kime nasip olacağı, kime ikram edeceğin belli olmaz, paylaşırsın!” dedi. Haklıymış, afiyet olsun.
Hayatta muvaffak olmak için üç şey lazımdır; dikkat, intizam, çalışmak. ATATÜRK

Gerçekten de böreklerin maharetli eller tarafından yapıldıkları belliydi. Güzel ve iştah açıcı görünüyorlardı. Geri çevrilecek teklif değildi bu!

Mustafa, yaptığı ikramın mutluluğunu yaşıyor, kahverengi gözleri pırıl pırıl parlıyordu. Paylaşılan o birkaç parça börek, kuş sütü eksik sofralar gibi geldi bana. Çünkü sadece sofrayı değil; sevgi, saygı ve sohbeti paylaşıyorduk. Gürbüz Bey; “Yapanların ellerine sağlık, bu dünyada kimse aç kalmasın, açlıkla terbiye edilmesin!” dedi. Nermin Hanım da devam etti:

–Evet, aç kalmasın. Açlık elbette çok önemli. Eğer bir ülkenin ekonomisinde bozukluklar varsa, bu sosyal yapıyı da etkileyebilir. Aile bağları, komşuluk ilişkileri zayıflayabilir. Bilgisiz ve zayıf karakterli insanların, kanunsuz olaylara katılımı artabilir. Gayri ahlâkî yollara sapmalar olur. İşte o zaman güven duygusu azalıp, ümitsizlik oluşur. İnsanların düşünceleri istismar edilir. Gerektiğinde, kazandığı ile yetinebilmeyi öğrenememiş birkaç insan arasında, para için her şeyin kullanılabileceği düşüncesi yayılır. Birlik, beraberlik bozulur.

Birden sustu. Parmağının ucuyla bize yerdeki bir zeytin tanesini işaret etti. Sonra sürdürdü konuşmasını:

–Şu zeytine iyi bakın. Sadece bir zeytin tanesi deyip geçmeyin. Açlık insana neler yaptırır! Bilhassa savaş yıllarında açlık daha bir şiddetli olur. Kurtuluş mücadelemizin çetin günlerinde Levazım Bakanlığı şöyle bir emir yayınlamış;

“Nasıl tüketileceğine dair bilgi verdiğimiz gıda maddelerinden olan zeytinin, özelliği dolayısıyla kısıtlanarak yenilmesi gerekmektedir. Bir adedinin, üç ayrı lokmada ekmeğe katık edilmesi kararlaştırılmıştır. Alışılanın haricinde olan bu zorunluluğu kıtalara günlük emir şeklinde duyurunuz ve takip ediniz…”

Yerdeki zeytine bir kez daha baktı ve sonra yine bize döndü:

–Ne günler geçirmişiz. Ne acılar çekmişiz. Yalnız kalmışız. Çaresiz kalmışız. Medine’de kuşatma altında askerini öpen koklayan Fahrettin Paşa da çaresiz kalmış. Hem düşmanla hem de açlık ve sıcakla savaşmış. Bu yiyecek yetersizliğine geçici çareyi çekirgede bulmuş. Günlük emrinde Mehmetçiğe çekirgeyi anlatmış;

“Çekirgenin serçe kuşundan ne farkı var? Yalnız tüyü yok… O da serçe gibi kanatlı ve uçuyor. Bitki ile besleniyor. Serçe gibi huysuz… Yediği şeyleri seçiyor ve temiz şeyler yiyor… Yemen ve Afrika Arapları’nın başlıca gıdası çekirgedir. Romatizmaya da iyi gelir. Doktorlarımıza tetkik ettirdim. Şifalarını saymakla bitiremediler…

Çekirge yemeği şöyle hazırlanır. Yağ ile kavrulur, kavurma gibi yenir… Haşlanır, bulgura karıştırılır…”

Nermin Hanım, size bir örnek daha vereyim diyerek devam etti;

—Kurtuluş Savaşı yıllarında halkımız ve ordumuz o kadar sıkıntı çekmiş ki! Askere bir günlük iaşe olarak; sabah üzüm hoşafı, akşama da yağlı buğday çorbası verilebilmiş. Hatta bazı günler bu iki öğün teke düşürülmüş! Bu şartlara sebat eden askerle kazanmışız bağımsızlığımızı. Şimdiki çocukların yemek seçtiklerini, bamyaya, pırasaya, karnabahara, ya da güzelim ıspanağa burun kıvırdıklarını görüyorum ya, kahroluyorum!

Mustafa’nın ağız tadıyla yemeye çalıştığı böreğini elinde beklettiğini gördüm. Taktiği işe yaramamış, öğretmene ikramda bulunmuş; ama susturamamıştı. Nermin Hanım yine yapacağını yapmış, söyleyeceğini söylemişti. Hızını alamadığı da belliydi. Durmaya da hiç niyetli görünmüyordu. Aynı ton ve coşkuyla sürdürdü konuşmasını:

–Bu milletin ömrü cephelerde, savaşlarda geçti. Bir başka örnek vereyim size;

“Atatürk bir seyahatinde tanıştığı ihtiyarlara sormuş:

–Mal mülkle hiç uğraşmadık diyorsunuz. Bu nasıl iş? Bunca yıl ne yaptınız peki?

İhtiyarların arasındaki bir köylünün yorgun sesi duyulmuş:

–Biz; Yemen, Tuna Boyları,
Balkanlar, Arnavutluk Dağları,
Kafkaslar, Çanakkale ve Sakarya’da
Savaşıyorduk Paşam…”

Nefes bile almadan konuşuyordu. Ara verip, soluklandı. Sonra, sanki anlattıkları yarım kalacak korkusuyla devam etti:

–Bu millet bağımsızlığını korumak için çok savaştı. Kahramanlık destanları yazan tok gözlü insanlarımız hiçbir zaman mal mülk hırsına düşmedi. Onların gönüllerinde hep vatan sevdası vardı.

Nermin Hanımın anlattıkları bana da o çetin günleri konu alan bir kitaptan okuduklarımı hatırlattı;

“Kurtuluş Savaşımız sırasında, o günün çileli, yoksul insanları, yani dedelerimiz ki, yaşayanları hâlâ aramızdadırlar; çorabının tekini, ayağının çarığını, sırtındaki gocuğunu, atını, öküzünü, ambardaki buğdayını, mercimeğini savaşanlarına seve seve vermekten kaçınmadı. Böylece o günün dedeleri, babaları şimdilerin yetmiş milyonunu yarattılar. Bizler o günlerin fedakârlığı ile bunca yıldır huzur içinde yaşıyoruz.

Toparlanmamıza, kalkınmamıza içte ve dışta bulunan hasımlarımız fırsat vermediler. Dile kolay! Yıllarca hiç durmadan savaşmışız. Bizlere armağan edilen bu barışı, yoksulu, varlıklısı, herkes korumalı. Kimse; “Verecek bir şeyim yok!” dememeli. Kurtuluş Savaşı’ndakilerin nesi vardı? Yine de ayağındaki çarığın birini çıkarıp verdi!”

Gürbüz Bey başını sallaya sallaya konuştu:

–Savaşları kazanarak onurumuzu ve yurdumuzu kurtardık. Bugün de kültürümüzü, ekonomimizi, umutlarımızı daha iyi durumlara getirmek için çalışacak ve geleceğimizi kurtaracağız!

Mustafa da tam bu arada böreği kurtarma telaşındaydı. Saygısızlık olmasın diye küçük parçalara bölüp ağzına atıyor, sonra da çiğnemeden yutmaya çalışıyordu.

Anlatılanların doğruluğu konusunda hiç bir söz söylenemezdi. Belki de delikanlının sesini çıkartmayıp, kaşlarını çatmamasının nedeni buydu. Daha rahat bir konuşma ortamında olsaydık, onun, söze daha çok katılacağını düşündüm. Buna rağmen kendiliğinden gelişen sohbetimiz, masamıza derin ve ciddi bir hava katıyordu. Şu an burada olmaktan çok mutluydum. Mustafa’nın da gösterdiği bu sıcak ilgi rol olamazdı. İçinden geldiği için yanımızda olduğunu hissedebiliyordum.

Otobüste birbirlerine buruşturulmuş kâğıtları atarak eğlenen gençler, çay salonunda da neşelerinden bir şey kaybetmemişler, yeni şakalar icat ediyorlardı. Boş meşrubat şişesini masanın üzerinde hızla çeviriyor, şişenin ucu hangisini gösteriyorsa, onun çayına taşıncaya kadar şeker doldurup içmeye zorluyorlardı! Çevrelerinde başkalarının olduğunu yine unutmuş, ölçüsüz kahkahalar atıyorlardı.

İçlerinden birisi kız arkadaşına kur yapmaya başladı. Saçlarını bozmaya çalışıyor, kız da izin vermeyince işi pişkinliğe döküyordu. Arkadaşları onu cesaretlendiriyor, o da tekrar deniyordu. Nihayet kız öfkeyle kalktı. Bir şeyler söyledi ve hızlı adımlarla otobüse doğru gitti. Bütün bu olanları benimle birlikte izleyen Nermin Hanım, dinlenmiş, soluklanmıştı. Gözlüğünü düzeltip, saçını kulağının arkasına attı ve konuşmasına devam etti:

–Daha dün Çanakkale’de olanları unutabilir miyiz?

“Ben size taarruzu emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman zarfında başka kuvvetler ve kumandanlar yerimize geçebilir!” Sözü unutulabilir mi?

Bu emri alınca, gözlerinin önünde şehit olan arkadaşlarını gördüğü halde, buna zerre aldırmadan ölüm için sıra bekleyen Mehmetçik nasıl unutulur?

Alnından vurulacağını bildiği halde, bir an olsun düşünmeden arkadaşlarının yerini alan kahramanlar bugünlerimizin güneşleri olmadılar mı? Onlar, şimdi bize masal gibi gelen yangının tam ortasında kor ateşlerle yanmadılar mı? Kemerlerini kaynatıp suyunu çorba niyetine içmediler mi?

Nermin Öğretmeni dinlerken Çanakkale sonrası İngiliz Parlamentosunda yenilgilerine kılıf arayanları hatırladım. İşgal Orduları Komutanı Hamilton, yaptığı konuşmada şöyle demişti;

“Lortlarım! Biz görevimizi yaptık. Hesabımıza göre Gelibolu Yarımadası’nı 2,5 cm. kalınlığında bir levhayla kaplayacak kadar mermi attık. Ne yazık ki karşımızda ölmeyi emredebilen bir komutan ve koşa koşa ölüme gidebilen bir ordu vardı. Biz başka ne yapabilirdik? Elimizden bu kadarı geldi!”

İngiltere Başbakanı Winston Churchill de aynı parlamentoda buna benzer bir itirafta bulunmuştu;

“Çok üzgünüm. Mağlubiyeti damarlarımda hissetmekteyim. Her şeyi planlamış, Çanakkale bizimdir demiştim! Yanılmışım! Bağrımda İngiliz gururu olmasa Türkleri alınlarından öpmek, ayakta alkışlamak isterim.”
Vatan sevgisi ruhları kirden kurtaran en kuvvetli rüzgardır. ATATÜRK

Ben aklımdan bunları geçirirken, Nermin Hanım da tatlı sesini titrete titrete anlatmaya devam ediyordu:

–“Boğazdaki gemide nöbet tutan Mehmetçiğin, gecenin karanlığını yırtarak gelen torpidoyu gördüğünde, onu kendi vücudu ile karşılayıp parçalandığına…” bugün kaç kişi inanır; ama bu hakikat.

Mustafa Kemal’in Çanakkale’deki Türk askerine duyduğu hayranlığı dile getiren satırlarındaki her bir kelime de hakikat. Şöyle demişti Gazi;

“Karşılıklı siperler arası mesafe sekiz metre. Yani ölüm muhakkak. Birinci siperdekiler hiç biri kurtulamamışçasına yere düşüveriyor. Hemen arkasındakiler onların yerine gidiyor. Fakat nasıl gidiyor biliyor musunuz? Öleni görüyor, üç dakikaya kadar kendisinin de öleceğini biliyor; ama hiçbir tereddüt göstermiyor…”

Gencecik subayın, köy kahvehanesinin önünden geçerken, seksenlik bir ihtiyarın ayağa kalkıp, ona esas duruş göstermesi ve selama durması da yalan değil, hakikat. Bu davranış, askere saygı. Bu davranış, o genç subayın üzerindeki, orduyu ve milleti temsil eden üniformaya duyulan sevgi.

Çünkü biz asker milletiz! Bu sevgi olmasa, bugün bu özgür nefesleri alamazdık. İçimizdeki herhangi bir Mehmet’i “Mehmetçik” yapan şey de işte bu sevginin özünde saklı!

Gürbüz Bey, gözlerini tek bir noktaya sabitlemiş, kaşlarını da indirmişti. Anlattıklarını yaşıyormuşçasına heyecanlanan Nermin Hanıma döndü:

–Koca Seyit’in hikâyesini bilir misiniz? “Havranlı Koca Seyit. Düşman topları Mecidiye Tabyası’nı olanca gücüyle dövmüş. Bir tek Seyit Onbaşının topu sağlam kalmış; ama onun da vinci kırılmış. Bulamış ellerini toprağa bu karayağız Anadolu delikanlısı ve kucaklamış 276 kiloluk mermiyi. Yalpalaya yalpalaya altı basamaklı merdivene tırmanıp, koymuş namluya. Sonra iki defa daha tekrarlamış bunu. Nihayet vurmuş zırhlıyı, devirmiş…”

Nermin Hanım’ın dudaklarının arasından çıkan bir cümle yankılanıverdi salonda:

–Hey benim aslanım!

Yaşlı adam da coşkuyla, sesini yükselterek devam etti:

–“Aslan ya! Akşam komutanı gelip öpmüş alnından o aslanı. Bir daha kaldır oğul, göreyim demiş. Çamlık köyünden Mehmet oğlu Seyit bakmış bakmış mermiye, cevap vermiş; Daha kaldıramam komutanım! Sonra tahtadan bir maket yapmışlar da ancak öyle çekebilmişler fotoğrafını…” Hey gidi Koca Seyitler. İşte bu Seyitler yaşattı bizi.

Mustafa, İsmail, Osman, Ali ve Mesutların ellerini kınalayan; Zeynep, Gülsüm, Fadime, Ayşe ve Aysel anaların yürekleri yaşattı. İşte böyle var olduk…

Zafer; “Zafer benimdir.” Diyebilenin, başarı “başaracağım” diye başlayanın ve “başardım” diyebilenindir. ATATÜRK

ADI NE GÜZEL
BARIŞIN

“Bana dokunmayan yılan bin yaşasın!” diyebilir miyiz? O yılan gelir, günün birinde bizi de sokar…

Elimdeki böreğin Mustafa gibi benim de boğazıma dizildiğini fark ettim. Seyit Onbaşının alnından ben de öpmek istedim. Sahip olduğu en değerli şeyi, yani canını sermaye eden bu yiğitlerin gururlarını içimde hissettim. Balkan Harbi’nde Edirne’yi savunan Şükrü Paşa’nın vasiyeti geldi aklıma;

“Düşman, hatları geçtikten sonra ölürsem, kendimi şehit kabul etmiyorum. Beni mezara koymayın. Etimi itler ve kuşlar çeke çeke yesinler.
Fakat müdafaa hattımız bozulmadan şehit olursam; kefenim, lifim, sabunum çantamdadır. Beni bu mahalle gömeceksiniz ve gelen nesiller üzerime bir abide dikecekler…”

Çay imdadıma yetişti. Zor yutkundum. Bir, iki küçük öksürükten sonra söz aldım:

–Bizler üzerimize düşeni yaparsak; ülkemiz, düşmanlarına hep korku salacaktır. Bu konuda sadece kahramanlık göstermek yetmez. Aklımızı kullanmalıyız. Atatürk de; “Biz akıl, mantık ve zekâ ile hareket etmeliyiz.” diyor. Doğru da söylüyor. Çalışmak ve üretmek zorundayız. İnsan emek harcamadan kazanamaz. Akıl ve ilimden bir anlık sapmalar bile karanlıklara davetiyedir. Çünkü “Hayatta en gerçek yol gösterici ilimdir, fendir.”

Gürbüz Bey, kalın kaşlarının altındaki, kim bilir neler görmüş, nelere şahit olmuş gözlerini kırpıştırdı:

– Doğru yapmaktan utanılır mı? Mümkün olanın en iyisini yapmalıyız. Aklın ve bilginin üç büyük düşmanı varmış; kötülük, bilgisizlik ve tembellik. Çalışmadan karşılık beklemek boşunadır. Yunus ne güzel demiş; “Bir çeşmenin başına bir testi koysalar, kırk yıl orda dursa nafile dolası değil.” Elbette dolmaz! O testiyi alıp suyun altına tutacaksın ki dolsun!
Kendimizi de işte böyle doldurmalıyız. Bilgiye ve öğrenmeye değer vermeyen insan kendisini koruyamaz ki, ülkesini korusun. İnsan hayatı boyunca bilginin peşinde koşmalıdır. Bu, ona güç verir. İşte o zaman görünmeyeni görür, duyulmayanı duyar. Benim bir torunum, hayatının baharında dağlarda şehit düştü. “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın!” diyebilir miyiz? O yılan gelir, günün birinde bizi de sokar.

Yaşlı adamın son cümlesinde titreyen sesi, tüylerimi diken diken etmişti. İçten bir tavırla sürdürdü konuşmasını:

–Halk duyarlı olmalı ki; ülkemizi bölmeye, yok etmeye çalışanlar başaramasınlar. Halk duyarlı olmalı ki; demokrasi çiçeği solmasın. O, henüz taze bir çiçek. Büyüyecek, serpilecek, olgunlaşacak. Kat edilen mesafe gün geçtikçe artacak. Halk duyarlı olmalı ki; Cumhuriyet’in erdemleri ya da insan hakları lekelenmesin. Kimse bunları keyfince kullanıp hainlik yapmaya kalkamasın. Halk yürekten inansın ki; anarşi, milleti parçalamak için bir araçtır. Halk yürekten inansın ki; teröre kucak açan ve ondan medet umanlar yarın o batakta kendileri boğulacaklar.

Başını kaldırıp, gazete okuyan insanları işaret etti:

–Okumuyor musunuz gazetelerde? Sarıyor vücuduna bombayı, her şeyden habersiz, işinde, gücünde masum insanları öldürüyor. Bunun neresi doğru? Kan bürüyünce gözleri, bir dava senaryosu uyduruluyor. Sonra çıkıyor sahneye insan olduklarını unutan kuklalar ve acımasızca yakıp yıkıyorlar.

Mustafa bizi dinlerken yorulmuştu. Yine hızımızı alamamış, şu küçük molayı Kuvay-i Milliye toplantısına çevirmiştik. Haklıydı çocuk! “Selâm verip borçlu çıkmıştı!” Böreğin de son dilimi elinde kalmış, yemeğe kıyamıyor gibiydi. Eşinin ellerini ellerinde hissediyor olmalıydı. Buna rağmen anlatılanları dinlediğini göstermek istedi:

–Gürbüz Amca, Hepimiz güzel ülkemizin gelişmesi ve kalkınması için çalışıyoruz.. Neden birbirimize daha çok destek olmuyoruz?

Sözlerindeki iyi niyet hemen belli oluyordu. Gürbüz Bey de ona aynı içtenlikle cevap verdi:

–Herkes senin gibi düşünse ne güzel olur. Bizi bize bırakmıyorlar ki. Bu ülke hem içerden hem dışardan sürekli tehdit ediliyor. Amaçları insanlarımızı sindirip devleti parçalamak ve topraklarımız üzerinde söz sahibi olmak. Ama biz milli bütünlüğümüzden ve kültürümüzden taviz vermeyeceğiz. Türk vatandaşı olmanın onur ve mutluluğunu da hiçbir zaman feda etmeyeceğiz.

Delikanlının yerinde olsam soru falan sormazdım herhalde! Ya da sorduğuma pişman olurdum. Ne de olsa bu sorular oluyordu içimizdeki birikimleri ateşleyip bizi konuşmaya iten. Sanki eteklerimizdeki taşları, fırsatını bulmuşçasına bir bir döküyorduk. İşte şimdi Nermin Hanımın sakin tavrı yine değişmiş, heyecanına hâkim olamadan yüksekçe bir tonla konuşmaya başlamıştı bile:

–Bir milletin bütünlüğünü tehlikeye düşürücü davranışların başında bozgunculuk vardır. Bütünlüğümüzü bozacak davranışlara alet olmamak, vatan ve milleti sevmenin temel şartıdır. Gözlerimizi açık tutacak, bizi kimsenin kandırmasına izin vermeyeceğiz. Birlik ve beraberlik içerisinde daha çok çalışacağız, gelişmeleri takip etmek için daha çok okuyacağız. Hayatımızın her safhasında dürüst olacağız. Birbirimizin arkasından kuyumuzu kazmayacağız. Dargınlığı, kini, düşmanlığı bir tarafa bırakacağız. Birbirimize saygı göstererek yaşamaktan başka çıkar yolumuz yok ve olmamalı da.

Yaşlı adam bu cümlelere başıyla onay verdikten sonra sanki bütün konuşmalarımızın özetini birkaç kelimeye sığdırdı:

– Bir deprem oluyor ya da bir sel basıyor. Sonra çıkıyor ortaya kendini bilmez çıkarcılar ve bu doğa olaylarını bile öylesine yorumlayıp, zor durumdaki insanlara, “Yine ne yaptınız, ne günah işlediniz ki başınıza bu felaket geldi?” diyebiliyorlar! İşte bu yüzden, ilme, akıl ve mantığa aykırı görüş ve fikirleri savunanların, ülkeyi her yönden bataklığa sürüklemeye çalıştıklarının daima farkında olacak ve onlara fırsat vermeyeceğiz.

Hayatın telaşıyla uğraşırken, böyle bir sohbeti özlemiş, her ne kadar konuştuklarımız Mustafa’ya biraz ağırca gelse de bu yolculuğu sevmiştim. Bütün bu söylenenleri, orada bulunan ve çaylarını yudumlayan insanların da duymalarını isterdim. Hatta insanlarımızın hepsinin. Belki o zaman içimizden gelen ortak sese daha bir kulak verir, tek yürek olmak için bunca çaba sarf etmezdik. Devleti tükenmez bir nimet olarak düşünmez, ona zarar verecek davranışlardan kaçınırdık. Değerlerimizin kıymetini bilir ve onlara daha da bir sıkı bağlanırdık. Ben böyle düşünürken Gürbüz Beyin babacan ifadesiyle Mustafa’ya döndüğünü gördüm:

–Sıkıldın mı yoksa oğlum?

Delikanlı, gerçekten nazikti. Kendisinden beklenen cevabı vermekte hiç gecikmedi:

–Hiç olur mu öyle şey Gürbüz Amca? Sen ben konuşmazsak, kim konuşacak bunları? Hep başkalarına mı bırakacağız? Hep havadan sudan bahsedip, dedikodu mu yapacağız? Sonra bir bakıyoruz ki, “Atı alan Üsküdar’ı çoktan geçmiş!”

Duyduklarına mutlu olan yaşlı adam, Mustafa’nın omzuna sevgiyle dokundu ve kelimelerin üzerine basa basa, cümlelerin arasında soluklana soluklana anlatmaya başladı:

–Haklısın oğlum, çok haklısın. Gün oyalanacak gün değil. Doktorlar, erken teşhisin tedavi için temel şart olduğunu söylerler. Türkiye Cumhuriyeti’ni sarmaya çalışan kanserli dokuları iyi tespit etmemiz gerekir. Bunlar karşımıza türlü türlü isimlerle çıkar. Bazen kılık değiştirir, oyunlar oynarlar. Bazen topraklarımız üzerinde hak iddia eder, başka bir devlet kurmak isterler. Bazen de dinimizi çıkarları için kullanır, saf ve temiz insanlarımızın duygularını hiçe sayarlar. İçimizdeki sevgiyi, yüreklerimizdeki saflığı öldürmeye çalışırlar.

Hemen arkamızdaki duvarda lale motifli ebru içerisinde bir hat yani güzel yazı örneği dikkatimi çekti. Aklıma bu konulara meraklı ve kabiliyetli olan arkadaşım Şaban Bey geldi. Bir gün bana atölyesini gezdirirken gazeteden kesip yapıştırdığı sayfayı göstermişti. Şu satırları okumuştum;

Çocuklarınızı size bağlamanın en iyi yolu korku değil saygı ve sevecenliktir. TERENCE

“Türkiye’de, dört yüz binden fazla yazma eser var. Bütün diğer ülkelerdeki toplam yazma eser ise bunun ancak yarısı. Bu yazılar güzel bir ebru ile çerçevelenmiş ise, sanat değerleri daha da artıyor…” Ama herkes de biliyordu ki çok zordu bu alfabenin eğitimi ve modern anlayışın gereklerine uymuyordu. Arap alfabesini kullandığımız o dönemde okuryazar oranımızın çok düşük olması da bundan kaynaklanıyordu. Hele bir de harf inkılâbından sonra yeni duruma ne kadar çabuk uyum sağladığımız düşünülürse Mustafa Kemal’in haklılığı daha da çıkıyordu ortaya.

Bu arada öğretmen hanım da bazen yumuşak bazen hararetle örnekler vermeye devam ediyordu. Bir an dalıp gittim. Artık onu duyamıyordum.

Gözlerimin önünde Gazi’nin kara tahta başında, elinde tebeşir, gülümseyen yüzüyle yeni harfleri öğreten resmi belirdi. Verdiği büyük uğraşa değmişti. Çünkü pahalıya mal oluyordu bize eğitimsizlik. Ülkemiz ne zaman şöyle biraz toparlansa, nicedir sönmüş olan zehirli küller hemen alevlendiriliyordu. Kabuk bağlayan nice yara tekrar tekrar kanatılıyor ya da yeni yaralar bulunup açılıyordu. Perde arkalarında saklanıp görünmeyenler, paravan ve maşa örgütlere destek sağlıyor, fırsat kolluyorlardı.

Bazıları da, Cumhuriyetimizin temel şartlarından olan lâikliği; dinsizlik, kâfirlik olarak gösterme telaşındaydı. Bu menfi propaganda ile yetinmeyen ve insanları kendi saflarına çekmek için türlü yalan uyduranlar, kimi zaman da Mustafa Kemal’i kendi dar ve sığ kalıplarına göre, yani işlerine geldiği gibi yorumluyorlardı. Yapılan bir halk toplantısında, gençlerden biriyle Gazi arasında geçen kısa konuşmayı hatırladım;

–Paşam, size diktatör diyorlar, ne düşünüyorsunuz?

Cevap çok kısa; ama bir o kadar da anlamlıydı;

–Eğer ben diktatör olsaydım, sen şimdi bana bu soruyu sorabilir miydin?

Delikanlının seslenmesiyle kendime geldim. Yeni gelen çayımı soğutmamamı söylüyor, parmağı ile işaret ediyordu. Söz, Gürbüz Beye geçmiş, içini döküyordu:

–Artık savaşlar sadece meydanlarda değil, milli hedeflere de yapılıyor. Nedir bizim hedefimiz? “Çağdaş medeniyet seviyesinin üzerine çıkmak!” Öyleyse bu hedefe ulaşmak için herkes üzerine düşen görevi yerine getirmeli. Karınca kararınca, payımıza ne düşüyorsa işte!

Mustafa gülümsedi:

–Benim milli hedefim askerliğimi bitirmek Gürbüz Amca.

Yaşlı adam, biraz daha ciddileşti:

–Oğlum, bir hedefin milli olması için tüm milleti ilgilendirmesi gerekir. Senin askerliğin daha çok eşini ve aileni ilgilendiriyor. Böyle bir hedef, milli olamaz!

Mustafa biraz bozulur gibi oldu:

–Şaka yaptım Gürbüz Amca. Mutluyum çünkü sağlığım, sıhhatim yerinde ve askere gidiyorum. Daha ne isteyeyim?

Öğretmen hanım havayı biraz daha yumuşatmaya çalıştı:

–Bu cümlen çok daha sıcak oldu. Sen şimdi kışlana gidiyorsun. Kendine hedefler belirle. Okuma yazma bilmeyenler bile orada öğrenirler. Sen de unutma, kendine vazife çıkar, birkaç arkadaşına öğret kâğıt kalem tutmasını. Hiç olmazsa bir mektup yazabilsinler ailelerine. Nasıl olsa gerisi kendiliğinden gelir. Bize Ordu–Millet demişler. Çünkü tarih boyunca, askeri güce verdiğimiz önemle birçok devlet kurmuşuz. Askerimiz, her zaman milletimizin huzur, güven ve gurur kaynağı, Cumhuriyetimizin de bekçisi olmuştur.

“Ordu miletin ta kendisidir. Tarih boyunca yaşanan toplumsal değişim ve gelişimde olumlu bir mesafe katettiysek bunda askerin payı büyüktür. Çünkü ordu, milletinin gönlünde büyür. Halkının kendisini daima güçlü görmek istediğini iyi bilir. Kışlaya, peygamber ocağı diyen, askere giderken ‘ölürsem şehit, kalırsam gazi’ anlayışını içinde sindiren başka bir ülke çocuğu var mı?

Dürüstlük çizgisini hiç bozmadan değişiklikleri yakından takip eden ordu, birikim sahibidir ve bu birikimi kullanmayı da iyi becerir. Uluslararası görevlerden, örneğin, Somali, Bosna, Kosova, Afganistan gibi ateş çemberlerinden hep bu birikimi sayesinde yüz akıyla çıkmayı başarmış ve parmak ısırtmış, örnek olmuştur.

Görev yaptığı bu ülkelerde yeteneklerini sergilemekten de çekinmemiş, hep liderliği hedeflemiştir. Çünkü o inanır ki bu görevler dünya barışı için gereklidir. Cumhuriyetimizin temel ilkeleri arasında da bu anlayış yok mu? Cumhuriyeti kuran kadro ve en başta da Atatürk, hayatının büyük bölümünü savaş meydanlarında geçirerek, savaşın vahşetine yakından şahit olup barışın gerekliliğine yürekten inanmadı mı? İşte bu yüzden bugün dış politikamızın ana niteliği ‘Yurtta Sulh, Cihanda Sulh’ prensibidir ve “Bir ulusun hayatı söz konusu olmadıkca savaş kesinlikle cinayettir. “
Ortadoğu, Kafkaslar, Balkanlar gibi ateş çemberi bir coğrafyanın ortasında sadece ülke ve millet bütünlüğünü korumak yetmez. Bir görev yüklenip, durumdan vazife çıkarıp, başka ulusların barış çabalarını da desteklemek gerekir.

Ordumuz binlerce yıldır süre gelen kurumsal geleneği ve tecrübesi dâhilinde başka orduların binlerce askerine de eğitim desteği verir.”

Delikanlı başını öne salladı. Aklından geçenleri anlatmaya başladı;

—Ordumuzun güçlü olduğunu biliyorum. Üzerinde bulunduğumuz coğrafyanın da çok önemli bir bölge olduğu söyleniyor. Ülkemizin etrafında çatışmaları sık sık duyuyoruz. Şimdi daha iyi anlıyorum; Ordumuzla birlikte, devletin bütün kurumlarının ve milletimizin de birlik, beraberlik içerisinde ve güçlü olması gerektiğini.

Gürbüz Bey Mustafa’nın ilgisine şaşırdığını belli etmemeye çalışarak, anlatmaya devam etti:

–Ordumuz ne kadar güçlüyse, biz de o kadar güvendeyiz delikanlı. Çünkü milli çıkarlarımızın kollanması, barış zamanında bile caydırıcı, güçlü bir ordunun varlığını gerektirir. Türkiye Cumhuriyeti; devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Bu bütünlüğe zarar verecek tüm tehditlere, yasaların öngördüğü hükümler çerçevesinde yine ordumuz göğüs gerer. İşte bu yüzden de her zaman güçlü olması şarttır.
Bu memleket tarihte Türktü. bugün de Türktür ve ebediyete Türk olarak kalacaktır. ATATÜRK

Gürbüz Bey gülümsedi. Aklıma Türk Ordusu’nun şanlı tarihinde gücünü dosta düşmana gösteren gerçek bir olay geldi.

19 ncu yüzyılda Almanya’nın Mülhaym şehrindeki Ren nehrinin bir yakasında Almanlar, öbür yakasında Fransızlar oturuyordu. Fransızlar, her sene nehrin Almanlardaki kısmına geçip mahsulün tümünü toplayıp götürüyorlardı. O sıralar, milli birliğini sağlayamayan güçsüz Almanlar ise buna fazla ses çıkaramıyordu. Çareyi Osmanlı sultanına mektup yazıp, imdat istemekte buldular. Mektupta şöyle denmektedir:

“Fransızlar her sene bize zulmediyor, mahsulümüzü elimizden alıyorlar. Siz ki, dünyaya nam salmış büyük imparatorluğun sultanısınız. Bizi şu zulümden kurtarın. Asker gönderin. Mahsulümüzü bu sene olsun toplama imkanı sağlayın.”

Çöküş devrine girildiği bir zamana denk gelen yardım isteğini inceleyen padişah, asker göndermeyi uygun bulmaz; yalnızca asker elbisesi göndermeyi kafi bulur ve cevabi bir mektupla asker elbisesi dolu üç çuval yollanır. Şaşkına dönen Almanlar, çuvalları alıp mektubu okurlar:

“Fransızlara yeniçeri göndermemize gerek yoktur. Yeniçeri elbiselerini görmeleri kafidir. Çuval içindeki Osmanlı askerinin elbiselerini adamlarınıza giydirin. Mahsul zamanı, nehrin yakın yerlerinde dolaştırın. Fransızlar için bu kafidir.”

Bağ bahçe sahipleri hemen Osmanlı askerinin kıyafetlerini kapışırlar. Hasat vakti büyük bir heyet yeniçeri kıyafetinde, nehir kıyısında dolaşmaya başlarlar. Ertesi gün, gelen haber, Almanların sevinç çığlıkları atmalarına sebep olur: “Osmanlılardan imdat geldiğini düşünen Fransızlar, korkudan köylerini de terk ederek iç kesimlere doğru kaçarlar. Mahsulümüzü rahatça toplayabilirsiniz. Zulüm sona ermiştir.”

Bu olay, Mülhaym’lilerin gönüllerinde taht kurmuştur. Giydikleri yeniçeri kıyafetlerini Mülhaym’a bağlı Karlsruhe müzesine koyup ziyarete açarlar. Şehrin en yüksek binasına da Türk Bayrağını asarlar. Ayrıca olayın yıl dönümlerinde karnaval düzenleyip bu olayı temsilen kutlarlar.

Mustafa kendini tutamadı: “Vay canına” dedi. Sonra birden asker olduğunu hatırladı. Omuzları biraz daha dikleşti. Konuşulanlar ona sorumluluklarının büyüklüğünü öğretiyor, aynı zamanda da gururlandırıyordu. Kendisini masadaki bizlerden daha ayrıcalıklı hissetti. Elini göğsüne vurarak konuştu:

–Böyle bir ordumuz varken bize ne olur? Sünnet düğünümde Yalçın dayım bana bir asker şapkası getirmiş, düğün boyunca başımdan onu hiç çıkarmamıştım. Aynanın karşısında dakikalarca selam alıştırmaları yaptığımı da hiç unutmam. Aslında kavga etmeyi sevmiyorum; ama askerde ülkemi savunmam gerekirse, düşman benden korksun!

Gürbüz Bey’in yüzünde yüreği ferahlamış bir ifade belirdi:

–Bakıyorum hemen havasına girdin delikanlı. Ne yani sadece askerde mi korksun düşman senden? Unutma, bu milletin oğlu, kızı, anası, dedesi, hepsi askerdir. İş başa düştüğünde, cepheye hep beraber koşarız. İnşallah buna hiç gerek kalmaz. Çünkü barıştan daha güzeli yoktur. Şair de öyle diyor;
“Gök mavi başak sarışın
Adı ne güzel barışın
Fakat senin on savaşa değer,
Ey Yurt bir karışın!”
Yaşlı adam kuruyan dudaklarını bir yudum çayla ıslatarak gözlerinin içine bakan Mustafa’ya tekrar döndü:

Barış güzel şeydi. Türk Ordusu çevre ülkeler ve dünya tarafından, bulunduğu bölgenin barış teminatı olarak görülüyordu. Bu konu ile ilgili yakın tarihimizde gerçekleşen “Kıbrıs Barış Harekatı” dünyaya güzel bir örnektir. Türk Ordusu görev yaptığı her yerde huzur hakim olmuştur. Hatta yıllarca soydaşlarına zulüm yapan, masum insanları katleden yabancı toplum ve ordulara karşı bile hem askerliğin gereği olan kahramanlık ve cesaretini göstermiş, hemde her iki topluma insanlığın gereği yapmıştır. Bak sana bu harekat esnasında bizzat Türk Ordusuna karşı savaşan ve tutsak olan bir Kıbrıs Rum vatandaşının naklettiği gerçek bir olayı anlatmak istiyorum.

Harekat esnasında Rum Milli Muhafız Ordusunda teğmenlik yapan Hristoforos Mina başından geçenleri şöyle anlatmıştı;

“Girne bölgesindeki bir tepeye 15 kişilik bir takımın komutanı olarak görevlendirilmiş. Ama bulunduğu durum gereği bir mermi bile atamadan geri çekilme emri almış. Geri çekilirken Yunanlı subaylar kamyonlara binerek bölgeyi terk etmişlerdi. Bu arada, Bayrak Radyosu, devamlı onlara çağrı yaparak silahları bırakmaları, Türk Barış Kuvvetlerine teslim olmaları yönünde çağrı yapılmış. Çaresiz kalınca teslim olmaya karar vermişler. İlk gördükleri Türk Askeri Birliğine teslim olmuşlar. Onları teslim alan binbaşı katiyen korkmamalarını söylemiş. İlk andan itibaren ona ve arkadaşlarına çok iyi muamele yapmışlar. Fakat hiç unutamadığını ve gözlerini yaşartan olay aynı günün sabahı meydanı gelmiş; sabah kahvaltısında şu anda isim ve adreslerini yanında tuttuğu iki Türk Askeri ona kendi karavana ve tayınlarını vermişler. Her şey düzelir düzelmez bu iki büyük insanı, merhametli askerleri İstanbul’da ziyaret ettiğini ağlayarak anlatmıştı.”

Bir an sessizlik oldu. Yaşlı adam sanki o anı yaşamıştı. Ama sözüne devam etmek istediği her halinden belliydi.

Sen de şimdi milli gücümüze destek olmaya gidiyorsun; ama milli güç sadece askerden oluşmaz. Milli güç, ülke olarak, millet olarak sahip olduğumuz her şeydir. Kurtuluş Savaşımız bu gücün ortaya çıkarılmasına sağlam bir örnek olmuştur. Bir milletin el birliğiyle neler yapabileceğini dosta düşmana göstermişiz. Bununla birlikte, son yıllarda ki milli birliğimize yapılan saldırılar, kundaklarında öldürülen çocuklar ve akıtılan kardeşkanları gibi kötülükler de, zaman zaman millet olarak kışkırtmalara, boş hayallere kandığımızı gösterir.

Yarın askerliğin bittiğinde “Benden bu kadar!” diyebilir misin? Sivil hayatında da bu milletin bir parçası olmayacak mısın? Gözlerini dört açıp, ders aldığımız acı hatıraları ömrün boyunca bir daha yaşamayacak, yaşatmayacaksın.

Yaşlı adam haklıydı. Doğruları anlatıyordu. Terör türlü amaçlarla zehir zehir yayılırken bilgi ve ilgi eksikliğini fırsat biliyor ve bununla besleniyordu. Bilerek ya da farkında olmadan ona yardım edenler vardı. Kendilerine pazar arayan silah üreticilerinden, terörü destekleyen ülkelere kadar geniş bir yelpazede insanlar boş yere ölüyor, öldürüyorlardı.

İbretle dinlediğim bu sözleri, ezberliyordum sanki. Tane tane kelimelerle devam etti;

Nar sever misiniz? Nar ağacı gördünüz mü hiç? Bilir misiniz ki nar ağacı diğer bitkiler için hiç de uygun olmayan koşullarda daha iyi ürün vermektedir. “En tatlı, en sulu, kokusu en güzel narlar taşlı arazide yetişir. Nasıl mı? Nar ağacı suya ulaşabilmek, toprağın derinliklerine inebilmek için önüne çıkan tüm engelleri fedakar bir anne sabrıyla aşar ve bunun sonucunda her nar tanesinin içerisinde bambaşka bir lezzet oluşur.”

Terörle de böyle mücadele edeceğiz işte. Çünkü bu uzun vadeli, sabır isteyen bir konudur. Toplumun teröre karşı direnişi, mücadelenin temel koşuludur. “Halkla iç içe olup, terörün sadece insanlara değil demokrasiye de zarar verdiğini örneklerle göstermek gerekir. Bazıları terörü yok etmenin yalnız askerin işi olduğunu düşünüyor. Oysa ki askerin görevi terörün nedenlerini ortadan kaldırmaya yardımcı olmaktır. Onu tamamıyla yok edecek güç, halkın kendi gücüdür.

Teröre destek verenler, ondan çıkar sağlamayı düşünen kişilere sadece basit birer araç olduklarını, kendilerini maşa gibi kullandırdıklarını bilmiyorlar mı acaba? “Rüzgar eken, fırtına biçer!” demiş atalarımız.

Neler yapıyor, nelere mal oluyor terör? Bunu görmek için başlarını kaldırsalar yeter. Ülkemizin sanayileşmesini, makineleşmesini, daha çağdaş ve demokratik bir yapıya kavuşmasını hep bu terör belası engellemiyor mu? Amaçlarından biri de bizi biz yapanı parçalamak değil mi?

İstikrarsızlık veya dengesizlik yaratmak değil mi? Terör; anaları babaları gözleri yaşlı bırakmıyor mu, kundaktaki bebekleri yetim komuyor mu?

Üç beş çapulcu değil artık terör! Baskın, cebir, şiddet, korkutma, yıldırma veya tehdit yöntemlerini uygulayarak Cumhuriyetin niteliklerini, siyasi, hukuki, sosyal, laik, ekonomik düzenimizi değiştirmek, devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünü bozmak, varlığımızı tehlikeye düşürmek, devlet otoritesini zaafa uğratmak veya ele geçirmek, temel hakları yok etmek ve kamu düzenini bozmak için yapılan her türlü eylem değil mi terör?

Bunları yapmak ve kanlı amaca ulaşmak için terörist; tahrip, öldürme, adam kaçırma, işkence, tehdit, şantaj gibi anarşinin doğal sonucu her ne varsa mutlaka yapar.

İnsanları bezdirmek, umutlarını kırmak, dehşet ve korku salmak bu örgütlü hareketin besin kaynaklarındandır. Asla kural tanımazlar, soygun, silah ve uyuşturucu tüccarlığıyla gözü dönmüş patronlara taşeronluk yaparlar. Bu patronların yani sözüm ona lider kadroların çıkarları uğruna pisi pisine ölürler. Maşa gibi kullanıldıklarını bildikleri halde, yine de kanar ve masum yöre halkının ya da tüm ülke insanlarının canına, malına, mülküne kıyarlar.

Devletin bölgeye götürdüğü hizmeti engeller, okulları, iş araçlarını, şantiyeleri, otobüsleri yakar yıkarlar. Memura, öğretmene kurşun sıkar, insanları cahil bırakıp egemenlik kurmaya kalkarlar. Yöreye özgürlük ve refah getireceklerini vaat eder, bunun yerine hep göz yaşı, kan ve acı getirirler.

“Vatanı bölmek isteyen ayrılıkçı akımlarla, vatanı korumak isteyen birleştirici düşünce arasındaki büyük fark, bu akımların asıl kaynaklarının taban tabana zıt olmasıdır.” Terör, insanlara üstün meziyetler sağlayan her türlü kutsal ve ahlaki değere de düşmandır. Devlet, aile, vatan, din gibi kavramlar onu amacından uzaklaştıran etkenlerdir.

Sağduyulu ve gerçeği görebilen insanlarımız, bu hayal tüccarlığına aldanmadıkları ve kendilerini devlete karşı tavır almaya zorlayan, bu zorbaların peşinden sürüklenmedikleri için eşkıya tarafından hedef gösterilirler.

Sevinilecek taraf şu ki; Sözde propagandalara kulak asmayan, teröre yandaş olmayan, geleceği birlik ve bütünlükte gören aklı selim vatandaşlarımız her zaman doğru yerde yani devletinin yanında yer alıyor ve bu mücadelede devletine büyük destek veriyor. “

Ben yerden göğe kadar doğru bu sözler karşısında hayranlığımı gizlemeye çalışırken, Mustafa ciddiyetini hiç bozmadan;

-Gürbüz Amca, nar sever misiniz dedin ya. Ben çok severim. Bizim bahçede çok meyve ağacı var. Babam da çok sever narı, kirazı. Bir de şiiri vardır, hep okur;

“Kirazın derisinin altında kiraz,
Narın içinde nar,
Benim yüreğimde boylu boyunca,
Memleketim var.
Canıma, ciğerlerime dek işlemiş
Canıma, ciğerlerime…”

SEVGİSİZ YAŞAYAMAM

Islatır biraz halıları, “Her şeyin bir usulü var, zamanla öğrenirsin belki!” der…

Mustafa kaşlarını oynatarak yandaki masayı işaret etti. Otobüste futbol kavgası yapan iki fanatik güzel güzel sohbet ediyordu. Karadenizlinin sinirli halinden eser kalmamıştı. Çaylarını yudumluyor, konuşuyorlardı. Sohbet konusunun yine futbol olduğunu düşündüm. Ama artık barış imzalanmıştı. Sesleri duyulmuyordu bile. Birisi diğerine şeker tabağını uzatıyor, diğeri nazikçe önce siz buyurun işareti yapıyordu. Zaten otobüsteki kabalığa kaçan davranışların bir anlık öfke olduğunu düşünmüştüm.

Karadenizlinin yüzü çok sevimliydi. Yüzdeki sevimlilik, çoğu zaman yürekteki iyilik demekti. Kim gülüyorsa, kim sevgisini insanlara yansıtıyor, neyi varsa paylaşmaktan hoşlanıyorsa, o insandan zarar gelmezdi. Nazik ve kibar insanlar çevreleriyle daha rahat iletişim kuruyorlardı.

Eğitim elbette önemliydi; ama bu insanın içinden gelmeliydi. Mesela bir insan zorla kibarlaştırılamazdı. Davranışlardaki nezaket güven duygusunu da beraberinde getiriyordu. Nazik insanlar, insan ilişkilerini zedeleyen boş konuşmalardan ve dedikodudan kaçınıyorlardı. Üreten bir toplumun insanları olarak, konuşmaktan çok, iş yapıyorlardı. Atalarımız boşuna “Aynası iştir kişinin, lafa bakılmaz!” dememişler.

Nermin Hanım okul yaşantılarından etkileyici ve acı örnekler vermeye devam etti:

–Bugün bile hâlâ gencecik insanlar sosyal çevre edineceğim diye bu kanlı tuzaklara düşebiliyor, süslü yalanlara, pembe hayallere kanabiliyorlar. Aile içi geçimsizlikler, ekonomik sıkıntılar, sevgisizlik, eğitimsizlik gibi etkenler çocuklarımızı bizden çalıp götürüyor. Bunlara izin vermemeliyiz. Bazı gazete ve televizyonlar da bu olayları sıradan haberler arasında veriyor ve durumu farkında olmadan küçümsüyorlar. Bazen de özgürlük perdesi arkasında milli dayanışma anlayışından uzaklaşmalar yaşanıyor.

Sesi hesap sorar gibi dikleşti. Gözlerinin önüne düşen saçını kulağının arkasına sıkıştırdı. Anlattıklarını yaşamış bir acıyla titredi ve devam etti:

–Daha düne kadar, topraklarımızda vatan içinde vatan arayanlar olmadı mı? Hayal haritalarında, hayal tüccarlığı yapıp, gençlerimizin kanlarını dökmediler mi?

Bu son cümlesinde yutkunduğunu gördüm. Başımla ona destek verip, onayladım. Mustafa bilgiç bir tavırla konuştu:

–Uçsuz bucaksız bir dünyadayız. Herkese ekmek var bu memlekette, hayat sürüp gidiyor, neyi paylaşamıyoruz? Biz karışmayız böyle şeylere, olur biter!

İnsanlarımızın terörü küçümsemeleri, “Nasıl olsa bir şey olmaz, benden uzak olsun, ben karışmayayım!” anlayışları ve kendilerini bu konuda görevli saymamaları problemin daha da büyümesine yol açıyordu. Biraz önce Gürbüz beyin anlattıkları daha taptaze duruyordu kulaklarımda. Delikanlıya ben cevap vermek istedim:

–Mustafa, küçük bir kibrit nasıl büyük bir ormanı yok ediyor? Nasıl birkaç damla petrol binlerce litre suyu içilmez hale getiriyor? Çürük elmalar ayıklanmasa, kasadan hayır gelir mi? Önlem önceden alınmazsa, sonuçlarına bütün bir millet olarak katlanmak zorunda kalırız Evet, dünya büyük; ama bir denge sistemi üzerinde duruyor. Bu dengeleri sağlayan ülkelerden birisi de bölgede önemli bir güce ve konuma sahip olan Türkiye’dir. Ülkemiz petrol ve doğalgaz gibi enerji kaynaklarının ve önemli ulaşım hatlarının kesiştiği bir bölgede bulunmaktadır. Ülkemizin Doğu-Batı ve Kuzey-Güney arasında köprü görevi yapması jeopolitik önemini arttırmaktadır. Bizler birlik ve beraberlik içerisinde olduğumuz ve birbirimize kenetlendiğimiz takdirde, zaten sınırlarımızdan içeri kimse giremez. Buna cesaret bile edemezler.

–Metin Ağabey ben şu kelimenin anlamını bilmiyorum. Söylemesi bile zor, jeo…!?

Olgun kişi, güzel söz söyleyen değil, söylediğini yapan ve yapabileceğini söyleyen kişidir. KONFÜÇYÜS

–Jeopolitik. Türkçe bir kelime değil tabii. Anlamı; bir toprağın ya da coğrafyanın bölge veya dünya siyasetindeki konumu demektir. Türkiye’nin Asya ve Avrupa kıtaları arasında yer aldığını biliyorsun. Üç tarafımızın denizlerle çevrili olduğunu da biliyorsun. Akdeniz ve Karadeniz arasındaki geçişi sağlayan ve okyanuslara çıkışı kısaltan İstanbul ve Çanakkale Boğazları da bizde. Bütün bunlar, jeopolitik konum açısından çok az ülkede bulunan önemli özellikler.

–Biz neymişiz Metin Ağabey?

–Daha bitmedi ki. Ayrıca zengin petrol kaynakları bulunan Orta Doğu’ya hâkim bir konumda bulunması, Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra kurulan Türk Cumhuriyetleri, ülkemizin önemini daha da artırmakta. Zengin turizm değerleri, binlerce yıllık kültürü, iklim ve bitki örtüsünün çeşitliliği, yeraltı ve yerüstü zenginlik kaynaklarının varlığı ve daha nice özelliğinden dolayı Türkiye, iştahları kabartan bir pasta gibi! Bütün bunların yanında, güçlü bir Türkiye’nin bölgesinde lider konumunda olmasının pek çok ülkeyi rahatsız ettiğini de hepimiz biliyoruz.

Mustafa’nın gözleri şaşkın bakıyordu. Parmaklarını masanın üzerine sırayla vurdu. Alt dudağını dişleriyle hafifçe ısırdı. Köşeye sıkışmış gibi fısıldadı:

–Maşallah, ansiklopedi gibisin Metin Ağabey. Bunca şey nasıl kalıyor aklında? Bir sınava falan mı hazırlanıyorsun? Yine kafam karıştı benim. Bazen kendime “Acaba zor mu anlıyorum?” diye soruyorum.

Gürbüz Bey Mustafa’nın sözlerinde bir açık bulmuştu. Ona biraz takılmak istedi:

–Hayır, Mustafa oğlum! Gayet iyi anlıyorsun, “Nöbetçi asker!” gibisin.

Mustafa yakalanmıştı, beklenen cevabı verdi:

–Nasıl yani?

–Bak anlatayım. “Gazi, gittikleri askeri bölgeye yaklaştıklarında araba bozulunca şöyle demiş;

–Yürüyelim, otomobil yapılınca arkadan gelir.

Yürümüşler, ilerden nöbetçi çıkıp bağırmış.

–Dur, kimsin?

Hemen durmuşlar. Asker uzaktan seslenmiş:

–Buralara atamız gelecek, geçmek yasaktır.

Gazi gülmüş:

–İyi bak, Atatürk bana benzer mi?

Nöbetçi gözlerini parlatarak yaklaşmış. Daha önce fotoğraflarını gördüğü adama dikkatle bakıp, söylenmiş;

–Benzemeye benzer; ama askerlik bu, bir de onbaşım görsün!”

Masada bir gülüşmedir koptu. Mustafa da gülüyordu. Nice sonra anladı ki, anlatılan hikâyede kendisine de pay var. Aldırmadı, gülmeye devam etti. Ortalık biraz durulunca Gürbüz Bey delikanlının omzuna dokundu.

–Mustafa üzerine alınmadın değil mi? Aslında bu hikâyede Mehmetçiğin kıvrak zekâsını bulmak lâzım. Sorumluluğu nasıl da üstleriyle paylaşıyor. Hani ne olur ne olmaz hesabı!

Yaşlı adam gülerken yorulmuştu. Mendilini çıkarıp terleyen alnını sildi. Nermin Hanım da gülen gözleriyle söze girişti:

–Üzerine gitmeyelim delikanlının. O bizim oğlumuz artık!

Mustafa’nın gülerken sallanan elinden, masaya birkaç damla çay döküldü. Görevli delikanlı, hemen gelip lekeleri sildi. Genç askerimizin yüzünde bir durgunluk hissettik. Kendi kendine konuşuyormuş gibi mırıldandı:

–Zeynep elinden süpürgeyi hiç düşürmez. Kıyı köşe bırakmadan, tek toz görse, sinmez içine, bir daha temizler. Pırıl pırıl yapar her yeri. Yorulup oturduğunda hemen annem kapar süpürgeyi. Sanki temizliği beğenmemiş gibi bir de o süpürür. Islatır biraz halıları, “Her şeyin bir usulü var, zamanla öğrenirsin belki!” der. En çok Nurcan ablam anlaşır Zeynep’le. Bize her gelişinde arkadaşlık yapar ona. Bilmediklerini gösterir, yardım eder, moral verir, destek olur.

O sırada içeriye, kıyafetlerindeki rahatlıktan ve simalarından yabancı oldukları anlaşılan bir grup girdi. Kadınlı erkekli hemen hepsinde ya bir fotoğraf makinesi ya da bir el kamerası vardı. Ülkemizin bacasız sanayisiydi turizm. Memnun ayrılan her turist, gelecekte ekonomimize yeni bir artı demekti. Dört mevsimi aynı anda yaşayan Türkiye’de bir turistin isteyebileceği her şey vardı. Turizm gelirleri de ülkeye her açıdan önemli yararlar sağlıyordu.

“Mimar Sinan’ın Selimiye Cami’sinin kubbesini o genişliğe oturtmak için karmakarışık bir denklemi, matematiğin bilinen dört ana işleminden farklı beşinci bir işlem bularak çözdüğü söylenirdi. Ayrıca minarelerin şerefelerine çıkanların merdivende birbirlerini görmemeleri ise büyük bir dehanın ürünüydü. Almanlar aynı sistemi meclislerinin önündeki dev kürede kullanmışlardı.

Mimar Sinan, bu sistemi iki metre çapındaki minarelere monte edebilecek bir dehaya sahipti. Almanların dehası ise, o metal yığınına Selimiye’den fazla turist çekebilmelerindeydi.”

Bu misafirleri gelip geçici bir gelir kaynağı olarak görmemeliydik. Türk insanının dillere destan konukseverliğini, bulduğumuz her fırsatta göstermeliydik. Etraflarına bakınarak iki masayı birleştirip oturdular. Kimi, küçük defterine bir şeyler yazıyor, kimi de hayran hayran tatlı ve kurabiye çeşitlerini inceliyordu. Yüzlerinin gülmesinden mutlu oldukları anlaşılıyordu.

Sırtı dönük olanlardan biri kalktı. Bizim masanın hemen arkasına gelip normalden birkaç kat fazla büyümüş çiçeğin fotoğraflarını çekti. O anda fark ettim. Üzerindeki kırmızı tişörtün ön yüzünde bir ay yıldız vardı. Bu ince bir davranıştı. Nermin Hanım da görmüş olmalı ki; belli belirsiz “Misafirperverliği tam hak ediyor!” dedi. Bu tesadüf, okuduğum bir hatırayı canlandırdı gözlerimde. Masadakilere döndüm:
Barışı korumanın yolu savaşa hazır olmaktır. WASHİNGTON

–Uzun yıllar önce Amerika’da ihtisas yapan bir doktorumuzun başından geçenleri okumuştum.

Bu doktor kan vermek için hastanın kolunu sıvar. Sonra da gördüklerini şöyle anlatır;

“Baktım, pazusunda bir ay yıldız dövmesi var. Merak ettim. Kendisinin Avustralyalı olduğunu söyledi. Türk olduğumu öğrenince bana kolundaki Türk Bayrağı’nın hikâyesinden bahsetti;

–“1915 yılında Çanakkale’de savaşmak üzere bütün Hıristiyan devletler asker topluyordu. İngilizler, bize Türkler, Hıristiyan dünyasını yakıp yıkacak. Birlik olup o barbarların üzerine gideceğiz. Bu savaş çok önemlidir dediler. Biz de inandık. Bizi Çanakkale’ye getirdiler. Türkleri ilk defa buradaki savaşlarda tanıdım. Cesaretlerine hayran kaldım. Bu gücün kaynağının vatan sevgisi ve kültür değerlerine saygı olduğunu, başımdan geçen olay daha da perçinledi.

Bir çatışma sırasında aldığım dipçik darbesiyle kendimden geçmişim. Gözlerimi açtığımda, onların arasındaydım. Yaralarım temizlenmiş, sarılmıştı. Bana hiç de öfkeli bakmıyorlar, ilgi gösteriyorlardı. İyice kendime geldim. Bu defa da zaten az olan yiyeceklerinden ikram ettiler. Kendileri yemeyip bana veriyorlardı.

Buralara düşmanlık için geldim. Oysa bu Türkler bana misafir gibi davranıyorlar. Ne büyük hata yaptım! diye düşündüm. Memleketime dönünce de bu iyiliği hayatım boyunca unutmamak için koluma Türk Bayrağı dövmesi yaptırdım…”

Otobüslerin yıkandığı yerin önünde uzunca bir direğin tepesinde nazlı nazlı salınan bayrağımız da gülümseyerek bize bakıyordu. Böyle bir kültüre sahip olmanın onuru yüreklerimizi gururlandırmalı, yüzlerimizi güldürmeliydi. Savaşta bile insanlık dersi veren, merhamet ve iyilikle yoğrulmuş bir neslin çocuklarıydık biz.

Gürbüz Bey, gülücükler dağıtan turistlere bir kez daha sevgiyle baktı. Terleyen alnını bir kez daha kuruladı ve bize döndü:

–Gülmek güzel şey. İnsanı mutlu ediyor. Hayatı gülen insanların yanında geçirmek daha bir mutluluk. Çünkü gülmesini bilmeyenler mutsuzluklarını yanlarındaki insanlara da bulaştırıyorlar. Böyle bir ömür çekilmez doğrusu. Rahmetli eşimin kahkahaları evin duvarlarında çınlardı. Bu sesler ondan hatıra kaldı bana. “Sevgisiz yaşayamam! Gülmeden yaşayamam!” derdi. Tam kırk yıl aynı yastığa baş koyduk. Hastalık alıp götürdü onu benden. Bitkin, yorgun yatarken bile, “Ben çok iyiyim, torunlarımı özledim sadece!” diye mırıldanırdı.
Çocuklar geldiğinde unuturdu acısını. İlaçların yapamadığını, onların sevgi ve ilgisi yapardı. Ayağa kalkmaya çalışır, iyi olduğunu göstermek isterdi. Güler, şakalaşır, yastığının altından şekerler, harçlıklar verirdi. İnsan yaşı geçince besleyip büyüttüğü çocuklarından para pul beklemiyor. Bir güler yüz, bir bayram ziyareti, bir telefon edip gönül alma yetiyor.

Gürbüz Bey’in bu son cümlesinde eli ister istemez yorgun kalbine gitti. Biraz soluklandıktan sonra derin bir iç geçirip devam etti. Bu arada radyodan gelen şarkının sözleri onun anlattıkları ile garip bir tezat oluşturuyordu;

“Güz gülleri gibiyim,
Hiç bahar yaşamadım.
Ya sevmeyi bilmedim yıllarca,
Ya sevince geç kaldım…”

–Ne güzel bir aileydik. Evlendiğimizde resmi nikâh yapıncaya kadar inat etmiş ve bir süre konuşmamıştı benimle. Eş seçimi çok önemli. Biraz şans, biraz da dikkat. Kolay değil aynı yastıkta ömürleri tüketmek. Bunun iyi günleri kadar, kötü günleri de var. Hastalığı, parasızlığı var. Hiç kolay değil ev geçindirmek. “Yuvayı dişi kuş yapar!” diye boşuna söylememişler. Halden anlamayan, aile terbiyesi almamış insanlara rastlasaydık nice olurdu halimiz?

Mustafa söylendi:

–Bazen anlaşamıyoruz Zeynep’le, atışıyoruz.

Yaşlı adam, döndü delikanlıya:

–Bazen biz de atışır, sudan sebeplerle kızardık birbirimize. Küçük küçük kavgalar eder ama sonunu hep tatlıya bağlardık. Biraz nazikçe olur hanımlar. Allah böyle yaratmış. Küsmeleri bile bir tatlı olur. Anlamak lâzım onları. Duygularını görmek, hissetmek lâzım. Olur olmaz şeyler için büyük çekişmeler yaşanmaz. Hele hele iş, vurmaya kırmaya hiç dökülmez. Evliliğin tuzu biberidir bu küçük takılmalar. Dozunu iyi ayarlayıp ev dışına taşırmamalı. Kötü söz söylemeyip kadir kıymet bilmeli. El kaldırıp da sonra acı çekmemeli. Bir adam kıyıp da nasıl vurur eşine? Nasıl acıtır canını? “Son pişmanlık fayda etmez!” diyenler doğru söylemişler. “Sevgi denilen şey, ne kadar derinlerde olduğunu ayrılık zamanına kadar bilinmezmiş.” Ne diyor Mevlana;

“Sevgide güneş gibi ol,
Dostluk ve kardeşlikte akarsu gibi ol,
Hataları örtmede gece gibi ol,
Tevazuda toprak gibi ol,
Her ne olursan ol,
Ya olduğun gibi görün,
Ya da göründüğün gibi ol.”

Bir süre daldı ve sonra kaşlarını kaldırarak devam etti:

–Birden çok eşi olanları da gördüm. İnsan, bu konuda iyi düşünüp, kendini kontrol etmesini bilmeli. Sevgisini nasıl taksim eder? Yüreğini nasıl paylaştırır, nasıl böler dilimlere? Ben eşimin ölümünden sonra bile evlenmek istemedim. Zaten almıştım yaşımı başımı. Çok sevmiştim onu, hatırasının incinmesine dayanmazdı yüreğim. Sağlığında bile kırmadım ki gönlünü sonrasında kırayım. Uçup gitti şimdi. Sevgisini içimde bırakarak uçup gitti. Şöyle diyor bir köşe yazarımız; “Aşkın sadece gençlikte yaşanacağına inananlar var. Hiç de öyle değil! İnsan hangi yaşta olursa olsun, âşık olma yeteneğini kaybetmez! İyi ki de kaybetmez.” Ben de öyle düşünüyorum; ama isterim ki, öteki dünyada da nasibim, kısmetim, eşim o olsun.

Bir duygu bulutu çökmüştü masamıza. Bu bulut gözlerimize sis ve yağmur bırakmıştı. İhtiyar adamın, yüreğimizin tellerine şöyle bir dokunuşu; “Sevgi doğanın ikinci güneşidir, onunla ısınmayı bilenler hiç üşümezler!” dersini vermişti bize. Artık saç ve sakalının boşuna beyazlamadığını anlamıştık. Ne görmüş, ne yaşamışsa onu anlatıyordu. Günümüzde böyle sevgiler öylesine azalmıştı ki! Artık insanlar çoğunlukla hayatlarını daha rahat koşullarda geçirmek adına, yüreklerinin değil çıkarlarının sesini dinliyorlardı. Sıcak sesiyle sürdürdü konuşmasını:

–Eş seçimlerimize dikkat etmeliyiz. Bu bir oyun değil. İnsan evliliğini sağlam temellere oturtmalı ki, toplum da sağlam olsun. Eşlerin birbirlerini önceden tanımaları da çok önemli. Zıt karakterler evlendikten sonra çok acı çekiyorlar. Yuvaları dağılıyor, aile itibarları zedeleniyor. Çocukları da ortada kalıyor. Böylece ilk temel eğitimini aileden alan bu çocuklar çok olumsuz etkileniyor.

Nefes aldı. Etrafına bakındı:

Elbette hepsi için söylenemez; ama aralarında kendini toparlayamayan çocuklar da çıkıyor. Bunlar iyi yetişmiyorlar! Asi oluyor, kural tanımıyor, kavgacı oluyorlar. Ailede iş bölümü yapmayı öğrenmiyor, aile bütçesine katkı yapmayı istemiyor, aile üyelerinin düşüncelerine saygı göstermiyorlar. Keder ve sevinci de paylaşmıyor, sevgisiz büyüyorlar. Çiçek açamayan, meyve veremeyen kuru dallar gibi çıplak kalıyorlar.

Nermin Hanım dayanamadı:

–Bazıları daha da ileri gidiyor!

Gürbüz Bey, bu cümleyi başıyla onayladı. Sonra sanki bir zaman tüneline girmiş gibi birbiri ardına döküldü ağzından sözcükler:

–Evet, ileri gidiyor. Terk ediyor evini, kaçıyor. Sanıyor ki, her şey daha güzel olacak! Oysa rüyalar hiç de uzun sürmüyor. Ya kaybedip namusunu bedenini satıyor, ya da batakhanelerde kolları şırıngalardan morarmış sersefil bir hayat sürüyor.

Yaşlı adam, konuşurken gözlerini kısıyor, anlattıklarını yaşıyor gibiydi. Yüzündeki derin çizgilerle otobüsün aynasında fark ettiğim kendi çizgilerimi karşılaştırdım. Ömrümüz geçiyor, renklerimiz gitgide soluklaşıyordu. Bildiğimiz, inandığımız şeyleri bizden sonrakilere aktarmak için vakit geçirmemeliydik. Bu genç asker de sanki benim ev ödevim olmuştu. Onu kendi oğlum gibi görüyordum artık. Gözlerim yüzünde takılmış olacak ki, sordu:

–Metin Ağabey bana bakıyorsun, yanlış bir şey mi yaptım?

–Hayır, Mustafa, şu kısa sürede sana kanımız kaynadı, içimiz ısındı. Sen, pek çok delikanlıdan farklısın. Bak oturmuş biz ihtiyarlarla sohbet ediyorsun.

Son cümlem, Nermin Hanımın pek hoşuna gitmemişti. Kaşlarını çatıp, yüzünü astı. Hanımlar, yaşları konusunda bizden daha hassastılar. İş büyümesin diye fark etmemiş gibi yapıp devam ettim:
Millete efendilik yoktur, hizmet etmek vardır. Bu Millete hizmet eden onun efendisi olur. ATATÜRK

–Bize ayak uyduruyor, nazımızı, şakamızı çekiyorsun, aferin sana! Bıkmadın mı bizden?

Mustafa, soruma yine bir soruyla cevap verdi:

–Siz benden bıktınız mı? Ben, bugün sizlerden öğrendiklerimi, bu kadar kısa sürede başka nereden öğrenebilirdim? Kim anlatırdı bana bunları. Kim vakit ayırırdı? Asıl ben sizlere teşekkür ediyorum.

Nermin Hanım döndü Mustafa’ya;

–Kömür gözlü, kara kaşlı, kıpır kıpır bir öğrencim vardı; Ahmet Çermeli. Okulun en haşarı öğrencilerindendi. Bir türlü başedemezdik. Aklı fikri oyundaydı. İşini iyi bilirdi. Derslerinde de açık vermezdi kerata. Önemli okullarda okudu, büyük adam oldu. Sen de hatırlasana çocukluğunu delikanlı. Arkadaşlarınla oynadığın oyunları hatırla. Saklanbacı, uzun eşeği, çelik çomağı, körebeyi, sekseği, yakar topu ya da tek kale futbolu hatırla.

Eşleşirken nasıl da adil davranırdık. Taraflar birbirine denk olsun diye adım sayardık. Bir biz, bir karşı taraf alırdı. İşte bu demokrasi idi. Yardımlaşma, paylaşım, hoşgörüydü. Peki ya bugünün çocukları sanal denilen içi boş, içi saman dolu dünyada, seviyesiz televizyon görüntüleriyle büyümüyorlar mı? İlkokulu bitirene kadar bir çocuk, televizyon karşısında kaldığı süre içerisinde on bine yakın cinayet görüntüsüyle karşılaşıyormuş biliyor musun?. İçler acısı değil mi? Aynı çocuk, şiddeti, öldürmeyi, saldırmayı aşılayan bilgisayar oyunlarıyla diğer çocuklara yabancılaşmıyor mu? Ne olacak bu garibanların hali? Zaten yedikleri her şey hormon. Domatesin, salatalığın plastikten farkı mı kaldı? Kokusu yok, tadı yok! Çocuklarımızın, beden sağlıklarını şansa bıraktık, bari ruh sağlıklarını koruyalım!

Zaman çok değişti. Ne kadar sağlıklı olduğumuz, Ne kadar yaşayacağımız önemli elbette ama daha da önemlisi nasıl yaşadığımız. Hepimiz bir yerlerde yaşıyoruz yaşamasına da, o yerleri ne kadar hakkıyla yaşıyoruz?

“Toros’ların suyunu içmeyen, Şavşat-Kars yolculuğunu yapmayan, Çorum’da leblebi, Amasya’da elma, Afyon’da lokum yemeyen, Ziganalar’ı otobüsle geçmeyen, Karadeniz’de hamsiyi tavaya atmayan, Ege’nin ipek halıyı andıran bereket ve ihtişamını yaşamayan, Mardin’in taş evlerindeki serinliği hissetmeyen, bir gençliğin, bu yurda sahip çıkmasını, sevmesini, kollamasını beklemek haksızlık değil mi?

Ankaralı delikanlı, Ankara Kalesi’ni hiç gezmemiş, Hitit Müzesine adım atmamış. İstanbulluyum diye geçinen, Topkapı Sarayı’nı bilmiyor. Egeli, Efes’i görme zahmetine bile katlanmamış. Bursa’nın, Trabzon’un yanından dahi geçilmemiş. Ezberlediğimiz birkaç şiirle yurt mu sevilir?

Tatili, sadece kızarmış tavuk gibi güney sahillerinde güneşlenmek sayanlar, gitmeli tarih kokan mekanlara. Ne bileyim; bi Çanakkkaleye gitmeli mesela! Solumalı oradaki havayı, geçmişi içine sindirmeli. Yaşananlardan ders çıkarmalı ki bir daha yaşanmasın…”

MUHTAR ONBAŞI

Sizin köye özel bir düşmanlıkları, garezleri mi var?

Nermin Hanımın bu sözlerini, elimde imkân olsaydı eğer, binlerce kâğıda yazar her bir duvara yapıştırırdım. Gelen geçen okusun, okusun da artık farkına varsın bir şeylerin diye! Sohbet konumuzun pek sıradan olmadığını ben de fark etmiştim. Sudan sabundan değildi! Konuşmaya konuşmaya dolmuştu içimiz. Yine gözlüğünü düzeltti, gülümsedi:

–Bakıyorum, karşılıklı iltifatlara daldınız biraz önce?

Mustafa çocuksu ve saf tavrını tekrar takındı:

–Doğru söylüyorum öğretmenim. Çok sevdim ben bu sohbeti. Bizim oralarda bu konuları konuşmayanların nasıl yanlış şeyler yaptıklarını gördüm. Dönüşte uygulayacağım hepsini.

Nermin Hanım tekrar gülümsedi:

–Ben, sıkılmanı istemedim. Sanki çapraz ateşe tuttuk seni!

Mustafa etrafına bakındı:

–Hani nerede tabancalar, tüfekler? Nasıl çapraz ateş bu? Şaka şaka! Gerçekten hiç sıkılmıyorum. Her anlattığınızı dinliyor, dersler çıkartıyorum. Belki yarın kendi oğluma da anlatırım bunları.

Nermin Öğretmenin güzel yüzü yine gülümsedi. Sanki bir eksiği kapatmak arzusuyla devam etti:

–Peki, sen bilirsin. Konuşmaktan bıkmam ben. Nerede kalmıştık, ülkemizi bekleyen tehlikelerden bahsediyorduk değil mi? Bakın, bir konu daha var; Biz dinimizi hep yürekten yaşadık. Diğer dinlere de hep saygılı olduk. İşte bu hoşgörüyü kıskanıyorlar. Anadolu üzerinde, tarih boyunca oyunlar oynanmış. Bu oyunlar hiç durmadan ve dönem dönem pusuya yatarak daha da azmış.

Aslında tehlike çok planlı ve programlı! Bu oyunlar cumhuriyetin ilk yıllarından beri hep oynanıyor. Din ve ibadet özgürlüğümüzü hiçe sayarak Cumhuriyetimizin yerine farklı rejim getirmek ve ülkemizi parçalamak isteyenler var. Bunlar din sömürüsü ve ticareti yaparak halkımızın temiz duygularını istismar ediyorlar. Ne yazık ki bilgisiz ve iyi niyetli bazı vatandaşlarımızı etkilemeyi ve kandırmayı da başarıyorlar. Türkiye Cumhuriyeti, Atatürk Milliyetçiliğine bağlı, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk devletidir. Yazık değil mi onu yıpratmaya?

Nermin Öğretmen konuşurken ben de onu sanki İstiklal Savaşı yıllarımızda meydanlarda kürsülere fırlayıp coşan ve coşturan Halide Edip’miş gibi gördüm. Aynı coşku vardı yüzünde, sesinde;

—Ne diyor anayasamız Cumhuriyetimizin nitelikleri açıkça belirtirken; “Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk Milliyetçiliğine bağlı, Anayasanın başlangıcında belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal hukuk devletidir.” Bu sistem içerisinde herkes vicdan, dini inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir. Kimse devletin sosyal, ekonomik, siyasi ve hukuki temel düzenini kısmen de olsa din kurallarına dayandırma veya siyasi veya kişisel çıkar amacıyla istismar edemez ve kötüye kullanamaz. Laiklik bu yönü ile din ve devlet işlerinin ayrılmasıdır.”

Benim de aklıma, bu konuda okuduğum satırlar gelmişti. Paylaşmak istedim:

–Sizlere, gazetedeki bir makalenin özetini yapayım. Şöyle yazıyordu; “Lâiklik nedir diye soranlara sadeleştirerek bir kere de şöyle anlatalım. Anlamak niyeti olanlar için iş kolay; ama inadına zorlaştıranlar için lâf kâr etmez. Söylenecek söz şudur: Kimseyi dinsizlikle suçlamaya hakkın olmadığını bilecek, kimseye lâf etmeyeceksin kardeşim!” Çünkü iyi insan, Vicdanına danışır, aklıyla muhasebe yapar, kendi kendini kandırmaz, başkalarını da aldatmaz.”
Medeniyet; Öyle kuvvetli bir ışıktır ki ona bigane olanları yakar, mahveder. ATATÜRK

Mustafa, anlatılanları anladığını göstermek istercesine aldı sözü:

–İşine gelmeyenler, akıl ve ilim yerine başka şeyleri ortaya sürüyorlar. Din, hiçbir amaç için kullanılmamalıdır. Kullanılırsa birliğe değil bölünmeye götürür. Bunları unutuyorlar herhalde!

Mustafa’nın berrak gönül penceresinden süzülmüştü bu sözcükler. Yarasına tuz basılmış gibi haykırmıştı. Kurduğu düzgün ve anlamlı cümlelerle şaşırtmıştı yine bizi. Gürbüz Bey masadan başını kaldırdı:

–Aferin Mustafa oğluma. İslam dini bir devlet modeli olarak gönderilmemiştir. O insanların iç dünyalarıyla ilgilidir. Kendilerine menfaat sağlamaya çalışanların dini sömürmeleri, tarikat, cemaat kurmaları İslam’ın yanlış anlaşılmasına neden olmaktadır. Lâik devlet düzenine yapılan saldırıların gerçek amacı sosyal temellerimizi yıpratmaktır. Din bir baskı aracı değildir ki, oy toplama malzemesi olsun. İktidar için onu kullananlar aslında bindikleri dalı kesiyorlar. Şeriatla yönetilen ülkelerde demokrasi yoktur ve olamaz. Demokrasi olmayınca da özgürlükler ortadan kalkar.

–Nasıl engelleriz bunları Gürbüz Amca?

–Dinimizi, gerçek kaynağından öğrendiğimizde yalancıların maskeleri zaten kendiliğinden düşecektir. Bu konuda şöyle diyor Mustafa Kemal: “Tarihimizi, okuyunuz, dinleyiniz. Görürsünüz ki, milleti mahveden, esir eden, harap eden kötülükler hep din perdesi arkasındaki dinsizlik ve kötülükten gelmiştir. En doğru ve en hakiki yol medeniyet yoludur.”

Tarihimizi bilmek kadar tarihi eserlerimize de sahip çıkmamız gerekir. Tarihi eserlerimiz sadece miras değil aynı zamanda gelecek nesillere aktarmamız gereken birer emanettir.

Nermin Hanımın gözleri bir noktaya takılmıştı. Meraklandık, döndük biz de baktık. Çay salonunun hemen önüne park eden bir araçtan inenler, konuştuğumuz konulara canlı birer örnek olmuşlardı. Bir adam garip giysisiyle, kendisine yönelen bakışlara aldırmadan lavaboya doğru ilerliyordu. Başında sarığa benzer bir şey vardı. Uzun sakalları dağınıktı.

Onu takip eden iki hanım, yazın bu en sıcak günlerinde, boydan boya simsiyah örtülerin altına saklanmışlardı. Gözleri belli belirsiz seçiliyordu. Onlar, önlerinde yürüyen adam kadar pervasız değillerdi. Ürkek davranıyor, arabalarında kalmayı tercih eden bir tavırla yürüyorlardı. Kalabalıktan rahatsız olmuşlardı. Hiç inmemeyi istedikleri belli oluyordu. Zorunluluk olmalıydı. Birisinin kucağında da bir kız bebek vardı. Sanki o da saklanmıştı! Bu kız büyüyüp okula giderse gerçekleri daha iyi görür umarım dedim kendime. Nermin Hanımın gözleri onları lavaboya girinceye kadar takip etti ve bize döndü:

–Arkadaşlar, hangi devirde yaşıyoruz Allah aşkına? Yazık değil mi bu kadınlara. Bakın size, “Ahlâk, beynin, yüreğin dışındadır!” diyen bu ilkel anlayışa bir örnek anlatayım. Vakti zamanında öğretmenler Ankara’da bir toplantı yapmış ve toplantıya birkaç bayan öğretmen de katılarak ayrı bir yere oturmuş. Meclisin o zamanki sarıklıları, bayan öğretmenlerin toplantıya katılmalarını hoş karşılamayıp, Gazi’ye şikâyete gitmişler.

Delikanlı sabırsızlandı:

–Ne olmuş sonra?

–Çok kızmış ve hemen öğretmenler cemiyeti başkanını çağırtmış. Gelir gelmez de onu gürleyen bir sesle azarlamış; “Ne ayıp şey bu!” Adamcağız cevap veremeyince, şikâyetçiler çok mutlu olmuşlar. Gazi devam etmiş; “Toplantıya hanımları çağırmış ve onları ayrı sıralara oturtmuşsunuz. Sizin kendinize mi güveniniz yok? Türk hanımının erdemine mi? Bir daha böyle ayrılık görmeyeyim!” Biraz önce gülümseyen sarıklıların ne duruma düştüğünü siz hayal edin artık.

Mustafa, ikram ettiği böreklerin masadaki kırıntılarını topluyordu. Elinde bir kâğıt mendil vardı. Garson çocuk hızlı adımlarla geldi. “Zahmet etmeyin, ben yaparım.” dedi. Bizim delikanlı duymamış gibi temizliğe devam etti. Bu arada “Herkes kendi evinin önünü süpürse, sokaklar tertemiz olur!” diye söyleniyordu. Göz ucuyla şöyle bir etrafa bakındım. Başkalarının aynı hassasiyeti göstermediği masaların durumundan açıkça belli oluyordu. Yere düşen bir iki parçayı da ben aldım ve gülümsedim:

–“Aslan yattığı yerden belli olurmuş!” Hiç pikniğe gitmediniz mi? Hani şu hafta içinin yoğunluğundan sıyrılıp biraz olsun kendimizi tabiatın kollarına bıraktığımız piknikler. Evlerde ne güzel hazırlıklar yapılır. Köfteler, piyazlar, salatalar, dolmalar, meyveler. Bir hevesle kırlara, ormanlara koşulur. İp atlamalar, tavla oynamalar, mangal dumanları.

–Ağzım sulandı Metin Ağabey.

–Daha şimdi yedin böreği. Neyse, akşam olduğunda içimiz burkularak, o güzelim yeşilliğin, karpuz kabuklarıyla, naylon poşetlerle kirletildiğini görürüz. Kaç defa, bütün aile ellerimizde poşetlerle başkalarının bıraktıklarını temizledik. İnsanların bize “İşiniz mi yok sizin!” şeklindeki alaylı bakış ve konuşmalarına aldırmadık! Daha da kötüsü, yanık bırakılan ateşlerin, söndürülmeden atılan sigara izmaritlerinin, biricik nefes kaynaklarımız ormanlarımızı kül ettiklerine şahit olduk. Tabiatı, sonu gelmez bir nimet olarak görenler, yarın gölgesinde oturacak bir ağaç bile bulamayacaklar.

Çaylarımız tazelenirken yol arkadaşlarımın ışıldayan gözlerinden içime tuhaf bir sıcaklık aktı. Bu sıcaklığın verdiği mutluluk elimde olmadan sesime de yansıdı:

–Ağaç dedim de aklıma geldi. Başımdan geçen bir olayı anlatayım size; Görevdeyken, yakın iki köy arasındaki görüntü farkı beni çok etkilemişti. Toprak aynı toprak, hava aynı hava olmasına rağmen birbirlerine benzemiyorlardı. İlkinde, her yer tertemiz ve evlerin duvarları beyaz badanalıydı. İnsanları tarlasında, bahçesinde, işinde gücündeydi. Türlü meyve ağaçları, üzüm bağları, köye ayrı bir güzellik katıyordu.

Mustafa yanık bir iç geçirdi:

–Aynı bizim oralar gibi Metin Ağabey.

Ölülerden medet ummak, medenî bir toplum için ayıptır. ATATÜRK

–Doğrudur, ne mutlu size. Neyse, toz kalkmasın diye yollara çakıl serpiştirilmiş, tam ortasından akıp giden küçük derenin kenarlarına bile set çekilmişti. Üstelik bu taşlar, köyün çalışkan gençleri tarafından bin bir emekle dağlardan getirilmişti. El ele vererek köylerine bambaşka bir görüntü kazandırmışlardı. Bu, “İmece” dedikleri, ne güzel bir alışkanlık ne güzel bir davranış diye düşünmüştüm. Çünkü güçler birleşince hiçbir engel tanımıyordu.

Diğer köy ise inadına farklıydı. Daha girer girmez kötü kokudan burnumu kapatmıştım. Oysa yeşillendirme de vatan savunmasının bir parçasıydı. Gazeteden okumuştum. Jandarma, ‘tarihimizi koruyalım, çevremizi temiz tutalım’ kampanyası başlatmış. İlkokul öğrencileri ile çevre temizliği yapmışlar. İyi biliyorlar ki yarın büyüyecek o çocuklar. Çevre kirliliği, erozyon ya da doğal hayat nedir bizden iyi öğrenmeliler. Ot bile yetişmez denilen nice yer, askerlerimizin bakım ve sulama çalışmaları sayesinde yeşile bürünüp neredeyse orman olmuştu. Tabi olur, toprağa hangi ağacın daha uygun olacağını tespit edersen, diktiğin fidana bebeğinmiş gibi özen gösterirsen, suyunu, ilacını zamanında verirsen o bozkır olur sana cennet! Çocuk doğduktan sonra onu kendi haline bırakıyor muyuz? Emziriyoruz, altını temizliyoruz, sarıp sarmalıyoruz. Fidan da aynen öyle işte. Bakarsan bağ, bakmazsan dağ.

Neyse, çöp birikintilerinin üzerinden atlaya atlaya gittim kahvehanelerine oturdum. Boş sandalye yok gibiydi. “Muhtar burada mı?” dedim. Orta yaşlı, tıknaz, kasketli bir adam, “Muhtar benim, buyurun!” dedi. Üst dudağını tamamen kapatan bıyıkları, sigaradan sararmış, birkaç günlük sakalı da diken diken duruyordu. Hayattan bezmiş, bunalmış görünüyordu. Cevizde yaşayan bir kurt için bütün hayat kabuğun içinden ibaretmiş ya, aynen işte öyle! Bizi temsil edecek, hakkımızı savunacak insanlara oy verip seçerken, muhtar da olsa, dikkat etmeli, oturup düşünmeliydik. Hemen o an aklıma, çağdaş, ilkeli ve akılcı yöneticilere ihtiyacımız olduğunu belirten, öğrencilik hatırası geldi

“Ben üniversitede öğrenciyken yurtta kalıyordum. Yurdun sobaları yanmazdı. Bütün kış titreşir dururduk. Bir gün yurt müdürüne çıktık. İşi anlatmak istedik. Daha ilk cümlemizde kükredi:

–Ne soğuğu be nankörler! Görmüyor musunuz, sobalar gürül gürül yanıyor.

Gerçekten sıcaktan terlemiş, yakasını bağrını açmıştı. Zannediyordu ki; bütün odaların sobaları böyle alev alev yanıyor!”

Bizim muhtar da sanıyordu ki; köyü sadece kahvehaneden ibaret! O gün konuştuğumuz birkaç cümle, insanlardaki anlayış farkını ortaya koyması bakımından ne kadar da önemliydi. Beklentileri kalmamış bu adama sordum:

–Askerlik yaptın mı Muhtar?

–Yaptım, onbaşıydım.

–O zaman sen mıntıka temizliği de yaptırmışsındır.

–Mıntıka bitmeden içtimaya çıkarmazdım.

Pencereden, evlerin ve sokakların içler acısı haline bir kez daha bakıp muhtara tekrar döndüm:

–Peki, neden şimdi köyünde mıntıka yaptırmıyorsun?

Sustu, şaşırdı, yutkundu, cevap vermek istedi, veremedi. Elimle işaret ettim:

–Şu karşıki köyü görüyor musun?

–Görüyorum.

–Köyün evleri ağaçlardan seçilmiyor, tepeyi de çamlar sarmış, gördün mü?

–Gördüm.

–Sizin burada toprak nasıl, ağaç tutar mı?

–Elbette tutar. Aynı toprak, tuz yok. Fidan hemen boy salar.

–Peki, suyunuz var mı?

–Su bol, nereyi iki metre kazsan su fışkırır.

–Ağaç dikmeyi bilir misiniz?

–Hangi köylü bilmez!

–Peki, neden bu köyde hiç ağaç yok?

Bir süre yine cevapsız kaldı. Sonra aradığını bulmuş gibi konuştu:

–Ama bana gittiğinde de mıntıka yaptır, ağaç diktir demediler ki Mühendis Bey! Üstelik “Eski köye yeni adet mi getireceksin?” Bizim burada tarım yapılır. “Eğer ağaç dikersek kuşlar gelip, bütün ürünü yermiş!” Böyle duyduk biz! Bu yüzden var olan ağaçları da kesip tarla yaptık. Bu saatten sonra, “Arı kovanına çomak mı sokalım?” şimdi.

Şaşırma sırası bendeydi. Hiçbir gerçeğe dayanmayan bu uydurmayı başka köylerde de duymuş, inanamamıştım. Muhtar Onbaşıya sordum:

–Şu karşıdaki köyde kuş yok mu muhtar? Onlar tarım yapmıyor mu? Bu kuşlar sadece sizin ürünlerinizi mi yiyor? Sizin köye özel bir düşmanlıkları, garezleri mi var? Neden böyle şeylere kanıyor, tabiatın güzelim dengesini bozuyorsunuz?

Sonra aldım kahvehanedekileri yanıma, arabamdaki fidanları bir bir diktik tarla sınırlarına. Saatlerce ağacı, yeşili, kuşları anlattım. Bunlar birbirleriyle dost, biri olmadan diğeri olmaz dedim. Söz verdiler bana; “Bu fidanları büyüteceğiz, gözümüz gibi bakacağız!” dediler.

Mustafa gülümsedi:

–Askerde onbaşı olmayı ben de istiyorum; ama dönüşte o muhtar gibi tembellik yapmayacağım. Zaten, bizim oralarda böyle tembellere pek rastlanmaz. İşini gücünü aksatan olduğunda, yaşlı amcalar onları çeker bir köşeye, nasihat eder. Ben bu konularda hiç büktürmedim kulağımı. Hiç fırsat vermedim kimseye. Hiç sevmedim, sevemedim tembel tembel yatmayı. Bir gün küçük bir kaçamak yapayım dedim. Kanaldan su vermem gerekiyordu tarlaya, zoruma gitti, almadım elime küreği. İki gün sonra akşam babam gözlerimin içine baktı ve dedi ki:

“Mustafa, galiba unutmuşsun tarlaya su vermeyi! Az kaldı kuruyormuş mahsuller. Sıramız da geçmiş. Neyse ki, komşu yardım etti ve suyundan verdi bize!” Başımı bile kaldıramamış, babama bakamamıştım. O an ne kadar utandığımı bir ben bilirim, bir de Allah!

Delikanlıyı utandıran temiz yüreğiydi. “Çalışmazsam, hasta olurum!” Diyenler geldi aklıma. Hiç yoksa ellerine örgülerini alan hanımlar geldi. İşinden evine döndükten sonra, kanepede uyuklamayıp; musluğunu tamir eden, bahçedeki çiçeğine bakan, çocuğunu ders çalıştıran babalar geldi. Zaman geçmiyor diye feryat ederek içlerine sıkıntı dolduran tembellere içimden gülmek geldi.”

Yapılan anons mola saatimizin dolduğunu bildiriyordu. Masadan kalktık. Garsona yöneldim. Hesabın ödendiğini söyledi. Gürbüz Bey, kaşla göz arasında sıkıştırmıştı eline parayı. Teşekkür ettik. “Afiyet olsun, belki askerden sonra Mustafa’nın evine ziyarete gider, eşinin tavşankanı çaylarından içeriz, belli mi olur!” dedi. Delikanlının yüzü yine kızardı. Masadan kalkarken Gürbüz Bey, tesis çalışanlarına teşekkür yazısı için, giriş kapısının yanındaki kutuya doğru ilerledi. Bu arada Mustafa da ona hararetle eşi Zeynep’in gerçekten çayı, böreği, baklavayı çok güzel yaptığını anlatıyordu.

Hiçbir ulus yoktur ki ahlaki temellere dayanmadan yükselsin. ATATÜRK

Birden yüksek sesle bağırarak konuşan kişiler dikkatleri üzerlerinde topladılar. Bağırışların geldiği yöne baktık. Karadenizli yine hırçın dalgalar gibi coşmuş, sarıya kaçan saçları dimdik olmuştu. Yüzünün açık teni kıpkırmızıydı. Kulakları ve burnu daha da koyuydu. Renkli gözleri cam gibi parlıyor, garsonun kolundan sıkıca kavramış, çekiştiriyor, bırakmıyor, yol arkadaşını da itekleyerek bağırıyordu;

“Çay paralarını ben vereceğim. Sen nasıl benim yanımda hesap ödemeye kalkarsın. Bak yine fena oluyorum. Kızacağım şimdi sana. Almayacağım otobüse! Koşarak gelirsin sonra arkamızdan!”

Bir yandan gülümsüyor bir yandan da şairin dörtlüğüne hak veriyordum;

“Mecliste arif ol kelamı dinle,
El iki söylerse, sen birin söyle,
Elinden geldikçe iyilik eyle,
Hatıra dokunup, yıkıcı olma…”

GÖNÜL GÖNÜLE

Korkmayın öğretmenim, ben sizi korurum. Ben askerdeyken siz rahat rahat uyuyun!

Yerlerimize oturduk. Mola işe yaramıştı. Sigara tiryakileri, çay salonunun kendileri için ayrılan ücra köşesinde, dumanlara boğularak sözüm ona rahatlamışlardı. Üzerlerine sinen derin kokuyu şimdi otobüsteki diğer yolcularla paylaşıyor, bütün kötülüğüne karşın, bile bile bu illetin tutsağı oluyorlardı. Sigara, yasal bir uyuşturucuydu. Onu bırakmak, bırakamıyorsak azaltmak gerekiyordu.

Uçup giden bu dumanlar arasında birkaç nefeslik sahte bir zevk için, çocuklar sakat doğuyor, insanlar erken yaşlanıyordu. Sindirim, solunum, dolaşım ve sinir sistemimize zarar veriyor, kanser riskini de artırıyordu. Alkole ve diğer uyuşturuculara açılan bir kapıydı. Toplum ahlâkını, insan sağlığını, sahip olduğumuz en büyük gücü, yani aklımızı tehdit ediyordu. Üzerinde ‘sigara öldürür’ yazmasına rağmen kendisini kaybedecek derecede kullananlar azalmıyor, alışkanlık hâline getirenler, mutlaka bir kılıf buluyorlardı. Bu zehrin zararlarına aldırmayan nice insan, işyerlerinde arkadaşlarına, evlerinde çocuklarına bu dumanları keyifle üflemeye devam ediyorlardı. Bir tiryaki arkadaşım da kendini kandırır, sigara öldürür yazısı moralini bozuyor diye elindeki kalemle onu ‘sigara güldürür’ şeklinde değiştirirdi! Sanki verdiği zararı da değiştirebilecekmiş gibi!

Pencereden baktım. Zapt edilmesi zor bir çocuk, otobüse binmemekte kararlı görünüyor, kilolu babasını peşinden koşturuyor, yoruyordu. Şoförümüz kornaya bastı. Adam daha da telaşlandı. Çocuk hemen kaykaya tırmandı. Yakalanacağını anlamıştı. Son bir kez daha denemek istiyordu. Kaydı, duramadı, kumlarda yuvarlandı.

Mustafa gülümsedi:

–Bu çocuktan sağlam komando olur!

Tam o anda babası, yaramazı ensesinden yakaladı. Apar topar soktu otobüse; ama kan ter içerisinde kaldı. Oğlan sırıtıyor, ayaklarını yere sürtüyordu. Buna rağmen adam hiç elini kaldırmadı çocuğuna, hiç canını yakmadı. Belki çocukluğunda kendisi de böyle yaramazdı ve belli ki, “Dayak cennetten çıkmadır!” gibi bir yalana da inanmıyordu. Arabayı beklettiği için özür dileyen bakışlarını hissettim. Onlar da yerlerine oturunca yola koyulduk. Şoförümüzün neşesi yine yerindeydi. Radyoyu açtı. Görevli delikanlı limon kokulu kolonyayı dolaştırmaya başlamıştı bile. Nermin Öğretmen bize döndü ve dert yandı:

–Bir zamanlar, ülkede yaşatılan terör ortamından dolayı, insanlar yolculuk yapmaya bile çekinirlerdi. Bakın şimdi ne kadar huzurluyuz. Kimse biraz sonra ne olacak tedirginliği yaşamıyor. Bunların tekrarlanmasına izin vermemeliyiz.

Gürbüz Bey yorulmuştu. Başını sallayıp kısa konuştu:

–Merak etmeyin Nermin Hanım. Bizim çocuklarımız güçlüdür. Onlar “Milli sınırlar içinde vatan bir bütündür, parçalanamaz!” prensibini iyi bilir ve kim ne yaparsa yapsın, bu ülkenin bölünmesine izin vermezler.

Mustafa hafif yana döndü. Alçak bir tonda sordu:

–Gürbüz Amca, tehlike bir değil ki. Her yerden geliyor. İçten, dıştan, her yerden! Nasıl becereceğiz?

Aslında yaşlı adam biraz dinlenmek istiyor gibiydi. Yine dayanamadı ve çattı kaşlarını. Buruşuk göz kapakları birkaç kez kapanıp açıldı:

–Oğlum, biz işgal günlerinde bile umutsuzluğa, karamsarlığa kapılmadık. Şimdi her şey yolunda giderken mi çekineceğiz mücadeleden. Her türlü küçüklük bir araya gelse, bir büyüklüğü örtemez derler ya! Kurtuluş Savaşı başladığı sırada, içinde bulunduğumuz zor durumu bilip umutsuzluğa kapılanlar da, Atatürk’e şöyle demişler;

“–Nasıl mümkün olur! Ordu yok?

Hemen vermiş sorunun cevabını;

–Yapılır!

–İyi; ama ordu için para lâzım. O da yok?

–Bulunur!

–Diyelim ki bulduk, düşman çok?

–Yenilir!”

O, bütün söylediklerini yaptı. Yapamayacağı hiçbir şeyin sözünü vermedi. Önce hayal etti, sonra da gerçekleştirdi. Şimdi sıra bizde!

İhtiyar haklıydı. Benim de hayallerim olmuştu gençlikte. Bunların bazıları kişisel, bazıları da ülkem ve insanlarımızla ilgiliydi. Kimi gerçekleşmiş, kimi de hayal olarak kalmıştı;

Ülkemi daha zengin görmek istiyordum. İnsanlarımın hayat pahalılığından, geçim sıkıntısından kurtulmalarını diliyordum. Bir zamanlar çok gerilerimizde olan ülkelerin bugün medeniyetin beşiği gibi çalım satmalarını içime sindiremiyordum. Devletim, ordum daha güçlü olmalıydı. Kanun ve kurallara daha çok uyulan, dürüstlüğün bir erdem olduğuna daha çok inanılan, saygı ve sevginin kardeşçe daha çok paylaşıldığı bir ülkede refah içinde yaşamalıydık. Ne eksiğimiz vardı ki bizim? Her zaman ak ve açık değil miydi alınlarımız? Şairin mısralarını hatırladım;

“Memleket isterim;
Yaşamak sevmek gibi gönülden olsun.
Olursa bir şikâyet, ölümden olsun…”

Nermin Öğretmenin tatlı sesi beni daldığım rüyadan bir kez daha uyandırdı:

–Biz el ele, gönül gönüle, diz dize verdikçe kimse genç Türkiye’yi uygarlık yolundan saptıramaz. Buna ne içimizdeki maşaların gücü yetecek, ne de sözüm ona komşumuz ya da dostumuz geçinen ülkelerin ihtirasları. Biz, sadece petrolle ayakta duran bir ülke de değiliz. Biz, bilim ve teknolojiye kucak açmış, modern bir ülkeyiz. Artık ok yaydan çıkmıştır. Bu ok uçacak ve hedefin kalbine düşecek. Hedef belli; çağdaş uygarlık. Bizi bu hedeften kimse saptıramayacak!

Mustafa her cümleyi kelime kelime kaydediyordu. Omuzlarını daha da dikleştirdi:

–Korkmayın öğretmenim, ben sizi korurum. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı ve bir Türk olmaktan her zaman gurur duyacağım. Size söz veriyorum. Ben askerdeyken siz rahat rahat uyuyun.

Delikanlı, yine aralamıştı gönül sayfalarımızı. Mustafalar böylesine yürekten söz verdikten sonra içimizde endişeden eser mi kalırdı? Bu temiz yüreğin örnekleriyle dolu değil miydi tarihimiz? Çanakkale Savaşları’nda yaralanmış bir Fransız generali geldi aklıma. Bu generalin anlattıkları Avrupalıya insanlık dersi olmuştu. “Unutamam!” dediği hatırasını okumuştum bir kitapta;

“Bu general, yaralı ve ölülerin arasında savaş alanını geziyormuş. Yırttığı gömleğiyle yerde yatan Fransız askerinin yaralarını saran bir Mehmetçik görüp, şaşırmış. Yanındaki tercüman aracılığıyla sormuş:

–Neden öldürmek istediğin askere yardım ediyorsun?

Mehmetçik cevap vermiş:

–Bu asker cebinden yaşlı bir kadın resmi çıkardı. Herhalde annesinin resmiydi. Benim kimsem yok. İstedim ki o kurtulsun ve anasının yanına dönsün.

Generalin emir subayı Mehmetçiğin yakasını açmış. Hepsinin de gözleri dolmuş. Çünkü askerimizin göğsünde tutam tutam ot tıkanmış derin süngü yaraları varmış. Biraz sonra ikisi de göçüp gitmişler.” Yabancılar arşivlerinde bu kahramanlara hayranlıklarını şöyle dile getirmişler:

“Malzeme yoksulluklarını kanlarıyla telafi ediyor, düşmana atacak mermi bulamadıklarına üzülüyorlardı. İngilizler, yoğun ateşle dümdüz olan siperlere, hayatın yok edildiğini sanarak yaklaşıyor, işte o zaman da yanıldıklarını anlıyorlardı. Toprak yığınları arasından fırlayan Türkler, süngü takıp saldırıyor, ölüme de aldırmıyorlardı…”

Düşmanını, demir çizmeler altında kalma pahasına durduran bu mert askerlere şairin hediye ettiği mısralar çınladı kulaklarımda:

“Dur yolcu!
Bilmeden gelip bastığın bu toprak,
Bir devrin battığı yerdir.
Eğil de kulak ver,
Bu sessiz yığın
Bir vatan kalbinin attığı yerdir…”

Para ile satın alınan sadakat, daha fazla para ile de satılır. SENECA

Seddülbahir ve Conkbayırda da başka kahramanlar vardı. Bunlardan biri de bombacı Mehmet Çavuş değil miydi? “Bu kahraman Anadolu çocuğu, İngilizlerin siperlerimize fırlattığı el bombalarını korkusuzca yakalar ve karşı tarafa atardı. Bir süre sonra İngilizler bunu anladılar. Bombaları birkaç sayı saydıktan sonra fırlatarak iadeyi önlemeye çalıştılar. İşte böyle bir bomba, Mehmet Çavuşun sağ elinin bileğinden kopmasına sebep oldu. Bu yiğit delikanlı, vazife şuuruyla hastaneden tabur komutanına yazdığı mektupta şöyle diyecekti; “Kumandanım, sağ kolumu kaybettim, zarar yok, sol kolum var. Onunla da iş görebilirim. Beni üzen şey düşmanla çarpışmama mani olan yaramın henüz kapanmamış olmasıdır. Geç kaldığım için beni af ediniz muhterem kumandanım…”

Sen bizi affet yiğidim…Sen bizi bağışla…

KAHRAMANLAR
ŞEHİT OLDU

Onun hasret dolu gözleri, şimdi sadece Zeynep’i görmek istiyordu…

Sessizliği Nermin Öğretmen bozdu. Önce gözlüklerinin camını sildi ve sonra elini çantasına atıp yine kitabını çıkardı:

–Damarlarımızda asil bir kan dolaşıyor. Bu kanla elbette gurur duyacağız. Size bir şey anlatacağım; ama belki isimleri karıştırır, hata yaparım. O yüzden sıkışırsam bakacağım kitabıma;

“1951 yılının Kasım ayında, Amerika’nın Sesi Radyosu Haber Ekibi’nin, Kore Türk Tugayı’na geleceği öğrenilir. Radyonun amacı Türk Tugayı’nın kahramanları ile birer röportaj yaparak bu kahramanlar mangasını dünyaya tanıtmaktır. Böylelikle değişik bir habercilik örneği vermeyi düşünürler.

Radyonun isteği, bütün bölüklere duyurulur. Kısa bir süre içinde her bölüğün, en kahraman askerini seçip bildirmesi gerekmektedir. Kendisine organizasyon görevi verilen Sayılan Yüzbaşı zor durumdadır. Çünkü her bölükten hemen hemen aynı cevabı almaktadır:

–Hangi birini gönderelim?

Bir bölük komutanının telefonda söyledikleri ise şunlardır:

–Şu tepeyi de alalım! İstersen saat tut. Fakat ne olursun bunu isteme!

Yüzbaşı Sayılan’ın “Geç kalıyoruz, hâlâ kahramanını göndermedin” dediği diğer bir bölük komutanı da şu cevabı verir:

–Tamam! Cepheyi bırakıp bütün bölüğümle geliyorum!

Bölük komutanlarının sitem ateşi altında kahramanların tespiti uzamakta, Tugay Karargâhı’ndan gelen “Ne oldu?” telefonları karşısında Yüzbaşı Sayılan buram buram terlemektedir. Komutanların hiçbiri bir askerini diğerlerine tercih edememektedir.

Son telefon Tahsin Yazıcı Paşa’nın kendisinden gelir.

–Evlatlarım hazır mı Yüzbaşım?

Paşa’nın üzülmesini hiç kimse istememektedir. Derhal “Endişe buyurmayınız!” cevabı verilir.

Sonunda bin bir güçlükle seçilen bir çavuş, iki onbaşı ve yedi er Yüzbaşı Sayılan’ın karşısına dikilirler. Tıraş olmuşlar, yıkanmışlar, yeni elbise giymişlerdir. Yüzbaşı onlara takılır:

–Siz bu kadar yakışıklı mıydınız?

Hepsine görevlerini anlatır. Hiç birisi aynı kelimeleri tekrar etmeyecektir. Herkes ayrı bir şey söyleyecek, sonunda ortaya tam bir metin, tek bir anlam çıkacaktır. Bir kaç defa da deneme yapılır.

Yüzbaşı Sayılan, ilk konuşma görevini çavuşa vermiştir. O çavuş ki, Bölük Komutanı “Ancak bir kahraman gidecek seçimi size bırakıyorum.” dediğinde bütün parmaklar anında onu göstermiştir. Amerika’nın Sesi Radyosu’nda ilk olarak işte böyle bir çavuş konuşacaktır.

Ses alma mandalı açılmıştır. Herkes merak ve dikkatle çavuşun konuşmasını beklemektedir. Fakat kahraman çavuşun ağzından bir kelime bile çıkmaz. Yazıcı Paşa, bir ara Yüzbaşı Sayılan’a bakar. Yüzbaşı’nın yüzü kıpkırmızı olur. Çavuşa sokulup:

–Konuş aslanım! der.

Çavuş sapsarı kesilmiştir. Dudakları titremektedir. Parmakları avucunda kenetlenir, konuşamaz.
Cumhuriyet Fikren, İlmen Bedenen kuvvetli ve yüksek seciyeli muhafızlar ister. ATATÜRK

Sıra diğerlerine verilir. Onlar hikâyelerini tane tane anlatırlar. En sonunda mikrofon Yazıcı Paşa’ya uzanır. Paşa kısa ve öz konuşur:

–Ben daha ne söyleyeyim? Destan onların destanıdır…

Radyo ekibi cihazlarını toplarken Yüzbaşı Sayılan sıhhiye çadırına gider. Doktor, “Endişe etmeyin, asker kendine geldi.” der.

Çavuşun başı öne düşmüştür. Komutanının yüzüne bakamamaktadır. Çocuk görünüşlü, manalı, tertemiz bir yüzü vardır. Sayılan Yüzbaşı yanına yaklaşır:

–Geçmiş olsun çavuşum… Senin hiçbir şeyden korkmadığını bütün tugay biliyor. Fakat neden mikrofon karşısında yıldın?
Çavuş hâlâ ürkek bakışlarla komutanına bakmaktadır. Onun yüzünde uzaklara dalmış gibidir. Yutkunur:

–Komutanım, ben kahraman değilim…

Başını yere yıkar. İçini çekerek devam eder:

–Birinci mangam, ilk hücumlarda yarı yarıya eridi. Hemen takviye ettiler. İkinci mangamla yaptığım hücumlarda dört şehit, üç yaralı verdik. Ben yine sağ kalmıştım. Manganın komutanı olduğum için en önde hücuma kalkarım. Bana kurşun değmedi. Kahramanlar şehit oldu komutanım! Onlar hep beni korudular. Asıl kahraman onlarken mikrofon karşısında “Ben Kahramanım!” diyemedim, diyemezdim. Bu, bana çok ağır geldi, konuşamadım. Sizi de mahcup ettim, affedin beni.

Mehmetçik ağlamaktadır. Sayılan Yüzbaşı yanaşır çavuşa, alnından ve yanaklarından doya doya öper, doya doya sarılır…”

Nermin Hanım kitabını kapatırken yanaklarından süzülen damlalara da engel olamadı. Şu sözcükler döküldü ağzından:

–Arkadaşlık, dostluk… Bunlar ne güzel şeyler. “Bağır ki, söylediğini herkes duysun. Fısılda ki, söylediğini yakınındaki duysun. Sessiz kal ki, söylediğini yalnızca arkadaşın duysun!”

Gürbüz Bey dolu dolu olan buğulu kara gözleri ile baktı bize ve belli belirsiz mırıldandı:

–Uğrunda ölünmese, bu vatan olmazdı. Birbirimize sıkıca kenetlenelim. Bize bizden başka dost yok! Düşmanın ekmeğine yağ çalmayalım. Onu kendimize güldürmeyelim. Arkadaşlarımızla kardeş olalım. Bu kahramanların hürmetine bir daha aynı acıları yaşamayalım Çünkü onların; kanları bayrak, hayatları destan, inançları da şiirlere mısra, şairlere ilham oldu:

“Bayrakları bayrak yapan;
Üstündeki kandır,
Toprak, eğer uğrunda
Ölen varsa vatandır…”

Gözlerimi kapayıp alnımı şoför koltuğunun sırtına dayadım. Otobüs ilerliyordu. Gürbüz Beyi birisine benzetiyor, çıkaramıyordum. Düşündüm ve nihayet buldum. Çocukluğumdaki mahalle bakkalımıza çok benziyordu. Mustafa’nın koluna dokunup, yavaşça fısıldadım:

–Mustafa, Gürbüz Bey çocukluğumdaki mahalle bakkalımız Ali Amcaya benziyor. Kaşı gözü, boyu posu, sakalının beyazı bile aynı. Ne tatlı, ne hoşgörülü adamdı. Bir defasında mahalle arkadaşlarımızla hadi şeker alalım diye anlaştık. Ali Amcanın dükkânında cam fanuslar içerisinde türlü şekerlemeler olurdu. Hepimiz koştuk. Aramızdan sadece iki kardeş katılmadı bize. Dönüp sordum; “Siz gelmiyor musunuz?” Büyük olan “Sonra alacağız” dedi. Babaları ölmüştü. Kimi kimseleri yoktu. Anneleri çamaşıra giderdi. Çocuk aklımla paralarının olmadığını düşünemedim. Dükkândan elinde şekerle ilk çıkan da ben oldum. Çocuklardan küçük olanın yere eğilip bir şeyler aldığını gördüm. O dükkâna doğru gelirken herkes şekerini kapıp, oynamaya başlamıştı bile.

Dükkânın kapısından ayrılmadım. Çocuk içeri girdi. Cebinden biraz önce yerden aldıklarını çıkardı ve bankonun üzerine koydu. Parmak uçlarıma basarak yükseldim ve gördüm. Bir gazoz kapağı ve renkli bir cam kırığı! Korkarak sordu; “Ali Amca bu kadar paraya şeker olur mu?” O yüreği güzel adamın cevabı kulaklarımda hâlâ. Dışarıdakilerin bile duyabileceği yüksek bir sesle şöyle söyledi; “Oğlum bu paraya iki şeker de alabilirsin.” Çocuk elinde şekerlerle dışarı çıktığında dünyalar onun olmuştu. En büyüklerinden iki horozlu şeker! Birini hemen ağabeyine uzattı diğerini de yalamaya başladı. Şimdi anlıyorum ki, eğitim insanın kendi içinde başlıyor. O mahalle bakkalı bizden on kere daha eğitimli!

Nermin Hanım, anlattıklarımı duymuştu. Bize döndü:

–Ali Bey ne büyük adammış. “Kendimizi yetiştirmemiz birkaç üniversite bitirmekten çok daha zorlu bir iştir.” Bu kültür elbette sadece okumakla öğrenilmiyor. “Elbiseler vardır, içlerinde insan yok; insanlar vardır, üstlerinde elbise yok!” diyen şair de okumanın tek başına yetmeyeceğini şöyle anlatıyor;

“İlim ilim bilmektir,
İlim kendin bilmektir
Sen kendin bilmezsin
Ya nice okumaktır…”

Bu dörtlüğü ben de biliyordum; ama öğretmen hanım daha güzel okumuştu. Altta kalmak istemedim:

–Bu hoşgörü insanımızın yaradılışında var. Bir örnek de ben anlatayım size;

“Mustafa Kemal bir gün Boğaziçi’nde bir gazinoda dinleniyor, etrafını saran gençlerle sohbet ediyormuş. Sanattan ve onun güzelliklerinden bahsediyorlarmış. Herkes pür dikkat kendisini dinlerken, köşedeki masada oturan bir beyin elindeki bardak şangırtıyla yere düşmüş. Bakışlar, bu yakışıksızlığı yaparak sohbeti bölen adama çevrilmiş. Adamcağız neredeyse yerin dibine girecek. Birden ikinci bir şangırtı duyulmuş. Bu defa gözler, kendi bardağını yere bıraktıktan sonra eli hâlâ havada olan Gazi’nin gülümseyen yüzüne dönmüş. Oradakiler bu ince davranış ve hoşgörüyü uzun süre alkışlamışlar…”

Biz boşuna konuşuyorduk. Delikanlı dinlemiyor, aklını Ali Amcanın şekerlemelerinden alamıyordu:

–Horozlu şekeri bilmiyorum; ama tatlıyı sevdiğimi söylemiş miydim Metin Ağabey? Zeynep’in çok iyi baklava açtığını söylemiş miydim?

Gülümseyerek gözlerinin içine baktım:

–Söylemiştin Mustafa. Hem de birkaç defa! Allah sağlıklı ve uzun ömür versin. Zeynep sana daha nice baklavalar açar, afiyetle de yersiniz inşallah.

Derin bir nefes alıp iç geçirdi. Cevap vermeden başını sallayıp pencereye döndü. Öylesine baktığını ve hiçbir şey görmediğini biliyordum. Onun hasret dolu gözleri, şimdi sadece Zeynep’ini görmek istiyordu. Yanılmamıştım. Elini cebine attı. Cüzdanını çıkarıp hafifçe üzerine eğildi ve resimlerin arasında kaybolup gitti. Gürbüz Beye doğru baktım. O da bir resim çıkarmıştı. Kendisine döndüğümü hissedince hiçbir şey söylemeden resmi elime tutuşturdu.

Koç yiğit bir delikanlının mağrur bakışlarıyla karşılaştım. Şehit torununun resmiymiş bu. Dağ gibi bir komandoydu. Şairin mısraları ne çok yakışıyordu bu kahramana;

“Yüzü dünyada yiğit yüzlerinin en güzeli,
Çok büyük bir iş görmekle yorulmuş, belli…”

Güç olan kahramanca ölmek değil, kahramanca yaşamaktır. C. ŞAHABETTİN

Elindeki tüfeğine, yavuklusuna sarılır gibi sarılmış, ardına uçsuz bucaksız sınır boylarını almıştı. Göğsü gerilmiş bir abide gibiydi. “Yiğidini askere gönderirken sırt çantasına kefen koyacak kadar gözü pek anaların oğullarındandı.” Resmin arkasını çevirdim. Mürekkep yerine kan kullanılmış kelimeler büyüdü büyüdü gözlerimde. Yutkuna yutkuna okudum;

“Gittik! Bakmadık arkamıza. Vatan olmaya, bayrak olmaya, toprak olmaya gittik. Can yerine can almaya, kan yerine kan almaya gittik. Şahadeti tatmaya, canı vatana katmaya gittik!

Yastığımız mezar taşı
Yorganımız kar olsun
Biz bu yoldan döner isek
Namus bize ar olsun…”

Tüylerime kadar ürperip bu resme bir damla gözyaşı da ben akıttım. İleri gözetleyicisi Topçu Üsteğmen Mehmet Gönenç’in, ateş idare merkezindeki telsizinden duyulan son sözleri çınladı kulaklarımda;

“Düşman sağdan geliyor… Soldan geliyor… Piyade bölük komutanı şehit oldu… Yaralandım; ama kıymeti yok… Çember daralıyor… Düşman çok yaklaştı… Sarıldım… Taburun ateşini üzerime toplayınız… Vatan sağ olsun…”

Hey koca aslan! Senin de, vatanı sağ eden aziz ruhun şad olsun.

Çanakkale’ye gitmeyi kafasına koymuş fakat yaşları küçük olduğu için askere alınmamış beş Karadenizlinin hikayesi de unutmak mümkün değildi; “At arabalarını, kağnıları durdura durdura İstanbul’a varmışlar. Oradan da bir geminin ambarında gizlice Çanakkale’de cepheye ulaşmışlardı. Sormuşlar yaralı askerlere, bize en çok nerede ihtiyaç var diye. Seddülbahir demiş asker. Onlar da hemen yönelmişler denilen yere. Bir bakmışlar ki her yer şehit kanı. Çıkarmışlar ayakkabılarını buralara basmak ayıptır diye yalınayak varmışlar kendi cephelerine…

Bir de pamuk nine varmış. Kocası dönmemiş cepheden. Sofraya her gün bir tabak fazladan koyarmış. Torunları dayanamamış bir keresinde; yapma nine, dedem öldü demişler de almışlar hemen cevaplarını. Dedeniz ölmedi, ya dönecek ya da şehit oldu yavrularım…”

Aklın ve ilmin üç büyük düşmanı vardır; kötülük, bilgisizlik ve tembellik. HAECKEL

Türk; öğün, çalış, güven. ATATÜRK
Facebook duvardan uyarı ve bilgi amaçlı okumanızı istediklerimiz..

https://www.facebook.com/muammer.sezer6/

Şıst,şıst..Bizim millet istanbul 2’ci bölgede Sayın.Dr.Dursun Çiçek Albayım beyefendiye 1’nci,3’üncü bölgede ve diger illerde faks,eposta sms-mms ettigimiz,devam ettigimiz işaret ettigimiz kimselere oy kullanıyoruz.Trabzon’da Koray Aydın bakanıma,Gaziantepte Prof.Dr.Ümit Özdag hocam beyefendiye oy kullanıyoruz.Son kararımız joker ve telefon hakkımızı bile kullanmıyoruz.Seninde hak ve hukuktan demokrasiden,adaletten insan hak ve özgürlüklerinden yana Ekonomi bilgisi olan “insan hanımefendi ve beyefendi” milletvekillerin olsun.Seni seviyoruz Türkiye Feneybahçe gibi canımızsın işte kalbimiz <3 Buket Turkay buyalayın kasaba şerifesi,mesuliyetli müdire.iş ilanı müessesemizde akçeli ve’de yönetimde görevlendirilecek “kısa kollu,temiz aile çocukları” arıyoruz başvurular bilgilerine başvuracagımız MIT,Askeri&Emniyet&jandarma istihbarat CIA ve’de FBI dişında “çok gizli” tutulacaktır.Millet ay şindik duydum birinin +18 kaseti vaa diyolar,yüce Allah dualarımızımı kabul ediyor inşallah,inşallah yüce rabbimiz kim,kime kötülük yapıyor,yaptırıyor göz yumuyosa rezil etsin böglelerine itibar edenler dahil kendi kan gölünde wernelli suda çimdirsin.Amin sıradaki Allah’ım,sıradaki bakalım,görelim etme,bulma dünyası kardeş .. (Y)

https://www.facebook.com/photo.php?fbid=1065859236776861&set=t.100000583847899&type=3&theater

Millet,millet 1/2 Haziran mübarek Berat kandilinizi kutlar,dualayınızın,dualayımızın kabulunü dileriz.
Dualarımız sizi,bizi üzüp incitenlerin Türk,Atatürk,Genç Cumhuriyet asker,polis düşmanlarının Fenerbahçe,aile reisimiz,camiamızın babası,başkanımız Sayın.Aziz Yıldırım beyefendiye TOBB Başkanım M.Rıfat Hisarcıklıoglu beyefendiyi üzüp incitenlerin düşmanlık edenlerin Engin Alan paşam beyefendinin Muammer bey’in küçük anıtını kıtlayan eski dyp/dp’deki Celallenen saldırgan,cani şerefsizin,cümle ailesinin,bizi oniki yıldır taciz edip ettiren tüm alanlarımızı,eposta hesaplarımızı,cep telefonlarımızı mezarlıga çeviren huzurumuzu bozup,bozduran #Turkcell izmir müşteri hizmetlerinde teknik servis çalışanı Belgin isimli kemeraltı çalışanı olospunun vb.gebermesi hastalarınıza,hastalıklarınıza şifa vermesi için yüce Allah’a dua edecegiz,dualayıma bi “Amin” dileniyorum ayrıyetten bi 150,bide 1150 kişilik kara listem var onlarında gebermesi için bi dua,Amin rica etsem Allah ne muradınız varsa versin,teşkür ederim.Buket Turkay secretaryship
Şıst,şıst millet bugün Muammey bey’e geçmis olsun demek için arayan,benim beyefendiye yönlendirdigim bi halı,hazır milletvekiline “Meclis,tatili bırakıp derhal toplanmalı idam yasasını meclisten geçirip kaçma şüphesi olan birini derhal tutuklayarak vatana ihanetten yargılamalıdır” demiş,vekil “nası olcek” demiş,gülmüş.Politika,vatanı sevmek buuu..Allah’ıma şükürler olsun hastamız iyi <3 <3 <3 (Y) (Y) (Y) :) :) :) istanbul’un fetih yıldönümünü kutlarız..Eski dyp/dp’deki inbe jelal hatırlıyormusun bugünü şerefsiz hötveren.Oku lan kansız puşt.Muammey bey baba ile aynı kokan kokusunu yastıgınamı sindirmiş,karıcıgın bişeymi demişti,şeyefsiz,cani senden milletvekili olurmu?.Bizide soguttun o patiden hırsız,iyi götürdün heygele..Dün elinde hortum bahçe sularken,böyük müteahhit olmuşsun.Kan kusasın puşt..Oku.insan olamadın Allah korkun,kuldan utanma duygun yok kendine bir kilise bul,günah çıkart bari “isa” korkun olsun,senin neren Türk,neren müslüman puşt.Senin şerefini Muammer bey’in küçük anıtına kravat yaptık,hırsız,soysuz,kansız puşt.Olmayan şerefin üzerine mecliste nasıl yemin edeceksin,meclise gelip o puştun şeyefi Muammey bey’in küçük anıtına kıravat yapıldı “o şeyefsiz” diyelimmi lan,kahpe,namussuz..Tuu sana..Engin Alan paşam beyefendinin küçük anıtını,önünü nasıl kıtlayıp,kestin puşt senin için “alışmış,kudurmuştan beter,kerhaneden tuttugunuz birini getirin bu jelal puştundan daha insan,daha ahlaklı,daha şerefli,daha onurlu,daha namuslu diye elini öpelim” diyorlar.Muammer bey,kümesindeki tavuklarımı gıdıklamış,dürtmüştü ne bu hiddet,ne bu celal yüce meclis şerefli insanların varolan şerefleri üzerine yemin edip ülke yararına hizmet edilen yüce kurum senin şerefini kıravat kaptık,neyin üzerine yemin edeceksi it düzenbaz,yalancı fıylama bak iki parmagımı birleştirdim seni tarif ediyorum,kaptınmı,düzenbaz piç jelal başımıza getirtmedigin şeyefsizlik,oyun içinde,oyun inbelik kalmadı seni devlet sinkaf etsinmi?.Sirk maymunu,soytarı,günyüzü görmeyesin bide adanmış gibi tv’lere utanmadan çıkmıyonmu puşt yüzüne tükürüyoruz kan kusasın.Amin.
Lan gavat o alçak kahpe kayınbiraderin köpekleri planlayıp sevk ve idare ederek yaptırdıgın sonra ortaya çıkmasın diye hötünü yırttıgın saldırı Muammer bey’in altı ayına mal oldu olospu çocugu hacca nasıl gittin,vicdansız köpek?.Sen hertürlü itligi yapacak yargıyı,polisi kullanacaktın biz hiçbirşey demiyecekmiydik hötveren,hiç alakamız olmayan Beyoglunda meşgul etmeye kalktın yediveren tekerlek,insanlıktan nasibini almamış köpek.Tuu sana,soysuz sülalene.Yüce Allah,Kuran din,iman üzerine o yeminleri nasıl ettin puşt şimdi kalkıp o yüce mecliste içine ettigin insanlıktan Allah korkusu,kuldan utanma duygusundan haksızlıga ugrayanlardan insan hak ve hürriyetlerinden,adaletten,hak ve hukuktan uzman terörist olarak terör belasından,gece vakti haneye tecavüz ettirmiş bir şerefsiz alçak olarak konut dokunulmazlıgından kendine bagımlı yaptıgın,poponu yırtıp pisliklerini örttürdügün bagımsız yargıdan,polisten nasıl bahsedeceksin aynaya bak tekerlek,kandırma milleti?.Sülalece kan kusasın iki yakanız biraraya gelmesin.Hötveren herif birde kalkıp Taner osmanagaoglu ibnesi ile kan ve gözyaşı döktürdügün,cinayetler işlettigin,cinayetlerini yıkıp kullandıgın yargıda dosyalara müdehale ettigin ünal osmanagaoglu ibnesini,kayınbiraderin alçak köpegin kahrolası leşini şanlı bayragıma sarmalatıyor devletide yalan,dolanlarla alet ediyorsun puşt hötveren inbeleri baskınlar yaptırıp,kurşunları sıktırıp cinayetler işletip polisimizden sahte polis kimlikleri ile saklıyor “korumam” diyorsun inbe herif,senin neren düzgün,senden milletvekili olurmu hırsız seni yetmedimi dünyayı götürdün şerefsiz onursuz,kişiliksiz köpek seni,kan kusasın sabaha çıkmıyasın inbe herif,senin yatacak yerin yok kahpe erkegin şeydedilip bozulmuşu.Dünyadaki bayrak direkleri uc,uca eklensin beyefendiyi takip ettirip araçtan,araca tabanca gösterttigin inbe kardeşinin çoluk,çocugunun kümesindeki tavuklarının diger kayınbiraderin yarma taner inbesinin orasından,burasından girip agzınızdan,burnunuzdan çıksın hop,hop olasınız.Zaten girmiş gibi yan,yan yalpalıyarak yürüyosun it,cani köpek aynaya bak istifa et o partiyide kirletme puşt.Muammer bey’in ogünün büyükşehir belediye başkanı,bugünün Cumhurbaşkanına gidip “ışık aygündüz inbesinin yemedigi mok kalmadı il imar komisyonundan alın” deyip,başkanında zaten bilgi ve belge var,alacagım deyip aldıktan sonra kaybın büyük olmuş olacakki bu mokları gözünü kan bürüdü göze aldın şerefsiz onlarca milyon dolarmı kaybettin piç?.iyi götürdün sırtın takım elbise gördü ilk partiye geldiginde altı ayı aşkın hergün giyindiyin bir pantolon,bir ceketi,müzeye aldır şerefsiz o’kadar Türk’sün ermeni kırması gidip memleketin agrı’da aday olup,seçilip gelseydin ya,poponamı girmelerinden korktun,bölücü dürtmelere bıraktın,senin neren Türk şerefsiz,eşkiya?.
Şıst,şıst..inbe jelal insan olamadın,adan olamadın,efendi olamadın,erkek delikanlı olamadın Allah korkun,kuldan utanma duygun yok,senden milletvekili olmaz beştepede,aksaraya telli,duvaklı oglan gelin gidesin kahpe kayınbiraderlerin,gebermişlerin karıcıgın çoluk,cocugun oglan kardeşin sülalen nedimen olsun.Sen meclise degil,saraylara layıksın.Devleti,milleti kandırma.
Buket Turkay
Hopdediks bee,Sayın.Aziz Yıldırım​ beyefendi Fenerbahçe​’mizi kendini feda etmiş,eziyet çekmiş başarılı hizmetlerde bulunmuş başkan olarak onurlandırırken ona,buna Çemişkezeklilere başkanlıga giden tüm yolları kapadık,sadece aile reisimiz,camiamızın babası Sayın.Aziz Yıldırım beyefendiye,kalbimiz dahil açtık,beyefendi bugünde,yarında 3.Temmuz sonrasıda degişmez başkanımızdır onlar menfaat,karşılık beklemeden önce “Atatürk,Genç Cumhuriyet” sonra Fenerbahçe dediler,hizmet ettiler.Bizle centilmence başa çıkamıyacagını anlayan çakallar bu defa şey hakemleri devreye soktular.Buket Turkay Şerife. <3
Şıst,şıst..Kime oy verecegim diye düşünme senin yerine biz düşündük cep telefonuna,eposta kutuna,faks cihazına bak “Geldi,geliyor com” Kapiş?.
#Fenerinmaçıvar #RakibimizKasımpaşa Fenerbahçe’mize uzunboylu,uzunboylu şutlar ve goller,başarılar diliyoruz.Şıst,şıst uf,uf kötü yola düşmüş Adalet hanıma adalet,Türkiye’mize Fenerbahçemize aile reisimiz,camiamızın babası,başkanımız Sayın.Aziz Yıldırım beyefendiye,o hariç,herkese adalet. :'( <3
Şıst,şıst..Sayın.Aziz Yıldırım başkanım beyefendiyi Anıtkabirde bize konuşma yaparken görüyorsunuz.Sizin saraylı başkanı görelim.Buket Turkay
Hopdediks millet hani Gandi diyolar ya,Kemal amca tv’de gözümün içine bakaraktan “Emekliye 2 maaş ikramiye annecigine,babacıgına sögle” diyo,sögledim annem “bey,bey 2 maaş ikramiyeleri alınca şu deli kıza verelim,üstünüde Muammer bey talimat verirse Melis ve’de Dr.Seda hanım tamamlasın,bankadaki parasınıda eklesin kendine otomobil alsın” dedi,babamda “kız hadi gine iyisin,şansın dönüyo” dedi biz ne akpkklı,ne chpli,nede mhpliyik biz hala “baba senciyik” dedigimiz Demirel’ciyik akpkklılara,bi celallenen şeyefsiz,saldırgan,uzman terörist puştu meclise taşıyan küçücük muhalefetede oy yok,bide Kemal amcanın benimsemedigimiz demeçleri olmasa,Mercedes’ciler,Mercedes’ciler bekleyin geliyorum.Buket Turkay secretaryship :) (Y)
Şıst,şıst..Millet Günaydın,Good morning sabahın köründe Muammey bey’in faksları va’mış,deniz aşırı bi ülkeden bana sesle dönüp “Kuşbeyinli nokta oglu nokta Buket kızım sen kafası çalışan birisin o görsele koydugun kocaman bayrak olmuşmu,degiştir Melis ve’de Dr.Seda hanımdan yardımcı personel iste sana faks gönderiyorum sendeki bütün gruplara 7/24 eşek gibim çalışarak dagıt,gözlerinden öperim,hala başlamadınmı” dedi babama “babacıgım,babacıgım ben oglanmıyım Muammey bey şey,oglu şey diyo” dedim,babam “Beyefendi söglemişse dogrudur,benden daha iyi bilir bana niye soruyon” dedi.Buket Turkay <3
Hopdediks..Dersimiz,Atatürk Ulu Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü saygı ile,şükranla anıyoruz düşmanlarını lanetliyoruz.Buket Turkay.<3
Şıst,şıst..Kadıköy,cadde bizim kızlay dayii,dayiii Fenerbahçe’mizin kongresi var babacıklarınıza söyleyin aile reisimiz,camiamız babası,başkanımız Sayın.Aziz Yıldırım beyefendi ne derse’o,aksine davrananı ruhhastası muamelesi yapar gözlerini oylum,oylum oyarım habeyleyden,habeyday edin,öptüm.Sayın.Başkanım beyefendi elleyinizden öper,başayılay dileriz.Kızınız Buket Turkay buyalayın kasaba Şerifesi,mesuliyetli müdire. <3 (Y)
Şıst,şıst.Millet şey hakemleyce yenilsekte en büyük biziz,en büyük başkan bizim başkan bee.Buket Turkay :) (Y)
#Fenerinmacıvar’dı #RakibimizBaşakşehir’le 2:2’yik ay şu şey hakemley siniyleyimi bozdu sabah Dr.Seda hanıma gidip bi,kaç ay rapor alcam Fenerbahçe,Fenerbahçe aile reisimiz,camiamızın babası,başkanımız Sayın.Aziz Yıldırım beyefendi ile canımız,cigerimiz küt,küt atan yüregimizsin senelermi bitti seneye,seneye canın,canımız sagolsun şey hakemleye yuh. <3 <3 <3 <3 <3
Hopdediks be..Fenerin adı var,sizinkinin nesi var?.Buket Turkay
Şıst,şıst millet seçim beyannamemizin özetini okudunmu Cumhuybaşkanına asgari ücret,size Cumhuybaşkanı maaşı veriyoruz sarayı özelleştirme kapsamına alıyor “Gitti,gidiyor com’da” satıyoruz.Mazot bizde bedeva,makarnayı napcan haftada üç gün bogazda yemekte veriyor,diger günler “Çıldırmaya az kaldı” dinletisi ve’de Roman havası eşliginde her ögün evine yemek gönderiyor yeme,içme sorununu “kökten” çözüyoruz.
Bize oy ver,gerisine koyver.
Sıksana,sıksana Taksim’deyiz biber gazı,sıksana.Aylin. :'(
Onlar konuşur,yapar Akparti nevar,neyok satar saltanat için kendine saraylar,filocuklar yapar.Anlaşılmasın diye vakıflar kurar.Aylin.
Biz iktidarı,onun bu hale gelmesinde destek olan,seçim sonrası birçok milletvekili bilmese,inanmasada gizli,gizli ortaklık çalışması yapanları olan Celal’lenen,saldırgan Allah korkusu kuldan utanma duygusu olmayan bir,puşt’u,caniyi bir,düzenbazı ahlak yoksulu şerefsizi iki ayaklı şeytanı,it’i içinde barındıran küçük muhalefetide oy vermek istesekte bu hali ile sevmiyoruz.Bu profilin “Hakkımdaki detaylar ve onun altındaki sevdigi sözler” alanında,sunulan özeti okudugunuzda tehlikenin,vicdansızlıgın ayak seslerini şimdiden duyacaksınız hatta akpyi arayacaksınız.Kurşunlanmıyan Gazete,televizyon binası konut dokunulmazlıgı hiçe sayılarak haneye alçakça tecavüzle saldırılar görmek yargıya,polise müdehale,yönlendirme görmek bunların alçakça üstünün örtüldügünü görmek it’in,köpegin katilin leşinin şanlı bayragına sarılıp,sarmalandıgını görmek,vicdansızlık görmek yalan,dolanları Allah,Kuran din,iman üzerine yeminle dogru diye sunulmasını istiyorsan bunlara oy ver,biz vermiyoruz,Muammer bey’in kollarında Genelbaşkan başbakan olupta partiye,dyp’ye it’i,köpegi doldurup bitirdigi,ülkemizi bugünlere muhtaç ettigi için şiddetle ve nefretle lanetliyor,Türkiye’den özür diliyoruz.Aylin.
Bizim seçim beyannamemiz Buket Turkay hahım özetlemiş bu alanda.
“Tek başınada kalsak herzaman yanıbaşınızda sizden farksız,sizden biri” isimli çalışma.Aylin,Secretaryship. <3 :) (Y)
Çıkıyoruz,çıkıyoruz Türkiye’nin “Geçmişine,istikbaline” sahip çıkıyoruz.Bizim kalbimizde yeni bir başbakan,yeni Cumhurbaşkanı adayı var.Çok tehlikeli buluyor,eskilerini atıyor yenisi için konjöktörü izliyoruz.Aylin. :)
Fenerbahçe yensende,yenilsende kalbimizdesin <3 canın sagolsun camiamızın babası,aile reisi başkanımız Sayın.Aziz Yıldırım beyefendinin şahsında bu şerefli yolda başarılar diler kutlar,tebrik ederiz.Ayrıca 6alatasaray’ı 2:1 maglüp eden Sivassporuda kutlarız.Fenerbahçe,Türkiye’dir.Aylin. <3 :) (Y)
Şıst,şıst..Millet on,obeş gün yokum istanbulda’yım yerime Dr.Seda hanımın asistanı Aylin gerizekalım arada,bir çıkıp bakacak,otomobil bekliyorum saat 09:00 gibi beni alacaklar bayramınız kutlu olsun.Aylin gerizekalım,kuşbeyinli profilde hiçbir işlem yapma sadece çık trene bakar gibi,bak sonra bana günlük rapor ver.Akşam Twitter akışlarını kaldır,benim yaglı boya eserlerim öne çıksın.Bilgisayarımın ayarları ile oynama,Müdiren.Buket Turkay <3
Hopdediks Millet El Mursi’nin akıbetine ugramak “şehit olmak” isteyenler va’mış ey yüce Allah’ım nirede o’günler tez vakitte,tez vakitte “şehit” olsun,tavandan “en yüksek” mertebeye kavuşsun.Amin.Buket Turkay :'(
Şıst,şıst..Geliyor 19.Mayıs,çoşku doluyor insan.19.Mayıs Atatürk’ü anma Gençlik ve spor (Gençlik ve spor denince akla hemen Fenerbahçe gelir,gelir) bayramınızı kutlarız.
Güneş ufuktan ay şindik dogar,yürüüyelim arkadaşlar.Dın,dınn,dınnn,dınnn..
Şıst,şıst..Hay maşallah.Başkanı,aile reisimiz Sayın.Aziz Yıldırım beyefendi olan Fenerin herkese batan kupası var süper’mi,süper.Canımız,cigerimiz küt,küt atan yüregimiz Fenerbahçe’mize başayılay dileriz.
#Fenerinmacıvar #RakibimizBaşakşehir fena hazırlanıyoruz..
Millet 13.Mayıs’ta profilimize girip işlem yapan Facebook’un şüpheli hareketler tesbit ettigi “Avukatımız ismi yazma hafta içi IP adresi bekliyoruz,teknik takibe alınacak” dedigi,bana verdigi (ismi sildim) bir şerefsiz.Kim yaptırmış arkadaşları kim,kime uzanıyor kapsamlı inceletiyoruz.iyi haftasonları dileriz. Buket Turkay secretaryship
Şıst,şıst..Mübarek Miraç kandilinizi kutlar dualarınızın kabulü ile hastalarınıza,hastalıklarınıza Cumhurbaşkanımız Sayın.Demirel’e acil şifalar ve iyilikler getirmesini diler,saygılar sunarız.Buket Turkay
Millet bizim Celal’lenen saldırgan menfaate popo dönen can,ciger yakıp yaktıran gece vakti konut dokunulmazlıgını hiçe saydırıp (Flash tv’ye kurşun sıktırıp yerlerine garibanları teslim ettigi) kahpe kayınbiraderleri katillere (ünal şerefsizi geberdi) Taner Osmanagaloglu şerefsizi ayı’ya Muammer bey’e bir yakınının konutunda iken haneye tecavüzle saldırı düzenleten olmayan şerefini Muammer bey’in küçük anıtına kıravat yaptıgımız insan bile olamamış o..çocugu haliyle Alan paşamın önünü kıtlayıp kesen hakkımızı helal etmedigimiz ondan,bundan olma teker puşt,katil hain,kahpe tv’de haydi mübarek günde gebersin diye dua edelim,bu şeyefsiz Allah’tan korkmaz kuldan utanmaz it’i ekrana çıkaranında Allah belasını versin.Amin.Suratına tükürüyorum,bilgisayarıma geliyor mübarek günde işin yoksa bilgisayar temizle.Bu şerefsizi ne anlar haktan,hukuktan,adaletten insan hak ve hürriyetlerinden uzman terörist köpek terörden ne anlar tuu puşt.Kan gölünde banyo yapasın.Alevere,dalevere şerefsiz insan olamadın Allah korkun kuldan utanma duygun yok kendine bi kilise bul,günah çıkart bari “isa” korkun olsun.Namussuz,köpek,cani heygele.Bu puşta hertür yalanı,dolanı bugün mübarek gün Allah biliyor inanıp,korkmadıgı Allah,Kuran din,iman üzerine yemin eder,olmayan şerefi üzerine nasıl yemin decek,sabaha çıkmayasın şerefsiz bölücü dürtme,tenekeme.
Siz bagımsız denen yargıya,polise müdehale,onları kendi pis işlerine kullanma izletme,dinletme yenimi oluyor sanıyor,aldanıyorsunuz.Ustası bu puşt,bir bayan olarak yazmaktan utanıyorum alnına bakıp yazıyorum bi olospu çocugu pisliklerinin örtmek için yemedigi mok kalmadı,yapmadıgı cambazlık kalmadı Tansu’nun örtülüden besledigi erkek fahişko senin lazımlık suratına etsinler köpek,bak iki parmagımı birleştirdim seni tarif ediyorum,kansız hayasız it.Bu profilin “hakkımdaki detaylar ve onun altındaki sevdigi sözler” alanındaki özet bilgileri boydan,boya okuyalım.Bu it kendine dayatılan herifi,baba bilir,köpek kardeşinede Muammer bey’i takip ettirip araç’tan,araca karıcıgı birşey demiş beyefendi kümesine kış,kış demiş Muammer bey çizme izini yatak odasına kokusunu yastıgına,şapkasını vestiyerine bırakmış gibi tabanca göstertiyor,onu alır,münasip yerine sokarlar,Mit,emniyet ve jandarma istihbarat CIA,FBI bu it’in popsuna kamera takıp çevresi ile birlikte takibe alsın.Bu şerefsiz kendi telefonunu dinleniyorum diye kullanmazmış,babam diyor,yanında gezdirdigi köpeklerin telefonunu kullanıyormuş.Muammer bey’e bu şekilde telefonlar etmiş yani kendi telefonunu kullanmıyor.Bulundugu yerdeki baz istasyonlarını komple dinlemeye alın terör estirmede planlamada idarede uzman,çakal,hırsız köpek.Sinirlerimi bozdu namussuz.Bu şerefsizi bilipte oy veren,verdiren eller kırılsın elini sıkan insan sananların Allah belasını versin..
Şiddetin içinden gelmiş bu inbe herif meclis kürsüsünde orda,burda insanlıktan,şiddetten,şerefsizlikten hırsızlıktan haramdan kardeşliktenmi bahsedip bu şerefsiz ibne haliyle “konut dokunulmazlıgından,haneye tecavüzlerin yanlışlıgındanmı” bahsedecek örnek olacak konuta saldırıda flash tv’de oldugu gibi öncesinde bölge polisinin geride durması için haberdar edildigini biliyoruz Muammer bey’in altı ayına mal olan bu alçakça,şerefsizce haneye tecavüzle yapılan bu saldırıda delil tesbiti,parmak izi tesbiti ısrara ragmen dahi yaptırılmıyor,hastanede doktorlar haberli rapor alman mümkün degil bu şerefsiz şimdi tekrar meclise yuruyor ibne kayınbiraderi köpegi ünal osmanagaoglu isimli şerefsizi döktürdügü kan ve gözyaşları dururken sinkaf edilesice lanet olasıca leşi Türk bayragına sarıdırılıyor yaptıkları ile gözümüzün içine baka baka dalga geçiyor bizle sözde alay ediyor.Ulan şerefsiz soytarı Muammer bey’e ettigin onlarca yemine ne oldu Allah,Kuran,din iman peygamber üzerine etmedigin yemin kalmadı başsavcının odasında çay,kahve zıkkımlanıp duruşmada hakimle görüştürüp indigin duruşmada ettigin yeminler neydi hatırlıyormusun puşt o duruşmaya Muammer bey 3 kişi ile sen ibne kırk kişiyle gelmiştin sen bir ibnesin,gidip dyp/dp gibi pislettigin bizide soguttugun o partiye yakışıyormusun şerefsiz ibne,senin neren Türk,neren müslüman Ermeni dürtmesi hadi bizi kandırdın,Yüce Allah’ıdamı kandırdın bu her zerrenden kan fışkıran halinle helalleşmeden Muammer bey ben bir bok yedim,hakkını helal et hacca gidibileyim” diye bir telefon açmadan,helalleşmeden milleti aldatmak için hacca nasıl gittin yemin ederken ayakların yeremi basmıyordu,bacaklarını birinin omuzunamı vermiştin o
dönemin içişleri bakanı kim?.Biz hertürlü alçaklıga karşıyız,mutfakta ocagı açık bırakırsan dumanı bacadan çıkar.Bu şerefsiz halinle nasıl aday oldun,hadi ablan çagırdı diyelim bir aynayadamı bakıp hayır diyemedin.Bu şerefsiz yüce meclisin çatısı altında yemin ederken olmayan şerefi üzerine (çünkü şerefini alıp,Muammer bey’in küçük anıtına taksın diye kıravat yaptık) yalan yere yemin ettiginide biliyoruz iktidar ve muhalefet lütfen özel bir gündemle bu ibneye yemin ettirsin Mit elamanları eşliginde yalan makinasına baglatsın.Ben burada kimseden özür dilemeden bu ite onun,bunun çocugu o’çocugu diyorum.Bizi Muammer bey’i üzüp incitenlerin kan göllerinde bogulmasını mübarek günde yüce Allah’tan diliyor,sizleride Amin demege davet ediyorum.Katıksız bir şerefsiz,tekrar seçilebilir yere alınarak meclise taşınıyor.
Kendini adan sanan ipini koparmış,bu şerefsize dikkat edin bu şerefsizi bile bile aday yapan parti iktidar yüzü görmesin tepetaklak olsun kendilerini şişirdikçe,şişiriyorlar.Bu şerefsiz dyp/dp’yi bitirdi,şimdi gittigi partiyi bitiriyor,bu parti üst yönetimini degiştirinceye,bu köpegi gönderinceye kadar oy yok,bunlarla yürümegi kendimize zul sayıyoruz,hiç kimseye önermiyoruz,bizi bu partiden soguttu şerefsiz.Vatandaşı uyarıyoruz oy verme bu it’e koyver,yüzüne tükür nisan yagmuru derse bi daha tükür.istanbul 2’nci bölgeyi uyarıyoruz..Biz milleti hanımefendi ve beyefendi insan,şerefli,namuslu,ahlaklı insanların temsil etmesinden yanayız..Bir şeref ve namus fukarası ahlaksızın,uzman teröristin yüce meclisin çatısı altına taşınmasına aracılık etme..
Lan şerefsiz olospu çocugu bu mübarek günde Muammer bey’e bizim korktugumuz Allah’tan korkmadan,utanmadan “Allah,Kuran
peygamber din,iman üzerine” ettigin onlarca yemini nasıl edip hacıaga oldun,yüce Allah’ıdamı kandırdıgını sandın?.Onca ibneligine ragmen sen ibneye hiçmi birşey demiyecektik.Pis işlerini takip etmek için özel düşürüp,takipsizlik kararı alınca önce Gaziosmanpaşaya sonra Şişli’ye popon yemedigi,gidemedigin için hiç alakamız olmayan Beyogluna başsavcı yaptırıp bizi orada ugraştırıp,meşgul etmeyi denedin.Bu başsavcıyı hsyk meslekten atınca Muammer bey o dönemin adalet bakanına neden “Adalet çiçek açtı” dedi,teşekkür etti.Nasıl bu kadar şerefsiz,ahlaksız,hötveren oluyorsun doguştan,soya çekimmi,sonradan olmamı?.
Google’da bile özkan bostancı (geberdi) yusuf,yusuf bostancı ibnelerini vb. bizi meşgul etmek için başımıza saran başımıza getirtmedik ibnelik kalmayan geriye dönüp bakınca sensin,senin o ibne tetikçin kayınbiraderin köpekler puşt..
Demekki Muammer bey ebene iyi kaymış,Fevkalade kaymış,zucker kaymış puşt.
Ne kötülügümüzü görmüştün menfaat yollarından birini o günün büyükşehir belediye başkanı,bugünkü cumhurbaşkanına “şu ışık aygündüz ibnesini il imar komisyonundan alın,yemedigi bok kalmadı” demiş,görevden aldırmış kapatmıştık.
O Köpekte geberdi,sıra sende şerefsiz,senin yatacak yerin yok..
Allah mübarek günde belanı versin.Amin
Bahçede eli silahlı,şiddetin içinden gelen,işi sadece şiddet,ibnelik olan şiddetten anlayan Allah’tan korkmaz,kuldan utanmaz,ahlaksız birini kulubede tutmak korkuluk kullanmak için birilerine “korumamı” lazımdı?..
Bu vicdansız,şerefsiz ibneye hangi halinden dolayı ihtiyaç duyulmuştu..

10
May
15

Kanlarımız al,al bayrak olsun

https://www.facebook.com/muammer.sezer6/
https://twitter.com/muammersezer/
http://muammersezeriletisim.blogspot.com.tr/
http://muammersezer1.wordpress.com/

Lütfen Facebook profiline giderek “Hakkımdaki detaylar ve bunun altındaki Sevdigi sözler” alanını arzu edilmiyerek en altta sunulan linklerimizi,özet bilgi notlarını boydan,boya özen ve dikkatle okuyup vicdanınızın sesine kulak vererek oy kullanınız,teşekkür ederiz..
Seni seviyoruz Türkiye,Fenerbahçe gibi canımızsın..

Buket Turkay
Secretaryship Muammer Sezer beyefendinin Melis ve’de Dr.Seda hanımla birlikte “üçlü kararname” ile atadıgı Facebook ve sosyal aglar kasabası şerifesi Fenerbahçe örgüt üyesi.
Fenerbahçe-Kadıköy/istanbul

19.Mayıs Atatürk’ü anma Gençlik ve spor bayramınızı kutlarız..

Mübarek kandilinizi kutlar,dualarınızın kabulünü dileriz.

Sevgi ile yogrulmuş bir askerin hikayesi..

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

KANLARIMIZ
AL,AL BAYRAK
OLSUN

Ey
Mavi göklerin
Beyaz ve kızıl süsü
Kız kardeşimin gelinliği
Şehidimin son örtüsü
Işık ışık, dalga dalga bayrağım
Senin destanını okudum
Senin destanını
Yazacağım…

(Arif Nihat ASYA)

Aklı eren, yurdunu seven, gerçekleri gören kimselerden düşman çıkmaz. ATATÜRK

BEREKET YAĞIYOR

Çocukken altından geçmeye korktuğumuz gökkuşağının renklerine bakıp hayal kuruyordu…

Fotoğrafı Gürbüz Beye verirken yüzüne bakmadım. Elini gördüm sadece. Titriyordu! İki kenarından özenle tuttu. Kutsal bir emanete dokunur gibi hareket ediyordu. Ne büyük elleri vardı. Avucunun ortasındaki nasırlar fotoğrafın altında kaldı. Parmaklarının üzerindeki beyaz tüyler ışık gibi parladı. Sanki bu el, şehit askerin fotoğrafına bir çerçeve, bir sığınak olmuştu. Onu koruyacak, hep o âbide görüntüsüyle saklayacak canlı bir sığınak, canlı bir siper olmuştu. Dudaklarına doğru götürdü. Öptü mü bilmiyorum! Görmedim! Bakamadım…

Kolumdaki saat, tiz sesiyle birkaç kez çaldı. O bana, çocuklarımın babalar günü hediyesiydi. Yıllar önce almışlardı. Harçlıklarını biriktirmiş, tasarruf yapmışlardı. Yanaklarından öperek açmıştım hediye paketini. Saati görünce de şaşırmıştım! Yaşıma pek gitmiyor, spor görünüyordu; ama hiç belli etmeden hemen takmıştım koluma. Yıllardır bana yaşlandığımı hissettirmek için elinden geleni yapıyordu. Zamanlı zamansız ötüp duruyor, yorulmak nedir bilmiyordu. Ona bakarken benim başım dönüyor, o durmuyordu. Bu tik taklar bana, “Zaman geçiyor, vaktini iyi değerlendir Metin!” diyordu. Diyordu demesine de ben ne kadar dinliyordum onu, orası bilinmez!

Birden saatin camında çocuklarımın parmak izlerini gördüğümü sandım! Düşündüm; “Zaman, ne eşsiz bir kaynak. Para gibi toplanamaz. Bir madde gibi depolanamaz. İyi ya da kötü, onu harcamak zorundayız. Tekrar ele geçmeyen ve tüketilen en acımasız zenginlik!” Onun farkına varmamak, koca bir ömrü boş yere tüketmek demek!

Şoförümüz, radyonun sesini biraz daha açtı. Hoparlörden gelen şarkının sözleri, kulağımın içinden yüreğimin derinliklerine aktı;

“Ömrümüzün son demi, sonbaharı artık
Maziye bir bakıver, neler neler bıraktık…”

Gürbüz Bey biraz kestirip, dinlenmişti. Şimdi oldukça dinç görünüyordu. Yaşını hiç göstermiyordu bu yaşlı adam. Aşırı bir kilosu da yoktu ve sağlığına dikkat ettiği belliydi. Ben de sağlığım konusunda elimden geldiğince dikkatli davranırdım. Kendisini incelediğimi fark edince gülümsedi:
–Hayırdır, daldınız!

–Nazar değmesin Gürbüz Bey, çok mutlu ve zinde görünüyorsunuz. Nedir bunun reçetesi?

Kaşlarından birini kaldırıp, diğerini indirdi. Ben de denedim, yapamadım. Yine gülümsedi:

Bunların reçetesi veya sırrı yok! Mutluyum; çünkü yüreğimin sesini duyabiliyorum. Kimseyle kavgalı değilim. Yaptıklarımı başkaları takdir etsin diye değil, istediğim için yapıyorum. Bana mutluluğu, içimdeki huzur veriyor. Halime de şükretmeyi biliyorum. Mutluluk için, vermeyi bilmek lâzım; ama karşılık beklemeden. Çünkü mutluluk, bir alışveriş değildir!

Geçenlerde damadım bir kitap getirdi bana. Okudum, çok etkilendim. O günden beri düşünüyorum. Mutluluk parayla satın alınabilseydi, bütün zenginlerin mutlu olması gerekmez miydi? Ne vereceğini bilmeyenler, sorup dururlar; “Yüzük, kolye, çiçek mi vereceğim?” Elbette ki hayır! “Yüreğindeki armağanları ver; sevgini, neşeni, şefkatini, affediciliğini… Aklındaki armağanları ver; rüyâlarını, fikirlerini, yeteneklerini… Ruhundaki armağanları ver; huzurunu, cesaretini, güzel sözlerini ve tebessümünü…” Bütün bunları verirken sana, “İyi insan!” demelerini de bekleme. İçinden geldiği, vermeyi istediğin için ver.

Kendimize acımayı bırakalım. Çünkü hiç bir şey için geç değildir. Mutluluk için niye gecikmiş olalım? Her neredeysek, orada ve o dakikada yeniden başlayalım.
Bir şeye çabuk ulaşınca, değeri az olur. En azından biz öyle olduğunu düşünürüz! Bu yüzden melekler mutluluğu saklamaya karar vermişler. Öneriler gelmiş. “En yüksek dağın tepesine, yerin yedi kat dibine ya da okyanusun en derinlerine mi koysak?” demişler. İçlerinden biri, gülümsemiş; “İnsanlar, dağları, okyanusları, yerin yedi kat dibini keşfedecek akla sahip. Her nedense bu zekâyı, kendilerini keşfetmek, tanımak için kullanmıyorlar. Mutluluğu onların yüreklerine gömelim, nasıl olsa oraya bakmayı akıl etmeyeceklerdir.”

Sevgi, ne sonsuz dağların zirvelerindedir,
Ne de gizlenmiştir denizin maviliklerine,
Gökyüzünde bir yerlerde de bulunmaz sevgi,
Sevgi bize en yakın yerdedir, yüreğimizde…

Öyle güzel anlatıyordu ki, ağzımız açık, dinliyorduk. Hırkasının yakalarını düzeltip devam etti:

–Her şeyden önce, öyle olur olmaz şeyleri büyütmem. Kendimi her şeye üzmem. Düzenli bir uyku alışkanlığım vardır. Güne mümkün olduğunca erken başlarım. Böylece kendimi zamandan kazanmış hissederim. Abur cuburdan hoşlanmam. Yediklerime dikkat eder, aşırıya kaçmam. Çay ve kahveyi severim; ama çok içmem çünkü böbrekleri yorar. Ben daha çok su içerim. Bir yaştan sonra insan; una, tuza, şekere, yağa dikkat etmeli. Eti hiç aramam, sebze gibisi var mı? Hazır yiyecekleri de sevmem. Tıka basa yiyip, tok kalkmam sofradan. Öğün atlamam, akşamları da hafif şeyler tercih ederim. “Can boğazdan gelir!” deyip, saldırmamalı yemeğe. Sigara ve içkiyi de zamanında içtim; ama nicedir koymuyorum ağzıma.
Düşünmeden konuşmak, nişan almadan ateş etmeye benzer. R. DİGEST

Kolay mı hiç? Yokuş çıkamaz, merdiven tırmanamaz olmuştum. İki adım yürüsem nefes nefese kalırdım. Sabahları uyandığımda ağzımda zehir gibi bir tat bulurdum. Baktım ki olmuyor, iyiden iyiye etkiliyor hayatımı, bir gün yırtıp attım sigara paketini. Günde içtiği iki paket sigara yüzünden ayağı kesilen arkadaşımı görmem de etkili olmuştur belki! O gün bu gündür rahatım yerinde. Delikanlı gibi hissediyorum. Yazık olmuş heba bunca yılıma. Hem parama hem de sağlığıma acımamışım. Şimdi utanmasam, mahalledeki gençlerle top peşinde koşacağım.

Delikanlı atıldı: “Gürbüz Amca, tam sana göre bir fıkram var, anlatayım mı?” dedi. Yaşlı adam başıyla onaylayınca anlattı:

–Adamın biri doktora gitmiş. “Acaba bir yirmi yıl daha yaşar mıyım?” demiş. Doktor: “İçki, sigara içer misin? Çapkınlık yapar mısın?” diye sormuş. Adam da; “Asla!” diye cevap verince, doktor kaşlarını sizin gibi çatmış ve adama kötü kötü bakmış: “Öyleyse ne diye yirmi yıl daha yaşamak istiyorsun be adam?”

Bizim ihtiyar, Mustafa’nın şaka yaptığını biliyordu. Gülümsedi. Uzanıp onun yanaklarını sıktı. Sonra yine yaslandı arkasına.

Yol kısalıyordu artık. Ömürlerimiz gibi tüketiyorduk onu da. Beyaz, sarı, mavi, siyah, kırmızı, yeşil arabalar geçiyor, içlerinde insanlar oturuyordu. Hayalleri, umutları olan insanlar. Dertli, mutlu insanlar. Hepsinin de ayrı ayrı hikâyeleri vardı. Kiminin ağladığına kimi gülüyor, kimi, iş arıyor, bulamıyor kimi de buluyor, beğenmiyordu! Kimi, para, pul, şan, şöhret peşindeydi! Ki mi de sadece ekmek! Kimi hazırdan yiyordu, kimi de hazıra dağ dayanır mı diyordu! Hayat bir tuhaftı. Birbirimize özeniyorduk; ama herkes sonuçta yine kendisi olmak istiyordu. Herhalde kendimizi beğenmesek; hayat, çekilmez bir hapishane olurdu. “Aklı pazara çıkarmışlar, herkes kendisininkini almış!”ya aynı o hesap!

Boynum uyuşup sızlamaya başladı. Biraz ovuşturdum. Biz, şu sandalyede, koltukta oturmayı bir türlü beceremiyorduk. Dik oturmak yerine kaykılıp duruyorduk. Oysa onun da kendine göre bir usulü, adabı vardı. Atalarımız sırt ya da boyun ağrısı çekmeden nasıl saatlerce at üstünde yol alıyorlardı acaba! Dikkatsizce eğilip kalkmaktan ya da ağır bir şey kaldırırken oralı olmamaktan dolayı hem acı çekiyor hem de avuç avuç muayene ücreti ödüyorduk!

Bunca mesafe hızla azalıyordu. Pencereden baktım. Tarlasında çalışan köylüleri gördüm.

Çiselemeye başlayan yağmur otobüsün camlarına vurdu. Belki bir yerden sıçramıştır, diye düşündüm; ama artarak devam etti. Kaptan silecekleri çalıştırdı. Bu gıcırtıyı oldum olası sevmem, huylanırım! Yine öyle oldu. Kulaklarımı ellerimle kapattım. Yağmur arttıkça ses azaldı. Oysa güneş yerli yerindeydi. Batmasına çok vardı daha! Ortada bulut falan da görünmüyordu. Yaz yağmuru ne güzel oluyor. Sanki gökyüzünden beyaz inci taneleri süzülüyordu. Bu inciler, kırları, tepeleri küçük dudaklarıyla minik minik öpüyor, bereket dağıtıyordu. Mustafa’nın omzu, omzuma dokundu:

–Bereket yağıyor Metin Ağabey, rahmet yağıyor.

Delikanlı sanki aklımdan geçenleri okumuştu. Başımı pencereden çevirmeden konuştum:

–Bu yağmurda yürümek, ıslanmak isterdim Mustafa. Topraklarımızı yıkadığı gibi belki, içimizdeki kötülükleri de yıkar, temizlerdi bizi!

–Senin içinde temizlenecek ne kötülük var Metin Ağabey? Eğer temizleyecekse iyilikten, sevgiden nasibini alamamışları temizlesin. Sevgi saygı bilmeyen nice insan var. Onların kirli gönüllerini, lekeli alınlarını temizlesin.

–Bu yağmur olmasa, toprağın altındaki özleri sabırla bulup beslemese, aç kalırdık Mustafa. Bu yağmur olmasa, isli gaz lambalarına muhtaç olurduk. Bu yağmur dolduruyor göllerimizi, barajlarımızı. Bu yağmur sayesinde Üretilen elektrikle ders çalışıyor çocuklarımız. Doktorlar ameliyat yapıyor, işçiler geceyi gündüze katıyor. Elektrik kullanılmayan yer mi var? Yokluğu karanlık demek. Gelecekten uzaklaşmak demek.

Nermin Hanım sırtını koltuğuna yaslamış, yaz yağmurunu seyrediyor, çocukken altından geçmeye korktuğumuz gökkuşağının renklerine bakıp hayâl kuruyordu. Yağmur azalınca bize döndü:

–O bahsettiğiniz gaz lambalarının dans eden ışıklarında çok ders çalıştım Metin Bey. Elektrik bir nimet, bir milli servet. Öğrencilerime hep şöyle öneririm. Elinizdekinin kıymetini bilmek için kendinizi bir süre ondan mahrum edin. Mesela bir gün eve gittiğinizde elektrik yokmuş gibi düşünün. Televizyon seyretmeyin, radyoyu açmayın.

Mustafa belli belirsiz söylendi:

–Maç varsa ne olacak?

Nermin Hanım duymadı bu cümleyi ve devam etti:

–Buzdolabını kullanmayın, lambaları yakmayın. Ne kadar zor değil mi? Ara sıra kesildiğinde bile elimiz ayağımıza dolanıyor. Mum ışığının romantik ortamı kısa sürüyor. Aydınlık istiyor insan, ferahlık istiyor. Bu millî serveti de diğerleri gibi tasarruflu kullanmalıyız. Onca baraj, dişimizden, tırnağımızdan artırdıklarımızla yapılmıyor mu? Alın terimizle kazandığımız helâl paralardan, kuruşu kuruşuna ödediğimiz vergilerden yapılmıyor mu? İş elektrikle de bitmiyor ki! Tasarrufun şekli, adı, yöntemi mi olur?

Haklıydı! Gözlerimin önünde Atatürk’ün Ege Vapuru ile Mersin’e gidişini anlatan hatıra belirdi. Dönüşlerinde Fethiye’de durup, kasabada şenlik yapan halkın eğlencesine katılmışlar. Gemilerden atılan havai fişeklerle halka karşılık vermişler. Kendisine eşlik eden Zafer Torpidosu’nda bulunan Gazi, donanmanın şenliklerini izlerken, yanındakilerden biri gemi komutanına, bir torpil atmasını söylemiş. Komutan da “Hay hay efendim, yalnız bir torpilin değeri elli bir liradır!” diye onu uyarmış. Konuşmaları duyan Mustafa Kemal, “Vazgeçin torpilden. Bu millet o kadar zengin değildir.” demiş ve gemi komutanına dönerek onun tasarruf anlayışını kutlamış, iltifatlarda bulunmuş.

Gemi ve torpil aklımda başka bir manzarayı daha canlandırmıştı. “Kurtuluş Savaşımızda işgalciler, Mondros gereği Deniz Kuvvetlerimize el koymuş, donanmayı Haliç’e hapsetmiş. Bu gemiler arasında geleceğin efsanesi bir muhrip de varmış; Muavenet-i Milliye.

Bugünkü Çanakkale anıtının bulunduğu Morto Koyu’nda mevzilenmiş iki İngiliz zırhlısı açtığı ateşle birliklerimize çok zarar veriyormuş ve onlardan kurtulmak şartmış.

Yüzbaşı Ahmet Saffet Bey komutasındaki Muavenet, 12 Mayıs 1915 akşamı demir almış. Bütün ışıklarını söndürerek, mayınlar arasında kıvrıla kıvrıla, bir hayalet gibi boğazda süzülüp hedefine ulaşmış.

Aynı anda zırhlıları koruyan muhripler Muaveneti fark etmişler. Biri ışıldakla parola sormuş. Her şey üç beş saniyede olup bitecekken Ahmet Saffet Bey, vakit kazanmak için ışıldakçısına, çabuk sen de parola sor demiş. Işıldakçı, İngilizlere parola sorarken üç torpido zırhlılara çoktan hediye edilmiş bile. Yüzyıl gibi süren ölümcül saniyeler geçmiş, dev gibi gemi, 570 mürettebatı ile boğazın soğuk sularına gömülmüş… ”

Hatıralara dalıp gitmişken, yağmurun dindiğini fark edemedim. Şimdi dışarıda, toprak kim bilir ne güzel kokuyordu. Güneş ıslak asfaltı kurutmaya başlamıştı bile. Nermin Hanımın heyecanı ise dinmemişti. Dudaklarını nemlendirip, gözlüğünü düzelttikten sonra daha da yumuşadı sesi:

–Öğretmenliğimin ilk yıllarıydı. Canla başla çalışıyordum. Bir köy okulunda tek öğretmendim. Kış günüydü. Her yer diz boyu kar. Köy halkı yaz aylarında istiflediği odun ve tezeklerden getirirdi okula. Sobanın etrafında soğuktan tebeşiri tutamayan ellerimi ısıtır öyle ders anlatırdım. Yine de şanslıydık. Elektrik vardı. Geceleri radyo dinler, oyalanırdım. Çok sevdiğim bir öğrencimi hatırlarım. Adı Nihan. Biz onu çiçek diye çağırırdık. Çünkü çiçek gibi güzel bir kızdı. Kıpır kıpırdı, hiç yerinde duramazdı. “Okullar okuyacağım, doktor olacağım.” derdi. Derslerine çalışır, ödevlerini aksatmazdı.

Bir sabah gelmedi. Kötü haber çabuk yayılırmış. Elektrik çarpıp yere vurmuş onu. Çok ağırmış. Hemen koştum evine. Simsiyah olmuş küçük ellerini tuttum. Konuşamıyordu. Gözleri; “Kurtarın beni, yaşamak istiyorum!” der gibi bakıyordu. Kurtaramadık. Sonradan öğrendim ki, babası zahmetli işlerden hoşlanmazmış. Bir kablo atıp kaçak elektrik çekmiş. Kuyusu donmasın ister, bütün suyu bununla ısıtırmış. Hayvanlar üşümesin diye ahırına koca karyola bağlar, onu elektrikli soba yaparmış.

Delikanlı üzülerek başını iki yana salladı

–Ne diyeyim, Allah akıl versin ona!

–O sabah Nihan kız, basıvermiş kablolara yanmış, kavrulmuş. Doktor olamadı çiçeğim. Okullar okuyamadı. Ama vaktinden önce kanatlanıp uçtu. Babası onu unutabildi mi, bilmiyorum! Ben unutamadım! Hâlâ ısıtıyor mu kuyunun suyunu, onu da bilmiyorum! Esrar, eroin, silah kaçırmakla, devletten elektrik, su, toprak ya da vergi kaçırmanın ne farkı var. Hepsi de kaçakçılık. Hem suç, hem günah, hem de büyük vicdansızlık.

Gürbüz Bey başını öne doğru uzattı. Sakin bir tavırla tane tane konuştu:

–Hainlik sadece vatanın sırlarını satmakla olmaz! İşte bu da bir çeşit vatan hainliği. Her insanın başına bir polis, bir jandarma mı dikeceksin? İnsan vicdanlı olmalı. O vicdan gösterir bize doğruyu eğriyi. İyi insan, dürüst insan böyle hırsızlıklara kalkışmaz. Sahtekârlığın büyüğü, küçüğü mü olurmuş! Kim hayrını görmüş böyle hırsızlıkların! Dürüst olalım dürüst, adam gibi adam olalım.

Yaşlı adam yine işin özünü söylemişti. Ben de meslekte kaldığım uzun yıllar boyunca çok insan tanımıştım. Görevini iyi ve tam yapanlar hep dürüst olanlardı. Yalan söylemiyor, kendilerini olduklarından farklı göstermiyorlardı. Ceza korkuları ya da çıkar düşünceleri yoktu. Doğru neyse onu yapıyor, başkasının kontrolüne ihtiyaç duymuyorlardı. Ben de zaman zaman kendime kızar, yeni yeni kararlar alırdım. Bir gün benim gibi hatalarından bıkan ve pek çok işte dikiş tutturamayan arkadaşım Ömer Bey de; “Yeni bir hayata başlıyorum, bundan sonra değişeceğim!” diyerek, altını imzaladığı bir kâğıdı uzatmıştı bana. Yazdıklarını uygulayabiliyor mu acaba? Şunları okumuştum:

“Bundan sonra kendime acımayacağım. Şartlar ağır olsa da göğüs gereceğim. Korku ve endişeden uzaklaşacağım. Olayların üstüne sabırla gideceğim. Mücadeleden bıkmayacağım. Başaramazsam mazeret uydurmayacağım. Düşünmeyi öğreneceğim. İçimdeki heyecanı öldürmeyeceğim. Hayatımdaki yanlışları bulacağım. Artık daha başarılı olacağım. Yeteneklerime ve gücüme inanacağım. Eksiklerimi saklamayacağım. Hayata yeniden başlayacağım. Daha disiplinli olacağım. Kendimi yüksekte ya da alçakta görmeyeceğim. Kibir ve gösterişten kaçacağım. Gururumu her zaman kontrol altında tutacağım. Hata yapmaktan korkmayacağım; ama hatalarımdan da mutlaka ders çıkaracağım.”

OYALI MENDİL

Ama bu mendili hiç göremedi Ahmet, hiç koklayamadı…

Nermin Öğretmen bütün sevimliliğini takınarak içtenlikle fısıldadı:

–Mustafa, biz kusursuz değiliz. Doğru olmayan şeyler de yaptık. Herkes yapar. Kiminden ders aldık, kimini de tekrarladık. Sen daha hayatının baharındasın. Hatalarının seni esir almasına izin verme. Asker ocağında sağlıklı ve mutlu bir yaşam için alışkanlıklar edineceksin. Bu alışkanlıkları teskereni aldıktan sonra, sivil hayatın boyunca da uygula.

–Söylemesi kolay öğretmenim. Peki ben nasıl aklımda tutacağım bunları?
–O, daha da kolay delikanlı. Aklında tutmayacaksın ki, uygulayacaksın. İstersen sana kısa bir özet yapayım. Mesela; “Sade, gösterişten uzak bir hayat yaşa. Toplumun hoş görmediği davranışlardan kaçın. Ailene bağlılığı unutma. Sır tutmayı bil. Kimseyi kırma. Sana güvenenleri utandırma. Her işinde düzenli, daima nâzik, güler yüzlü ve hoşgörülü ol. Zamanını boş yere harcama. Maddi ve mânevi değerlerine sahip çık. Çocuklarını, kız ya da erkek olsun, okut. İhtiyacı olanlara gücün yettiğince yardım et. Cumhuriyete, Atatürk ilke ve inkılâplarına, vatanın bölünmez bütünlüğüne ve bayrağa hayatın boyunca sadık ol. Ailene ve çevrene bu konularda her zaman önderlik yap…”

Öğrencime kaç kardeşsiniz diye soruyorum, diyelim ki üç diyor. Kız var mı diyorum, iki de kız var diyor. Onu nüfusa sonradan ekliyor yani. Verdiği değer bu kadar işte!

“Kız çocuklarımızın okutulması, Atatürk’ün Türk milletine talimatı değil midir? Bir derslikte 15 erkek öğrenci varsa, 15 de kız olması gerekmez mi? Düşünsenize 100 bin kızımızı, evlerden, köylerden çıkartıp okullara yönlendirebilsek ne güzel olur. Her birinin ailesinden onar kişi bundan etkilense, Türkiye’de bir milyon insan çağdaşlaşmanın ışığını evine taşımış olmaz mı?

Dayak yemek, başlık parası için zorla evlendirilmek, cahil kalmak konuşulabilir mi o zaman? Türkiye’nin geleceği; kız çocuklarımızın okutulabilmelerinde saklı. Kadının evinde oturup kocasının yollarını beklemesi elbet güzel de nereye kadar! Sadece yemek yapan, bulaşık yıkayan, çocuk büyüten, tarlaya tapana giden kadın devri geçti artık. Mademki hayat müşterek, o zaman anne; ev kadınıdır şeklindeki anlayışı silip atmak lazım. Çalışan kadın da ev kadınıdır. Hem işine hem evine yetişir elinden geldiğince. Sen kapat kadıncağızı eve, uzaklaştır dünyadan sonra da doğuracağı çocuğa iyi eğitim vermesini bekle. Bırak, daha çok öğrensin ki daha çok verebilsin.

Biliyor musunuz bir milyona yakın ilköğretime bile gönderilmemiş kızımız varmış ülkemizde. İşte size en büyük ayıp! Gerçi erkek çocukları için de sorun aynı; ama onların askerlik gibi bir şansları var. Askerlik sayesinde, köylerinden dışarı çıkıp dışarıdaki dünya ile tanışabiliyorlar. Okuma yazmayı kışlada öğrenebiliyorlar. Üstelik askerde kollarına altın bilezik de takılıyor. Yani bir meslek öğreniyorlar. Bu meslek; aşçılık olur, sıhhi tesisatçılık, kaynakçılık, oto elektrikçiliği, boya – badana, karo -fayans, bilgisayar, ciltçilik ya da seracılık olur ama mutlaka bir şey olur. Bir şey öğrenir yani. Öğrendiği her neyse de sivil hayata döndüğünde hem kendine güvenini hem de yaşamdan aldığı payı arttırır.

Kızlar öyle değil ki! Hele hele bazı yörelerimizde bu acıklı bir hikâyeye dönüşmüş durumda. Biraz serpilip büyüdüklerinde hayvanlara bakıyor, annelerinin doğurduğu çocukları büyütüyor, suya gidiyor, yemek yapıyor, 12–13 yaşına geldiklerinde de, evden bir boğaz daha eksilsin diye, üç-beş kuruş başlık parasına evlendiriliyorlar. Bilmiyor ki gariban, nereye gidiyor, ne yapacak, onu kim alıyor, kimin koynuna girecek. Belki de babası, dedesi yaşında adam! İşin en acı yanı da bu değil mi zaten. Anne baba bu olayı çok doğal karşılarken o kız da bunun kaderi olduğuna inanıyor, inandırılmıyor mu?

Ülkemiz nüfusunun yarısını oluşturan kadınlarımızın nitelikli işlerde çalıştıklarını bir düşünün. Eğitim düzeylerinin artması kendilerine güveni de artırmaz mı? Şöyle bir bakın etrafınıza, fizik gücü ile yapılan işler yok denecek kadar az artık. Bizim asıl, fikir gücüne ihtiyacımız var. Erkeğe has bilenen pek çok işi pek ala kadınlar da yapabiliyor. Yeter ki bu fırsat kendilerine verilsin. İş yerlerinde ne bileyim işte, bir emzirme odası, bir kreş ya da bir anaokulu bulunabilsin. Aklı evinde, çoluk çocuğunda kalmasın.

Sen kadına bilgi ve becerisini artırmak için fırsat verme, sonra da bu işler, erkek işi, elinin hamuru ile erkek işine karışma de. Senin saçın uzun aklın kısa de! Oh ne güzel! Kadının söz sahibi olmaya, aile bütçesine bir pay eklemeye hakkı yok mu? Tabi ki var. Üstelik öyle sadece tekstilmiş, gıdaymış, fabrikada işçiymiş de değil, her işin üstesinden gelebilir kadın.

Mustafa pür dikkat dinliyordu. Elimde olmadan gülümsedim:

–Hayrola Öğretmen Hanım! Neler de biliyorsunuz? Yoksa siz de mi askerlik yaptınız?

–Daha önce de söyledim Metin Bey. Bütün bunlar ortak görevlerimiz. Belki ben de bir kadın olduğum için hemcinslerimi koruduğumu düşündünüz. İnanın öyle değil. Hem bu konuyla ya da biraz önce bahsettiğim değerlerimizle, cinsiyetimizin, mesleğimizin ne ilgisi var? İnsanca yaşamanın gereği, hayatın gerçeği bunlar. Bileceğiz ki; aramıza ayrılık tohumları ekmeye çalışanlara Kurtuluş Savaşımızdaki gibi kadın ve erkeğimizle bir olup fırsat vermeyelim. Bileceğiz ki; yıllar yılı birbirleriyle gül gibi geçinip giden insanlarımız, eşitlik ve özgürlük olmadığı masallarıyla kandırılmasın. Çünkü, Türkiye Cumhuriyeti yasaları önünde zaten herkes eşit ve özgürdür.

Yine haklıydı. Bez parçalarına yazdıkları küfürleri sallayıp, üzerlerindeki sözüm ona tek tip kıyafetlerle cadde ve sokaklarda haykırarak yürüyüş yapan birkaç kendini bilmezi hatırladım. İçlerindeki öfkeyi ellerindeki taş ve sopalarla arabalardan, binalardan ve dükkân vitrinlerinden çıkarır, güvenlik kuvvetlerimize saldırırlardı. Nermin Hanım’ı tekrar duydum:

–Devlet ise vatandaşlarına ayrım yapmadan eşit hizmet vermekle yükümlüdür. Biz de devlete destek olacağız. Birbirimizle yardımlaşacağız. Dayanışmanın temelinde sevgi olduğunu unutmayacağız. Bir elin parmakları bile farklı. Aynı ailenin çocukları bile başka başka düşünüyor, bu normal. Normal olmayan şey, bir noktada buluşamamak! İşte bize bu ortak noktaları arayıp bulmak kalıyor. Bu da ancak sevgi ve saygıyla olur.

Söylediği her cümlenin üzerine basıyor, bir sonraki ile karıştırmıyordu. Belki, “Çerkeş önlerinde gece yarısı yıldızlara bakarak ilerleyen ve cephane ıslanmasın diye çocuğundan esirgediği örtüyü, kağnısına seren analardan biriydi o!” Belki de Hacer kızın annesiydi. Rahmetli babam bir mektup hikâyesi anlatmıştı bana. “Sen de bir Hacer kızla evlen.” demişti. Sesi hâlâ kulağımda. Nasıl unuturum Hacer kızı!

Cepheden bir haber gelmiş köye. Anası okutmuş oğlu Kenan’in “Vurulursam gönderin!” dediği son mektubunu. Selam sabahtan sonra ki dörtlük başka bir yakmış zaten dağlanmış kor yürekleri;

-Söyle Hacer’e o da
Hakkını helâl etsin
Gönülcüğü dilerse
Başka birine gitsin
Ben ermeden murada
Ecel kırdı kolumu
Artık beyhude yere
Beklemesin yolumu!”

Hacer kız, eğilmiş haberi üzüntüyle getiren dedesinin kulağına, fısıldamış cevabını;

“Şehit olmuş benim şanlı yiğidim
Başkasına varmam, beklerim…”

Oysa Hacer, Kenan’ına oyalı mendil işlemişti. Sancağın kenarlarını işler gibi. Gergefinde nakış nakış yüreğini işler gibi. Gül suyuyla yıkamış, nicedir koynunda saklıyordu. Ama, bu mendili hiç göremedi Kenan, hiç koklayamadı. Şimdi Hacer, uyku nedir unutmuş, her gece, uzaklardan, yiğidinin sancağına yeminini duyuyordu. Küçük, masum ve al dudakları, onunla birlikte tekrarlıyordu mısraları:

“Renginin bedeli kanım olsun
Kumaşının bedeli tenim olsun
Parıltısının bedeli canım olsun
Ay yıldızına varlığım feda olsun…”
Batan güneş için ağlamayın, yeniden doğduğunda ne yapacağınıza karar verin. D. CARNEGİE

Gürbüz Bey, pamuk sakalının altındaki çenesini kaşıdı. Şöyle bir arkasına dönüp, gençlere doğru baktı. İki kulağı da küpeli delikanlıyı bir an süzdü. Sonra yine bize döndü ve derin bir iç çekti. Nermin Hanıma gıpta ile bakan buğulu kara gözleri, büyüdü, büyüdü:

–Aferin kızım. Ağzına sağlık. Çok haklısın. Bu güzel öğütleri kalan ömrümde ben de uygulayacağım. “Gençler kendilerini kurtarmak için, frene her zaman vaktinde basma şansları olduğunu düşünürler. Biz yaşlılar ise bunun böyle olmadığını tecrübelerimizden biliyoruz.” Keşke zamanında biraz daha dikkatli olabilsek! Keşke bu aklımızla yeniden geç olabilsek.

Delikanlı tebessüm etti:

–Benim şoförlüğüm iyidir Gürbüz Amca, ayağımı frenden hiç çekmem ben. Traktörümün balatalarını hep kontrol ederim.

–Öyle değil Mustafa oğlum. Bu fren o fren değil! Bazı insanları görüp şaşırıyorum. Kendini bilen var, bilmeyen var. Kimi akıllı mı akıllı! Tertemiz giyiniyor. Dişlerini fırçalıyor. Elini yüzünü yıkıyor. Banyosunu yapıyor. Saçına başına dikkat ediyor. Ütüsüz pantolon, gömlekle dolaşmıyor. Mis gibi kokuyor. Bunları yapmamak için bahaneler arayıp bulmuyor…
Yaşlı adamın anlattıklarını dinlerken ister istemez üstümü başımı kontrol ettim. Kendime çeki düzen verdim. Nasrettin Hoca bile “ye kürküm ye” demiş! O da tane tane sözcüklerle devam etti:
–Kiminin ise, dünya umurunda bile değil. Ne kendine ne çevresine hayrı var! Çöpünü sağa sola atıyor. Hem kendi sağlığını hem de çevresini hiçe sayıyor. Sebepsiz yere gürültü yapıyor, kavga çıkarıyor, başkalarını rahatsız ediyor. Hastalıktan hiç kurtulamıyor. Daha neler neler!

İnsanın sağlığını koruması akıllıya kolay, akılsıza zor! İçtiğimiz suya dikkat etmezsek, yiyeceklerimizi gerektiği gibi saklamazsak, kap kacağımız temiz olmazsa, meyveyi sebzeyi yıkamazsak, temizlik ve sağlık kurallarına uymazsak elbette hasta oluruz. İş işten geçtikten sonra mı tedbir alacağız? “Akıllı kişi, başkalarının hatalarından ders alan kişidir. Hiç kimse her şeyi öğrenecek kadar uzun yaşayamaz ki! Öğrendiklerimizi iyi uygulamak gerek.

Mustafa da gözbebeklerini büyüterek bana döndü:

–Metin Ağabey, “Düşündüğün, söylediğin ve yaptığın her olumlu söz ve davranış için para kazansaydın”; ama tersi için de para kaybetseydin mâli durumun ne olurdu?”

Şöyle bir düşünüp iyi taraflarımın daha ağır bastığına karar verdim:

–Herhalde, bir miktar para biriktirirdim. Ya sen aynı durumda olsan ne yapardın?

Önceden hazırlanmışcasına yapıştırdı cevabını. Beni yine güldürdü:

–Tabii ki, iflas ederdim Metin Ağabey!
Otobüs yavaşladı. Yolun kenarında bir insan kalabalığı gördük. Kaza olmuştu. Ters dönmüş arabanın başına birikmişlerdi. Uygun bir yerde durduk. Muavin, uyarı işaretini kaptığı gibi, otobüsün olduça gerisinde bir yere koydu. İnip inmemekte tereddüt ettik. Mustafa “Ben ineceğim.” deyince beraberce indik. Mavi spor bir araba önde giden kamyona arkadan çarpmış ve devrilmişti. Şimdi yaralanan şoförü arabadan çıkarmaya çalışıyorlardı. Sıkışan kapıyı açmak için bayağı uğraştılar. Biz de yardım ettik.

Genç bir kız etrafına talimatlar yağdırıyor, yaralının karga tulumba taşınmasını engelliyordu. Dikkat ettim. Otobüsümüzün yolcularından biriydi. Dinlenme yerinde delikanlının kur yapmasından sıkılıp çay salonundan çıkan kızdı. Meğer hemşireymiş. Adı da Aslıhan. Kumral saçları, bal rengi gözleri vardı. Emniyet kemerini kullanmadığı için başını cama vuran yaralıyı, bir bebek gibi sarıp sarmaladı. Boynunun iki tarafına tahtalar bağladı. Belki de bu iki tahta adamı felç olmaktan kurtardı! Ambulans gelince sağlık görevlileri onun doğru yaptığını onayladılar. İlk yardımın nasıl yapılacağını bilmek hayat kurtarıyordu. Oysa biz çoğunlukla, kaza geçirenlere yardım edeceğiz diye yaralıların başına üşüşüyor, doluşuyor, karga tulumba davranışlarımızla zarar veriyorduk!

Düşünce yeteneğimizi öldüren en büyük düşmanımız alışkanlıklarımızdır. S. MAUGHAM

Tekrar otobüse döndüğümüzde Nermin Hanımın meraklı sorularını Mustafa bir bir cevapladı. Sonra hemşire kızı gösterdi. Öğretmen gözlüğünü ayarlayıp, kızın baktığına emin olunca elini kaldırdı ve onu selamladı. Hemşire kız da aynı işaretle cevap verdi ona. Mutlu bir hâli vardı. İyi iş başarmıştı. Gururla gülümsüyordu. Öne çıkık dişleri, sempatik görünüyor, gül yüzünde güller açıyordu. Bu sıcak tebessüm kimbilir kaç hastaya şifa olacaktı! İnsan, bu kızın elinden ilaç içerken hasta olduğuna aldırmayabilir, ona güvenebilir, baktıkça moral bulabilirdi.

Kazanın ucuz atlatılmasına Mustafa da sevinmiş, rahatlamıştı. Kulağıma eğildi: “Temel’in kazasını biliyor musun Metin Ağabey?” dedi. Bilmediğimi söyleyince anlattı:

–Temel kamyon kullanırken kaza yapmış ve pek çok kişiyi yaralamış. Mahkemede hakim, “Nasıl oldu bu kaza, anlat!” demiş. Temel de anlatmış; “Yokuştan inerken fren patladı. Baktım, yolun bir yanında küçük bir kedi oynuyor. Diğer yanda da kocaman bir pazar yeri. Ben kediyi tercih ettim ve hemen kırdım direksiyonu.” Hakim şaşırmış; “Ama oğlum, sen bunca insanı yaralamışsın!” Temel cevap vermiş; “Her şey kedinin pazar yerine doğru kaçmasıyla başladı Hakim Bey!”

Yaşlı adam, arkamızda oturduğu için gülüşmelerimizi görmedi. İyi ki de görmedi, ölçüyü kaçırmıştık. Ayıplardı belki! Derin bir nefes alıp babacan tavrıyla, kendi kendine konuşur gibi konuştu:

–Ah şu insan! Hayatını kolaylaştıracak şeyleri icat ediyor. Sonra da onu hakkını vererek kullanmıyor. Gideceğimiz yere on dakika geç gitsek ne çıkar? Gaz pedalı ayağımızın altında diye olanca gücümüzle basıyoruz üzerine. Sanki yolları fethediyoruz. “Bana bir şey olmaz!” diyenleri mi ararsın? Arabasına, şoförlüğüne, şansına aşırı güvenenleri mi? Maşallah, gözlerini kan bürüyünce ne ışık dinliyorlar, ne de hatalı sollama. Uykusuzluk, yorgunluk umurlarında bile değil. Oysa yollardaki bütün yasaklar insanları korumak için değil mi?
Tehlike sadece trafikten de gelmiyor. Giriyor banyoya, kapatıyor kapıyı, açıyor şofbeni havalandırmıyor. Düşüp bayılıyor tabii! Ya da tam söndürmüyor kömür sobasını, uyuyor; zehirleniyor dumandan! Bacası tıkanıyor, temizlemiyor! Mutfağına tüp alıyor, ateşle kontrol ediyor! Çıplak elle elektrik tamiratı yapıyor; çarpılıyor! Ütüyü açık bırakıp telefonda konuşmaya dalıyor! Yüzme bilmiyor, gölete, baraja giriyor! Sonra da olanlar oluyor. Allah bu aklı niye verdi? İnsan bile bile niye yaralasın, niye öldürsün kendisini?

Haklıydı yaşlı adam. Bazen kazaları biz kendimiz davet ediyorduk. İş kazası geçiren işçinin garip; ama gerçek hikâyesini hatırladım:

“Ben bir duvar ustasıyım. İnşaatın altıncı katındaki işimi bitirdiğim zaman biraz tuğla artmıştı. Yaklaşık iki yüz elli kilo kadar. Onları aşağıya indirmem gerekiyordu. Bir sandık bulup, ona sağlam bir ip bağladım. Altıncı kata çıktım. İpi makaradan geçirip ucunu aşağıya bıraktım. Tekrar indim. Boş sandığı altıncı kata çıkardım. İpin ucunu sağlam bir yere bağlayıp tekrar yukarı çıktım. Tuğlaları sandığa doldurup aşağıya indim. Bağladığım ipin ucunu çözer çözmez kendimi havalarda buldum.

Ben yetmiş üç kiloyum. Tuğlalar aşağıya inerken beni yukarı çekmeye başladı. İpi bırakmayı akıl edemedim. Sandıkla yolda çarpıştık. Sağ iki kaburgamın bu arada kırıldığını sanıyorum. Tam yukarı çıkınca elim iple beraber makaraya sıkıştı. Parmaklarım burada kırıldı. Bu sırada yere çarpan sandığın dibi çıktı ve tuğlalar etrafa saçıldı. Sandık hafifleyince yukarıya çıkmaya başladı. Ben de bu arada aşağıya iniyordum. Yolun yarısında sandıkla yine çarpıştık. Sol bacağım ve kaval kemiğim bu sırada kırıldı. Can havliyle ipi bıraktım. Yukarı başımı kaldırdığımda, boş sandığın üzerime geldiğini gördüm. Kafatasım da böyle çatladı. Gözümü hastanede açtım.”

Gürbüz Bey hâlâ anlatıyordu:

–Evini sağlam yapsa, tedbirlerini alsa, depremden bile korkmaz insan. Bunun daha seli, yangını, toprak kayması, çığı, yıldırımı var. Okuyup öğreneceğiz. Benim başıma gelmez, demeyeceğiz. Nasıl önlem alacağımızı bileceğiz. Göz göre göre tabiata yenilmeyeceğiz. Onun, topraklarımızı çalmasına da izin vermeyeceğiz.

Mustafa söze karıştı:

–Tabiat topraklarımızı nasıl çalsın Gürbüz Amca, hırsız mı o?

–Evet Mustafa oğlum, öyle de denilebilir. Sen çiftçisin. Toprağa tohum ekmezsen, mahsul alabilir misin? Tedbirini önceden almazsak, akıllı olmazsak, rüzgârla, yağmurla, nehirle, bir yolunu bulur, çalar. Buna da erozyon denir. Ormanlarımızı katledersek, meralarımızda bir tek ot bırakmazsak, körpecik fidanları hayvanlarımıza yedirirsek sonunda olacağı bu!

Delikanlı bana dönüp eğildi ve yüzünü asarak konuştu:

–Bu fidanlar yüzünden bizim köyde kaç kişi öldü Metin Ağabey.

–Nasıl yani?

–Vakti zamanında, birkaç fidan kırıldı diye kavga çıkmış. Birisi vurulmuş. O günden beri kan davası var. Biri, birini vurur, diğeri de onun ailesinden başka birini. Belki sebebini bile unuttular. Hapislerde yattılar. Büyükşehirlere göçtüler. Hâlâ duyarız, bitmemiş kavgaları. Bitecek gibi de değilmiş. Islanmışın, yağmurdan korkusu olmazmış ya, aynı o hesap.

–Ah Mustafa ah! Hasım bildiklerimize diş bileyip, fırsat kollarız. Ettiğini yanına bırakmamak için elimizden geleni yaparız. Nefret yerine merhameti koymak ne kadar da zordur. Yenilmeyelim artık şu her şeyi isteyen nefsimize. Belki duymuşsundur daha önce şu sözcükleri;

“Kavgada usta olanlar, öfkelenmezler.
Kazanmakta usta olanlar, korkmazlar.
Akıllılar, kavgadan önce kazanır,
Cahillerse, kazanmak için kavga ederler!”

Husumetin sonu yok ki! Nereye kadar? Kan kanla yıkanır mı?

Mustafa, “Yıkanmaz!” der gibi başını iki yana salladı. Kan davası gibi yanlış inanışların geleneklerimizle hiçbir ilgisi yoktu ki insanlarımızın ölümleri bir işe yarasın! Bir araştırmadan okuyup, not almıştım. Bu kısa ama önemli notu evdekiler de görsün diye buzdolabının kapısına yapıştırmıştım. Şöyle yazıyordu:

“Özür dilemek, tekrar başlamak, öğüt almak, bencil olmamak, azimli çalışmak, kararlı olmak, düşünerek hareket etmek, hatalardan ders almak, affedip unutmak her zaman kolay olmasa da; çoğu zaman işe yarar.”

–Doğru şeylere inanacağız Mustafa. Örneğin, “Dünyada hiçbir milletin kadını, ben Anadolu kadınından daha fazla çalıştım, milletimi kurtuluşa ve zafere götürmekte Anadolu kadını kadar gayret sarf ettim diyemez!” Böylesine yürekli kadınlarımızın, medeni kanunla sahip oldukları hakları uygulayabildiklerini ne yazık ki yeterince göremiyoruz.

“Toplumsal yapımızın, yaşam tarzımızın, düşünme şeklimizin değiştirilmesi gerekiyorsa eğer, hiç beklemeden bugün değiştireceğiz. Kadını zavallı gören bir zihniyet tabii ki ona şiddet uygulamaktan vazgeçmez. Gerçi şiddete maruz kalıp bunu kabullenmek de akıl kârı değil ya! Ne yapsın kadın? Baskılar var tabii, sus yoksa daha fazlası gelir diye tehdit var. Güya kadınına sahip çıkıyor. Namus benim için her şeydir diyor ama namus kavramını sadece kadının bedeni olarak görüyor. Çünkü kadının, kendi hayatına karar verebileceği bir durum işine gelmiyor.

Kadına, sahibi olduğu bir mal, eşya gözüyle bakıyor. Onu, arzu ettiği hoyratlıkta kullanabileceğini düşünüyor. Gözünün üstünde kaşı var diye, yemeğin tuzu fazla kaçmış diye, saçının teli biraz görünmüş diye, arkadaşıyla sinemaya, tiyatroya gitmiş diye, acımasızca vuruyor, öldürüyor. Bunun da adı; namus oluyor, töre oluyor.

Eğitim desteği sağlanmadan, kanunlar ne derece uygulanabilir? Bazen öyle durumlarla karşılaşılıyor ki bu cinayetleri işleyenlerin sırtları bile sıvazlanıyor. Sanki iyi bir şey yapmışlar gibi topluma meşru gösterilmeye çalışılıyor.

Bu yoksulluk oldukça, kadınların namusu kendilerinden değil de erkeklerinden soruldukça, toplumsal baskı da arttıkça artıyor. Kadın ne yapıp yapacak cinselliğini kontrol altında tutmanın yollarını bulacak. Erkek yaparsa elinin kiri tabii! Yıkar, temizler. Kadın, öyle değil. Arkadaşı olmayacak, eli erkek eline değmeyecek, çarşıya pazara gitmeyecek…

Erkeğe gelince, o bunların hepsini yapma hakkına sahip olacak. Keyfi isterse yapacak istemezse yapmayacak! Diyelim ki kadın; erkeğe özendi de bunları aklından geçirdi. Töre denir, bıçak çekilir, adet denir, namluya mermi sürülür, toplanır kendisini hukuktan üstün gören aile meclisi, cezayı keser ve olan her zaman kadına olur. Ben, genç kızlarımız akıllarına her eseni yapsınlar, Allah korusun, yoldan çıksınlar, kendilerine ya da ailelerine leke sürsünler demiyorum ki. Allah korusun. Onların da bir yüreği olduğu göz ardı edilmesin, genç oldukları unutulmasın diyorum. Onların da bir hata şansları olsun istiyorum.

Umutsuzluk ve çaresizlik kadına boyun eğdiriyor. Hiçbir açıdan özgürlüğü yok ki. Kanun yazıldığı şekliyle uygulansa, adalet kavramı hazmedilip, kadına darp edene, sıfır hoşgörü gösterilse, 9 yaşındaki çocuk 19 yaşındaki ablasını vurabilir mi hiç? Anne baba o çocuğu azmettirebilir mi? Bu konuda medyamıza çok iş düşüyor. Gazeteler, televizyonlar insanları çok çabuk etkiliyor. İyi ya da kötü!”

NE İSTEDİĞİNİ BİLMEK

Bilen ve bildiğini bilen, liderdir! Onu izleyin…

Karadenizli ile yol arkadaşının moladan sonra hiç sesleri çıkmıyordu. Göz ucuyla yan koltuğa baktım. Neredeyse sırt sırta dönmüşlerdi. Sanki aralarından kara kedi geçmişti. Aslında bu söze de inanmam ya! Zaman zaman başkalarından duyduklarımızı kullanıyorduk işte. Oysa birbirimize darılmakla kedilerin renginin ne ilgisi vardı?

Bazen örf ve adetlerimizi uydurma hurâfelerle karıştırıyorduk! Akla yatmayan, çağ dışı çözümlerden medet umanlarımız oluyordu. Büyücülere, falcılara, bize yalan söylesinler diye avuç dolusu paralar veriyorduk! Hastamızı doktora götürmeyip, başına kurşun döküyor ve iyileşmesini bekliyorduk! Ağaç dallarına bezler bağlayıp evler, arabalar istiyorduk! Okunmuş suları içip, kaşı gözü düzgün, işi gücü yerinde güzel ve yakışıklı eşler diliyorduk! Daha neler neler…
Döndüm, bu iki kafadara bir kez daha baktım. Hâlâ konuşmuyorlardı; ama biraz önce kaza yerinde ters çevrilen arabayı birlikte omuzlamışlardı. Hatta bu esnada eli sıyrılıp kanayan arkadaşına otobüsün ilk yardım çantasını yetiştiren de Karadenizli olmuştu. Buna rağmen şimdi yine sırt sırta dönmüşlerdi. Onlara bir lâf atıp aralarını bulayım diye düşündüm. Sonra vazgeçtim. Nasıl olsa birazdan iş yine tatlıya bağlanırdı. Bazen çok küçük sorunlarımızı bile büyütüyorduk. “Halbuki bu küçük sorunlar çakıl taşlarına benziyordu. Gözümüze yakın tutarsak, her şeyi kapatıyor ve göremiyorduk. Ancak elimize alırsak anlıyorduk ne olduğunu. Fırlatıp atarsak da kaybolup gidiyor ve sorun falan da kalmıyordu!”

Saatim çaldı. Vakit geçmiş, bir hayli de yol almıştık. Evdekileri özlemiştim. Hanımın yeri de ayrıydı tabii.

Hey gidi günler! Evlendiğimizde zorlukları birlikte göğüslemiştik. En büyük üzüntüsü çocuklara bakmak için işinden ayrılmak zorunda kalışıydı. Anlaşamayan ailelerimizin sürtüşmeleri ise bize anlamsız ve komik geliyordu. Kendi hâlimize bırakmıyorlardı ki! Uzunca bir süre de vazgeçmediler. Sudan bahanelerle atıştılar. Hem bizi hem kendilerini üzdüler. Evde gereksiz ve kullanılmayacak ne varsa “Adettir!” deyip aldırdılar. Onların kaprisleri yüzünden elde avuçtaki tüm birikimi daha düğün öncesinde har vurup harman savurmuştuk.

İkimiz de çalışıyorduk. Maaşlarımızı alınca çoğu taksitlere gidiyor, bize bir şey kalmıyor, yine de idare ediyorduk. Ayağımızı yorganımıza göre uzatmayı o dönemde öğrendik. Misafir odamız mobilya müzesi gibi görünüyordu. Eşyaların hepsi yeniydi. Borçları bitmediği için emanet gibi geliyor, kullanmaya kıyamıyorduk. Ne günlerdi! Buna rağmen eşim, bir gün olsun sızlanmamıştı. Hep yanımdaydı. Aynı zamanda arkadaşım, sırdaşımdı. Hâlâ da öyle. Hakkını hiç ödeyemem.

Bizimkilere kalsa amcamın kızıyla evlendireceklerdi beni. Sevmiyorduk ki birbirimizi. Sebep bir iki tarla başkasına gitmesin diye. Neyse ki kız akıllı çıktı ve “O benim ağabeyim sayılır!” dedi. Miras bölünmesin diye evlenecektik neredeyse. Hadi gönüllerimiz uyuştu diyelim! Kanlarımız uyuşur muydu, çocuklarımız nasıl doğardı, Allah bilir!

Bu arada Nermin Hanım, Zeynep’in resimleriyle özlem gideren Mustafa’ya takılıyordu:

–Şu fotoğrafları bir de biz görsek Mustafa.

Mustafa çarçabuk toparladı cüzdanını:

–Yok bir şey öğretmenim. Karıştırıyordum öylesine.

–Demek bebeğin olacak. Kız mı istiyorsun erkek mi?

–Ne istediğimi bilmiyorum, fark etmez.

–Haklısın fark etmez, yeter ki sağlıklı olsun. Peki hayattan neler bekliyorsun?

–Aslında onu da bilmiyorum. Akıntı nereye götürür, kader ne tarafa çekerse!

Nermin Hanım da kendini akıntıya bırakan kaderci Mustafa’ya biraz kızar gibi baktı:

–Ne istediğini bilmelisin delikanlı. Bütün hayatını şansa, kadere bırakamazsın. Yaşamınla, geleceğinle ilgili bütün konularda hedefini belirlemelisin. Belirlediğin hedefleri gerçekleştirmek için plan yapıp çalışmalısın. Atatürk’ün bu konu ile ilgili söylemiş olduğu şu sözü her zaman kendimize rehber yapmalıyız; “Çalışmadan, öğrenmeden, yorulmadan, rahat yaşamanın yollarını aramayı alışkanlık haline getirmiş milletler, önce onurlarını, sonra özgürlüklerini daha sonra da geleceklerini kaybetmeye mahkumdurlar.”

Ortamı yumuşatmak, konuyu değiştirmek gerekiyordu. Ben de öyle yaptım ve hemen araya girdim:

–Nermin Hanım doğru söylüyor Mustafa. Ne istediğimizi bileceğiz. Atatürk de 1919’da Samsun’a adımını atarken ne istediğini çok iyi biliyordu. O kararlı adım, bugünkü modern Türkiye’yi yarattı. “Ölüm fetvalarına, idam fermanlarına hiç aldırmadı. TBMM’yi açtı. Demokrasinin temeli olan Cumhuriyet’i kurdu. Saltanat ve hilâfeti kaldırıp, bize yeni bir kimlik kazandırdı. Yönetimi dine dayanmayan, çağdaş bir toplum bilinci oluşturdu.” Onun ilkeleri bizi biz yaptı, yönümüzü aydınlattı. Aslında yolculuğumuzun başından itibaren konuştuklarımızı bu ilkelerle yıllar önce sunmuştu bize.

Mustafa sağ eliyle başını kaşırken sol eliyle de yazı yazıyormuş gibi yaptı:

–Ben bu ilkeleri bazen birbirine karıştırıyorum Metin Ağabey.

–Varsın sırası karışsın delikanlı. Onların içi önemli. Bak kısaca hatırlatayım sana. Önce Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran halkı Türk Milleti tanımıyla birleştirdi. Sonra başladı nelere ihtiyacımız varsa onları aramaya;

Milliyetçilik, tutuculuk, tutuculuk da milliyetçilik değildir, anlayışıyla hareket etti. Elini daima geleceğe uzattı. Din ve ırk ayrımcılığına karşı çıktı. Bunun yerine eşitlik ve özgürlüğü, ortak değerleri savunan bir Milliyetçilik önerdi.

Millet egemenliğine dayalı demokratik, lâik ve sosyal hukuk devleti uygulamasının savunulması için Cumhuriyetçilik dersi verdi.

Gürbüz Bey ve Nermin Hanımın anlattıkları örnekleri hatırlıyor musun? Düşünce ve inanç özgürlüğünü güvenceye almak gerekiyordu. Hukuk kurallarıyla yönetimi ve uygar yaşamı ilke edinmek kaçınılmazdı. Her alanda bilimin aydınlığını, aklın öncülüğünü ve insanın yüceliğini gözetmeliydik. İşte bunlar için ortaya Lâiklik formülünü koydu.

Toplumun bütün kesimlerinin dil, din, ırk ve cinsiyet farkı gözetilmeden yasalar önünde eşit sayılması ve toplumun sosyal bir dayanışma içinde bulunmasına da Halkçılık denmesini istedi.
Sizler, yani yeni Türkiye’nin genç evlatları, yorulsanız dahi beni takip edeceksiniz. ATATÜRK

Millet yararını gerektirmesi şartıyla devletin ekonomide görev almasına izin verip, özel girişimleri de her zaman destekledi. Bunun da adına Devletçilik dedi.

Yararlı düşünceleri, kurumları, gelenekleri koruyarak, bozulmuş olanları atmak ve sonra da bunları halka anlatıp benimsetmek gerekiyordu. O da öyle yaptı. İşte İnkılapçılık böyle doğdu.

Bu ilkeler ayrı düşünülemez. Çünkü hepsi birbirini tamamlıyor. Hepsi insanımızın mutluluğu için. Hepsinin içinde barış, dostluk, başarı var. Hepsi de ne istediğini bilen bir liderin bize hediyesi. Okumadın mı çay salonunun duvarındaki çerçevelenmiş yazıyı? Aynen hatırlıyorum, şöyle diyordu;

“Bilmeyen ve bilmediğini bilen, çocuktur!
Ona öğretin…

Bilen ve bildiğini bilmeyen, uykudadır!
Onu uyandırın…

Bilmeyen ve bilmediğini bilmeyen, aptaldır!
Ondan sakının…

Bilen ve bildiğini bilen, liderdir!
Onu izleyin…”

BİR GARİP DÜNYA

Başımı yine şoför koltuğunun sırtına dayadım. Dalmışım…

Anlattıklarımı büyük bir sabırla dinleyen Mustafa’nın gözbebeklerinde Atatürk’ü gördüm. Özgürlüğümüzü, insanlığı, adaleti, namusu, onuru gördüm. Şairin:

“Kahramanlık;
Ne yalnız bir yükseliş demektir,
Ne de yıldızlar gibi
Parlayıp sönmemektir.
Ölmezliği düşünmek
Boşuna bir emektir.
Kahramanlık; saldırıp,
Bir daha dönmemektir…”
mısralarındaki güç ve içtenlik geldi aklıma. Kendimi bu delikanlıya borçlu hissettim:
–Sen kışlana ne zaman katılacaksın Mustafa?

–Yarın Metin Ağabey. Ben ne olur ne olmaz diye, bugünden gidiyorum.

–Peki bu gece bize misafir olur musun?

–Sağol Metin Ağabey. Niye rahatsızlık vereyim size?

–O nasıl söz! Ne rahatsızlığı! Eğer kabul edersen, sevinirim. Seni ailemle de tanıştırmak istiyorum.

Biraz nazlanmıştı; ama iknâ etmiştim delikanlıyı. Onu, ikinci bir oğlum gibi görüyordum. Mahcup tavırları benim konuşkan oğlumdan farklı da olsa birbirlerine benziyorlardı. O da kimseye yük olmayı sevmez ve elinden geldiğince yardım ederdi insanlara. Bu genç askere ailemden bahsetmek istedim:

–Bir oğlum, bir kızım var Mustafa. Burhan ve Nurhan. Burhan’ın bazı huyları sana benziyor. O da çok meraklıdır, dinlemeyi, öğrenmeyi sever. Senin gibi hareketli, çalışkandır. İnsanlara yardım etmek ister. Bunun için arkadaşlarıyla bir arama kurtarma ekibi kurdular. Nerede kendilerine ihtiyaç duyulsa gece gündüz demeden koşturuyorlar. Bir defasında dillerini bile bilmedikleri insanlara yardım için yurt dışına da çıktılar. Deprem olmuş, insanlar göçük altında kalmış. Günlerce uyumadan aramışlar onları. Çok çalışmış, çok yorulmuşlar. Kızılay’a da gönüllü üye olmuşlar.

–Kızılay mı?

–Evet Kızılay. O bir yardım kuruluşudur. Savaşta ve barışta halkın kara gün dostudur. Kuruluş amacı yaraları sarmaktır. Yurt içinde veya yurt dışında yangın, sel, deprem felaketlerine uğrayanların sıcak çorbası, soğuktan koruyan çadırı, battaniyesidir. Kimsesizlerin umudu, fakirlerin ekmeği, hastaların ilacı, evsizlerin evi, başına bir kaza gelenin ya da savaşta yaralanan askerin, damarındaki kandır.

Yapılan bağışlarla ayakta kalır. Belki bir kurban derisi, belki de alınan bir Kızılay pulu fakire fukaraya yeniden hayat verir. Acılar yok edilemez belki ama hafifletilebilir.

Gürbüz Bey başını onaylarcasına salladı.

–Çok kan verdim Kızılay’a. Onlar da bir kart çıkarttılar. Ola ki bir gün benim ya da ailemden birinin ihtiyacı olursa kana, kolaylık sağlayacaklarmış. Kim bilebilir ki yarın ne olacak? Ne oldum dememeli ne olacağım demeli! Hayat kurtarmak her şekliyle sevaptır. Bu dünyadan göçüp gittikten sonra toprak olacak bedenimizin ihtiyaç sahibi hastalara şifa olması da başka bir sevaptır. Hasta yataklarında kendilerine uygun bir organı dört gözle bekleyen insanlara umut olabilmekte ne kötülük var, ne günah var?

Kefenin cebi yok derler ya! Öteki dünyaya mal para götüremediğimiz gibi, bedenimizin hiçbir parçasını da götüremiyoruz. Bari başkalarına yarasın. Bari başkalarında hayat bulsun. Bağışladığımız bir böbrekle sağlığına kavuşacak hastanın hayır duaları, yarın bir gün ahirette rahmet olur yağar üzerimize. O da bize yeter. Çünkü sadece ruhlar yolculuk yapıyor, bedenler değil. Hadi onu da bir tarafa bırakalım, sonuçta bu zaten bir insanlık görevi değil mi?

Nermin Öğretmen güleç yüzüyle döndü bize. Beyaz dişlerini gördük.

–İnsan sadece kendisi için yaşayamaz. Bu gökyüzünü birlikte soluyoruz. Hepimizin hayatı aynı derecede önemli. “1913 yılında bir Alman doktorun Afrika ormanlarında siyahları tedavi ettiği görülmüş. Hastanesi kümesten bozma, küçük bir odaymış. Doktorun karısı hastalara ilaçlar verip uyutuyor, sonra ameliyat başlıyormuş. Dışarıdaki insanlar beyaz adamın verdiği umutla bekleşiyorlarmış. Bu adam, acıyla inleyen zavallı insanların alınlarına dokunup şöyle diyormuş;

–Sakin ol, korkma! Seni iyileştireceğim. Kalktığında acın geçmiş olacak.

Ameliyat sonralarında hastalar dikkat etmiyor, mikrop kapıyor, doktorun işi zorlaşıyormuş. Buna rağmen ünü bütün ormana yayılmış. Çok uzaklardan gelen insanlar, açlıktan ve yorgunluktan bitkin bir durumda oluyor, ameliyattan önce günlerce beslenmeleri gerekiyormuş. Gündüzleri hastaların tedavisiyle uğraşan doktor, geceleri de kitaplar yazıyormuş.

Elli yılını bu ormanda geçiren doktora, yetmiş sekiz yaşında Nobel Barış Ödülü verilmiş. Ödül parasıyla Afrika’da bir hastane yaptıran bu adam, yaşam felsefesini de şu bir kaç kelimeye sığdırmış;

“Daha basit, daha doğru, daha saf, daha barışçı, daha uysal, daha sevecen ve daha anlayışlı olmalıyız.”

Doksan yaşına geldiğinde, Afrika’daki hastanesinde gözlerini kapayan doktorun ölümünden haftalar sonra bile, siyah kadın, erkek ve çocuklar saygı duaları için mezarını ziyaret etmişler. El ele verip, sevgi şarkıları söylemişler.”

Mustafa can kulağıyla dinliyordu. Anlatılan ormanları, hastaları, doktoru gözlerinde canlandırmaya çalışan bir hâli vardı. Yine dudağını kemirdi:

–Çok sabırlı adammış. Ormanda gazete yok, televizyon yok, futbol yok, dünyada olup bitenden habersiz! Doğrusu şaşırdım adama.

Anlatılan hikâyeyi kendine özgü tavrıyla yorumlamıştı. Bu temiz ve güzel delikanlıda yapmacıklıktan eser yoktu. İçi de dışı da birdi. Ne düşünüyorsa, onu konuşuyordu. Nermin Hanım devam etti:

–Bunlar, insanlığın ortak dersi. Bizden önce yaşayan insanların bize mirasları. Bu ortak miraslar ülkelerin değil, insanlığın malıdır. Bir Kızılderili şefi 1845’te kendilerinden toprak isteyen ABD başkanına gönderdiği mesajda şöyle demiş;

“Beyaz adam, anası olan toprağa ve kardeşi olan gökyüzüne, alınıp satılacak, işlenecek, yağmalanacak gözüyle bakar. Onun bu ihtirasıdır ki; toprakları çölleştirecek ve her şeyi yiyip bitirecektir. Şu gerçeği iyi biliyorum; bu dünyadaki her şey bir ailenin bireylerini birbirine bağlayan kan gibi ortaktır. Bu nedenle de dünyanın başına gelen her felaket, eninde sonunda insanoğlunun da başına gelecektir. Beyaz adamları anlayamıyorum. Tıpkı buffaloların öldürülüşünü, ormanların yakılışını, toprağın kirletilişini anlayamadığım gibi!”

Ben, Nermin Hanımın anlattıklarından payıma düşeni almıştım. Mustafa da dersini çıkarmış gibi görünüyordu.“Ah garip ah!” diye iç geçirdi. Meraklandım:

–Hangisi garip Mustafa? Doktor mu, mektubu yazan Şef mi?

–Yok Metin Ağabey, köpeğimin adıydı garip. Öyle sessiz, öyle sakindi ki, kıskandılar, zehirleyip öldürdüler hayvanı.

Kızılderililerin öldürülen buffalolarıyla kendi köpeği arasında bir bağ kurmuştu. Haksız da sayılmazdı. Garip bir dünyadaydık. Başka insanlara bile katlanamayan bu anlayışların; ağaçların, hayvanların yaşamına saygı göstermesi beklenemezdi.

Başımı yine şoför koltuğunun sırtına dayadım. Dalmışım. Görevli delikanlının, yolculuğun bitmek üzere olduğunu hatırlatan sesiyle kendime geldim. Hava kararmaya başlamıştı. Ankara’nın ışıkları titriyor, göz kırpıyordu. Ülkemde bayrağımızın dalgalandığı her karışı sevdiğim gibi bu şehri de seviyordum. Kurtuluş mücadelemizin karargâhıydı. Burada evlenmiştim. Çocuklarım da burada doğmuştu. Anıtkabir, bütün ihtişamıyla manzaranın ortasında belirdi.

“Beni görmek demek, mutlaka yüzümü görmek demek değildir. Benim fikirlerimi, duygularımı anlıyorsanız ve hissediyorsanız bu yeterlidir.” diyen büyük adam burada yatıyordu.

Anıtkabir’in gökyüzünü mızrak mızrak delen kuleleri, üzerlerindeki kitabeleri yıldızlara ezberletiyorlardı. Bu kulelerin adları bile sanki var olma amacımızın kısa birer özeti idi;

İstiklal, Hürriyet, Mehmetçik, Zafer, Müdafaa-i Hukuk, Cumhuriyet, Misak-ı Milli, İnkılap, Nisan ve Barış kuleleri. Onların üzerlerindeki yazıları ilk okuduğumda boğazıma bir şeyler düğümlendiğini hissetmiştim. Hele bir kitabenin karşısında bir süre hiç kıpırdayamadan yutkunup kaldığımı hatırlarım;

“Esas olan, Türk Ulusu’nun saygın ve onurlu bir ulus olarak yaşamasıdır. Bu esas, ancak tam bağımsızlığa sahip olmakla sağlanabilir. Ne zengin ve ne bolluk içinde olursa olsun, bağımsızlıktan yoksun bir ulus, uygar insanlık karşısında uşak olma durumundan yüksek bir işleme hak kazanamaz!”

Yolun iki yanından yükselen modern binaları, üniversiteleri, el ele dolaşan, koşuşturan insanları görünce içimden haykırmak geçti; “Seni anlıyorum Atam. Seni anlayamayanlara inat, şimdi çok, çok daha iyi anlıyorum…”

HEP MUTLU OL

Yaşlı adam da o büyük elleriyle
Mustafa’nın sırtını sıvazladı…

Terminale girdik. Otobüsümüz büyük arı kovanında kendi peteğini buldu. Yine davul zurna sesleri karşıladı bizi. Bu yörenin çocukları da, ülkemizde bayrağımızın dalgalandığı kim bilir nerelere yolcu ediliyorlardı. Döndüm yanımdaki delikanlıya; “Bak oğlum!” dedim. “Öteki Mustafalar da senin memleketine gidiyorlar.” Beni duymadı bile. Büyülenmiş gibi sesleri dinliyor, halay çekenleri seyrediyordu. Kaptan şoförümüz bizi sağ salim ulaştırmanın gururuyla kapının önünde heybetle durdu. Yolcular kendisine teşekkür ederek tek tek indiler. O da “Seyahatlerinizde bizim firmamızı seçerseniz memnun oluruz.” dedi. Muavin Fatih, numaralarımızı kontrol ederek çanta ve bavullarımızı verdi. Ayrılık vakti gelmişti.

Gençler sessiz sedasız aldılar eşyalarını. Otobüsteki yaramazlıklarından eser kalmamıştı. Bu durgunluğu onlara yakıştıramamıştım. Kendi kendime söylendim: “Çocuklar neşe saçıyorlar, kızıyorsun, sakinleşiyorlar yine kızıyorsun! Ne yapsalar beğenmiyorsun Metin!”

Karadenizli ile arkadaşı görülmeye değerdi. Birbirlerine adresler, numaralar veriyor, el sıkışıyorlardı. İkisinin de yüzü gülüyordu. Sarıldıklarını bile gördüm.

Gürbüz Bey ve Nermin Hanımın ellerini sıktım. Bu yolculuğun, benim hatıralarımda ayrı bir yeri olacağını söyledim. Aynı içten cümlelerle karşılık verdiler. Mustafa bu akşam benim misafirim olacak, onu götürüyorum dedim. Bu arada delikanlı, aldığı telefon numaralarını özenle cüzdanına yerleştiriyor, bir öğretmene, bir yaşlı adama bakıyordu. Onlar da kısa sürede çok sevdikleri bu genç askeri, duygu dolu gözlerle süzüyorlardı. Mustafa önce Nermin Hanım’ın elini öptü. Sıcacık, içten, yürekten bir öpüş. Öğretmen hanım da onun kırmızı yanaklarına kondurdu dudaklarını. Gözlüğü biraz kaydı. Sarı saçı yine önüne düştü. Çantasından Mustafa’nın verdiği papatyaları çıkardı. Bir anne şefkatiyle konuştu:

–Bu çiçekleri kurutup saklayacağım. Sana karşı yüreğimde oluşan sevgi ise hiçbir zaman kurumayacak. Sen hep gül, hep mutlu ol delikanlı.

Mustafa başını öne arkaya salladı. Cevap veremedi. Sonra Gürbüz Beyin ellerini öptü. Yaşlı adam da o büyük elleriyle Mustafa’nın sırtını sıvazladı:

–Sana dua edeceğim oğlum. Gerçi seferberlik yaşımı nerdeyse ikiye katladım; ama çağırırlarsa, bakarsın omuz omuza askerlik yaparız seninle. Allah sevdiklerine kavuştursun.

Tabiata egemen olmasını bilemeyen yaratıklar, varlıklarını koruyamamışlardır. ATATÜRK

Mustafa yine cevap veremedi. Vermek istiyordu da veremiyordu işte! Gülümsedi. Isırdığı dudaklarının arasından belli belirsiz bir “Amin!” çıktı. Yanımızdan ayrıldılar. Kendilerini evlerine götürecek servis aracına doğru gittiler. Delikanlı arkalarından baktı. “Beni ziyarete geleceklermiş, söz verdiler.” dedi.

Ben de oğlumla anlaşmıştım. Karşılamaya gelecekti. Şimdi burada olmalıydı. Cep telefonumu çıkardım. Tam numaralara dokunurken bir el kapattı gözlerimi. Ondan başkası olamazdı. “Bırak muzipliği haylaz!” dedim. Elimi öptü. Sarıldık. Mustafa’yla tanıştırdım. El sıkıştılar. “Bu akşam misafirimiz olacak.” dedim. “Memnun oldum; ama acele edelim baba, arabayı kötü yere park ettim!” dedi. Hızlı adımlarla ilerledik. Emektar arabamın başında bir trafik polisi vardı. Ceza kesmek üzereydi. Yetiştik. “Bir dahaki sefere affetmem, plakanızı aldım.” dedi. Önce içimden kızdım. Sanki ne olacaksa, birkaç dakikadan ne çıkacaksa dedim. Sonradan hak verdim memura. Bizim gibi bir çok insan, birkaç dakikadan ne çıkar ki düşüncesiyle arabasını gelişigüzel sağa sola bıraksa felç olurdu trafik. Görevini yapıyordu yani. Teşekkür edip, yola koyulduk.

Eve telefon ettim. Kızım çıktı. Sesini duymak her zaman ki gibi güzeldi. Burhan’la buluştuğumuzu, yanımızda bir misafir olduğunu ve eve doğru geldiğimizi, haber verdim. Bir şeye ihtiyaç olup olmadığını sordum. Sadece ekmek istediler.

Aslında bir amacım da eve habersiz misafir getirmiş olmamak içindi. Malum ev hali! Hanımlar titizdir, misafire hazırlıksız yakalanmak istemezler. Ortalığa biraz çeki düzen vermek için zamana ihtiyaçları vardır.

Mahallemize girince rahmetli Ali Amcanın mütevazı bakkal dükkânının yerine kurulan süper marketten aldık ekmeği. Delikanlıya “Bir isteğin var mı?” diye sordum, “Sağolun, yok!” dedi.

Eve girişimiz, Mustafa’yı tanıştırmam, güzel bir yemek ve yorgunluk kahvelerini yudumlayışımız, iki saati buldu. Koltukların üzerinde yine kaykılarak oturmuş, ordan burdan konuşuyor, ara sıra da televizyon izliyorduk.

Televizyon, her yaştaki insanın bilgi dağarcığının gelişmesine türlü faydalar sağlıyordu. Dünyaya açılan penceremizdi. Etrafımızda her olup biteni en kısa zamanda ulaştırıyordu bize. Çünkü en kıyı köşedeki kasabaya, köye bile rahatça girebiliyordu.

Ne yazık ki işin bir de başka yönü vardı! Bu sihirli kutunun her gün saatlerce tutsağı olup, seyredeceği kanal ve programa dikkat etmeyenler; okumayı, sohbet etmeyi, ziyareti ve komşuluğu unutuyorlardı.

Gazetede okumuştum. Bir köşe yazarı vaktini boşa geçirenlerin haline acıyor ve onlara şöyle sesleniyordu; “Çoğu insan, günde dört saatten fazlasını televizyon karşısında geçiriyor. Oysa her insanın severek yapabileceği başka bir iş vardır. Yeter ki amaç iyi tespit edilsin. Hangi konunun üzerine uzun zaman ve kendini adayarak gidersen, o konunun uzmanı olursun. İlgilendiğin konuya her gün iki saat ayırdığını düşün. Bu, haftada on dört, yılda yedi yüz yirmi sekiz, on yılda iki bin iki yüz seksen saat eder. Günde dört saat ayırırsan, on yılın sonunda on dört bin beş yüz altmış saat yapar. Bir düşün, bu kadar yatırımla neler neler yapılabilir!”

Kızım Nurhan’ın elinde resimler vardı. Biraz sonra ona oğlum da katıldı. Mustafa’nın otobüste bize göstermeye kıyamadığı fotoğraflardı bunlar. Nasıl olmuşsa, benimkiler onu ikna etmişti. Birbirlerine akran olduklarından anlaşmaları daha kolay olmuştu belki de! Biraz önce kütüphanemdeki kitapların çokluğuna şaşırarak bakan Mustafa, şimdi onlara birer birer resimleri gösteriyor ve bir şeyler anlatıyordu.

Biz de hanımla kanalları dolaşıyorduk. Gerçi bunun adına artık zaplama diyorlardı ama biz hanımla böyle kelimeleri içimize sindiremiyorduk! Bir yarışma programı yakaladık. Tok sesli sunucu, şık giyimli üniversite öğrencisi kızımıza sordu; “Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi’nin ilk cümlesini söyleyiniz?” Kız düşündü, düşündü! Cevap yok! Sunucu hatırlatmalar yapıyor, ipuçları veriyordu. Biz de yerimizde duramıyor, “Haydi söyle kızım, hadi söyle!” diye yalvarıyorduk. Olmadı, cevap veremedi. Ekranın karşısında yıkıldım sanki. Hanımla birbirimize bakakaldık. Eşim gençlere döndü; “Çocuklar, Gençliğe Hitabenin ilk cümlesini hatırlıyor musunuz?” dedi. Soruya pek anlam veremediler; ama resimleri bırakıp üçü de neredeyse aynı anda cevapladı onu; “Ey Türk Gençliği! Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyetini ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir…”

Televizyondaki yarışmacı bu defa da Anıtkabir’le ilgili bir soruda takılmıştı. Konuyla ilgili görüntüler vardı ekranda. Nihayet doğru cevabı buldu. O anda bir istek belirdi içimde. Ankara’ya yaklaştığımızda kendini çok uzaklardan belli eden Anıtkabir’e imrenerek bakmıştı Mustafa. Gündüz güzel; gece de bir başka güzeldi. Evimiz de yakın semtteydi. “Hadi bakalım, kalkın. Size dondurma ısmarlayayım. Mustafa’ya da Anıtkabir’i gösteririz.” dedim. Oğlum, imalı gülüşlerine bir yenisini ekledi ve bana döndü:

–Senin canın dondurma istiyor galiba baba. Anıtkabir bu saatte ziyarete kapalı, bilmiyor musun?

Doğru söylüyordu. Ama söz ağzımdan çıkmıştı bir defa. Babalık otoritem ağır bastı:

–Ben bilmiyor muyum kapalı olduğunu Burhan? İçine girmeyeceğiz ki! Şu güzel havada yürürüz biraz. Dolaşır, hava alırız. Haydi tembel olmayın.

Her ne sebeple olursa olsun, gezmeye meraklı kızım ve eşim hemen kalkıp hazırlandılar. Mustafa zaten istiyordu. Burhan da odasına gidip, gömleğini, pantolonunu değiştirdi. Tam çıkmak üzereyken askerimize döndüm:

–Haydi bir telefon et memleketine. İyi olduğunu duysunlar, merak etmesinler seni.

Bunu söylerken evin telefonunu ona uzatmıştım bile. Hayır demesinin çözüm olmayacağını anlamıştı. Aldı ve çevirdi numaraları. Biz kapının önünde ayakkabılarımızı giyerken, o konuştu. Telgraf gibi kısacık birkaç cümle duyduk:

–Anacım, ben Mustafa… Ankara’dayım… İyiyim… Senin de babamın da ellerinizden öperim… Zeynep’e selam söyleyin… Beni merak etmesin…

NE YAPSAN NAFİLE

Bazen bir gün birkaç ay gibi geliyor. Bazen de aylar bir güne sığıyor…

Çıktık. Yakındı yol. Arabayı park ettik. Hanım ve ben önde, gençler arkada güzel havada yürüdük. Çok da iyi geldi. Geçenlerde koşmaya kalkmış, ayağımı burkmuştum. Doktorum nasihat etmiş, “Metin Bey, siz artık delikanlı değilsiniz. Sağlıklı bir yaşam için spor elbette çok önemli; ama siz yürüyün yeter!” demişti. Güzel bir pastanede oturduk. Cam kenarını ben kaptım. Anıtkabir’in tam karşısıydı. Işıkları nerdeyse masanın üzerine vuruyordu. Küçük, sevimli bir yerdi. Kim ne istediyse getirdi garson. Mustafa, nöbet kulübelerindeki askerleri işaret ederek sordu:

–Metin Ağabey, hiç yorulmuyorlar mı bunlar? Öyle dimdik duruyorlar.

–Daha bunda ne var Mustafa. Bu sıradan bir faaliyettir. Sen şimdi acemiliğini yapacaksın. Kim bilir nerede geçecek usta birliğin. Burhan dağlardaydı aylar boyunca. Botunu ayağından çıkarmadığı günler çok olmuş. Anlatsana oğlum, niye beni konuşturuyorsun?

–Ne konuşayım ki?

Burhan dondurmasını kaşıklamaya devam ederken, askerlik yaptığı yerlere şöyle bir gidip geldi. Uzanıp sırtını sıvazladım:

–Anlat işte oğlum.

–Anlatmakla biter mi baba? On beş ay işte! Hiç bitmez diyorsun başladığında. Sonra bir bakıyorsun ki su gibi geçmiş. Hayatın gerçeklerini acısıyla, tatlısıyla yaşıyorsun. Bazen bir gün, birkaç ay gibi geliyor. Bazen de aylar bir güne sığıyor.

Elindeki kaşığı bıraktı. Mustafa’nın omzuna dokundu;

–Mustafa, bak kardeşim! Güllük gülistanlık bekleme sakın. Yatmaya değil, askerlik yapmaya gidiyorsun. Alıştığın hayattan farklı bir ortam içinde bulacaksın kendini. Emir altına gireceksin. Öyle aklına her eseni yapamayacaksın. Bugün kıymetini bilmediğin pek çok şey, gözünde, burnunda tütecek. Ne kadar özenseler de analarımızın çorbasına benzemiyor içtiğimiz çorba. Bitmeyen eğitimler, koşturmalar, zor geliyor insana. Sen de yorulacaksın elbette. “Barışta ter dökmeyen, savaşta kan döker!” diye boşuna söylememişler. Zorlanacaksın ama sınırlarını geliştirmeyi de öğreneceksin. Sonra hava hep böyle sıcak olmaz. Yağmur yağar, kar bastırır, soğuktan tüfeğine yapışır ellerin. Ayakların donar, yürüyemezsin. Hele bazı geceler hiç bitmek bilmez. Uzar da uzar.

Mustafa’nın tavrı ve cevabı, bütün bunlara zaten hazırlıklıymış gibiydi:

–Sivilde de hayat çok farklı değil ki Burhan Ağabey. Ekmek aslanın ağzında! Öyle yan gelip yatarsan aç kalır, hiç doyuramazsın karnını. Odun kömür alamaz, donarsın soğuklarda. Akşam olunca çoluk çocuk ellerini dolu görmek ister.

Burhan, duymuyormuş gibi devam etti:

-Ordunun temel görevi, yurt savunması ama barış ortamında da milletinin emrinde ve yanındadır. Sosyal, kültürel, eğitsel, ekonomik her nasılsa işte vatandaşının arasında, çözümlerin tam ortasındadır.

Görev her yerden gelir; deprem olur asker koşar. Sel gelir asker koşar. Orman yanar asker koşar. Kolay değil vatanı, milleti korumak. Sana askerde unutamadığım bir anımı anlatayım .

17 Ağustos günü sabahı ülkeyi yasa boğan bir haberle uyandık. TSK vakit geçirmeden birlikler arasında görev bölümü yapmış. Komutanımız bizi öğlen toplayarak yeni görev yerimizin Gölcük ilçesi olduğunu, görevimizin enkazdan canlı insanları kurtarmak, deprem anında kendini dışarı atan insanlara, öncelikle iskan edecekleri yerleri düzenlemek ve iaşeyi sağlamak, en önemlisi de buradaki insanların moral motivasyonlarını düzeltmek olduğunu belirtti. Hazırlıklarımızı tamamlayarak Gölcük’e doğru yola koyulduk.

Gölcük’e girdiğimizde her yerin yıkılmış olduğunu gördük. Şehirde sağa sola panik halinde koşan insanlar, inleme sesleri, ağlamalar yükseliyordu. Bütün bu görüntüler moralimizi olumsuz etkilemişti. Askerdik ama duygularımıza zor hakim oluyorduk. Hepimizin tek bir isteği vardı o da enkaz altındaki canlı insanları çıkarmaktı. Her takıma ayrı bölgeler verildi. Bizim takım da diğer takımlar gibi büyük özveri ve disiplin içerisinde yılmadan çalışıyorduk. ilk gün canlı kalan insanlara ulaşmaya çalıştık. Önce canlı sonra cansız bedenlere ulaştık 4 ncü gün sonunda canlı insana ulaşma ümidimiz azalmıştı.

4 ncü gün çalışmaya erken başladık saat 10 gibi mola verdik. Susamıştık, yorulmuştuk. Artık canlı ümidimiz kalmamıştı. Takımdaki herkes durumu sessiz değerlendirirken birden Akın Çavuş ayağa fırlayarak “susun” diye bağırdı. Hepimiz Akın Çavuş’un yanına koştuk. Dikkatlice kulak verdik enkazın altından cılız bir ses geliyordu. Ardından komutanımız Yüzbaşı Hakan geldi. Aşağıdan gelen sesi o da duydu. Durumu değerlendirdi. Orda bulunan takım içinde en zayıf, en çevik olan bana enkaza girmemi ama dikkatli olmamı emretti.

Enkazın yüzeyinden bulduğum bir boşluktan aşağıya doğru inmeye başladım. Adeta tünelde ilerliyordum. Etrafta keskin kokular vardı ve nefes almakta zorlanıyordum. İçeri doğru;

-“Kimse var mı?” diye seslendim.

-“Buradayım” diye ağlamaklı bir ses duydum.

Duyduğum bu ses bana çok büyük cesaret vermişti. Sanki ses beni içeriye doğru çekiyordu. Elimde el feneri ile sürünerek sese doğru ilerliyordum ama bir türlü göremiyordum. Bir kere daha seslendim. Ve hemen araksından “buradayım amca”diyen küçük kızın sesini duydum. El fenerini sesin geldiği yöne çevirdim. Ve küçük kızı görmüştüm. Sürünerek yanına yaklaştım ve sonunda elini tutmayı başardım. Elleri titriyordu ve çok korkmuştu. 4 gündür ağzına bir şey koymamıştı. Bacağının üstünde çek yat bulunduğu için öylece oturmuş kurtulmayı bekliyordu. Çek yatı ayağının üzerinden kaldırıp onu kucağıma aldıktan sonra dikkatlice çıkışa yöneldim. Çıkışa yakın bütün takımın ve yüzbaşımın meraklı bakışlarını gördüm. Arkadaşlarımın yardımı ile enkazdan küçük kız ile birlikte çıkmayı başardık. Yüzbaşım küçük kızı kucaklayarak, ben içerde iken gelen ambulansa teslim etti. Dışarıda bekleyen halk, askerlere sarılıyor, “Helal olsun sizlere” diye haykırıyorlardı. Küçük kızın teyzesi bana sarıldı ve ağlamaya başladı. O zaman bende tutamadım ve ağladım.

Halkın bize yakınlığı ve güveni başta Yüzbaşımız olmak üzere hepimizi duygulandırdı. Türk Askeri olmaktan bir kere daha gurur duydum.

Mustafa’nın gözleri dolmuş ve dalmıştı. Burhan konuyu değiştirmek maksadıyla devam etti.

Bak Mustafa daha neler yapar Türk Ordusu dikkatli dinle!

İlçeleri, kasabaları, köyleri dolaşıyorlar. Okumak isteyen fakat imkanları sınırlı olan gençlerimize ulaşıyorlar. Onlara, karınca kararınca destek oluyorlar. Şimdilik sayı sınırlı elbette ama amaç çorbada tuz bulunsun. Okul formalarını, kırtasiye ihtiyaçlarını alıyor, onlara gönüllü rehber oluyorlar. Kendi bölgelerini ya da başka bölgeleri tanımaları için kültür gezileri düzenleyip ufuklarını açıyorlar. İhtiyaç sahibi vatandaşlarımıza sağlık hizmeti götürüyor, gıda ve yakacak yardımı yapıyorlar.

Engelliler için bir tekerlekli sandalyenin, bir işitme cihazının, bir koltuk değneğinin dünyaya bedel olduğunu biliyorlar. Asıl engelin yürekte olduğunun bilinciyle, temsili de olsa, onlara kısa süreli askerlik yaptırarak gönüllerini alıyorlar.

Köy sohbet toplantılarında, dünyanın gidişatı hakkında bilgi vermeyi unutmazlar. Toprağın işlenişine kadar, gübrelenmesine, hayvanların bakımına, sağlık kontrollerine kadar hemen her konuda yardımcı olurlar. Köylerin, içme suyu, yol, spor tesisi ihtiyaçlarını çözmeye çalışırlar. Okullara bakım yapar, okuma yazma kursları açar, kitap, harita, tahta, tebeşir, bilgisayar getirirler. Resmi nikahtan mahrum çiftlere bu fırsatı tanırlar. Sünnet düğünleriyle çocukları mutlu eder, bebeklere aşı, hastalara ilaç olurlar.

Mesleği öğretmenlik olan asker arkadaşlarımız, Mehmetçik dershanelerinde kısıtlı imkanları olan genç kızlara, delikanlılara, liselere, üniversitelere hazırlık kursları verirler.

Mustafa yine atıldı:

–Bizim komşunun oğlu Hüseyin’in, askerden döndükten sonra ziyaretine gittim. Teröristlerle çarpışırken vurulmuş, hafif aksıyordu; ama hiç aldırmadığını gördüm. Tedavi edip moral verdikleri bir merkez varmış. Orada çok iyi bakmışlar ona. Bütün personel arkadaş gibiymiş. Fotoğraflarını da gösterdi. Bu merkezde dans ederken çekilen ve gazetede çıkan bir resmini de çok beğeniyordu. Onu büyütüp, madalyasıyla beraber duvarına asmıştı. Bir yanında sarı saçlarıyla güzel bir hemşire kız, diğer yanında bir koltuk değneği. Üzerine de şöyle yazmıştı; “Ayağım değil, canım feda vatanıma!”

–Helal olsun bu arkadaşıma. Ordumuz da bu uğurda elini, kolunu, bacağını dağlarda, bayırlarda bırakan gazilerimizi ya da canlarını hiçe sayan şehitlerimizin yakınlarını sahipsiz bırakmıyor. Çünkü biliyor ki asker vurulunca değil, unutulunca ölür. İşte bu yüzden, ülkesi ve milleti uğruna canlarını feda eden şehitlerimizin, şehitliğe götürülüşlerinden, mezar taşlarına kadar yapılacak her ne varsa o eli öpülesi şehidin şanına yakışır şekil ve ciddiyette yapılıyor, yaptırılıyor.

Geride kalanlar da unutulmuyor tabi. Mutlaka oğullarının yeri tutulmuyor ama acılı fakat mağrur anne babanın maddi manevi tüm ihtiyaçları karşılanmaya çalışılıyor. Onlara, vatana feda olsun dedikleri oğulları yerine oğul, eşlerine ağabey, çocuklarına da kol kanat olunuyor.
Gazilerimizin de şifa bulup en kısa zamanda sağlıklı yaşama dönebilmeleri için ne gerekiyorsa yapılıyor. Bakım ve tedavileri olabilecek en üst seviyede yerine getiriliyor. Bu devlet, askerine vefa borcunu ödeyemeyeceğini biliyor ama çaresiz bırakmamayı, ele güne muhtaç etmemeyi de biliyor.

Burhan’ın şefkat dolu yüreğinden geçenler, dudaklarında şekillenmeye devam etti. Annesi şimdi kesin aklından, “iyi ki doğurmuşum oğlumu” diye geçiriyordur diye gülümsedim. Devam etti anlatmaya;

–Çıkar üç beş yalancı; basit ve uydurma senaryolarla moralini bozmaya kalkar. Zamanında atışmıştır askerde birisiyle, bunu bütün camiaya mal eder. Küfür, dayak gibi insana yakışmayan ve asla onaylanamayacak tuzaklara düşen bir iki yanlış insanı örnek gösterip büyüttükçe büyütür. İşte böyle durumlarda aklımızı, tek vücut olmaya adanmış inancımız korur. Bu inanç döner dolaşır; ama hep içimizdedir. Hiç terk etmez bizi. Çünkü sağlamdır temeli, dayanıklıdır. Her yiğidin harcı değildir onu sarsmak.

Dalıp gitmişti oğlum. Belki de şimdi, askerde kendisine verilen takdir belgelerini düşünüyor, nedenlerini hatırlıyordu. Çerçeveletip odasına asmış, gözü gibi bakıyordu onlara. “Hepsinin de ayrı bir hatırası var!” derdi. İşte şimdi fırsatını bulmuş anlatıyordu bu hatıraları:

–Silah arkadaşlığı bambaşkadır. İçtiğiniz su bile ayrı gitmeyecek. Kendi öz kardeşinden ayırt edemezsin onları. Bir elin parmakları gibi işte. Aklından geçeni okursun. Ne istiyor, ne derdi var, hiç konuşmadan anlarsın.
Komutanlar askerlerini vatan savunması için yetiştirip hazırlarken, saçlarının bir teline bile zarar gelmesini engellemeyi görev bilirler. Aldıkları yıllar süren eğitimin asıl amacı da budur.

Bak bunla ilgili gerçek bir olayı arkadaşım Murat’ın ağzından anlatayım sana :

–İç güvenlik görevini icra ederken helikopterler birliği uygun bir yere bırakmışlar. İnilecek yer alçak ve düzmüş. Etrafta da oldukça terörist varmış. Bu yüzden birlik teröristlerin etkili atışı ile karşılaşmış. Kurşunlar Bölük Komutanı Yüzbaşı Uğur’un etrafına düşmeye başlamış. Tam bu sırada Uğur Yüzbaşı’nın yanındaymış Murat ve kendine bir mevzi bulmadan komutanının önüne çöküp ateş etmeye başlamış. Uğur Yüzbaşı bu durumdan huzursuz olmuş. Çok sevdiği Er Murat açık hedef olarak kendi önünde durmaktaymış, Uğur Yüzbaşı tereddüt etmeden yere yatmasını emretmiş, fakat Murat aldırmadan ateş gelen yere canı pahasına ateş etmeye devam etmiş.

Mustafa heyecanlanarak sordu :

–Sonra ne olmuş? Yoksa Murat şehit mi oldu?
Burhan sakin bir sesle “dur bak dinle” dedi.

–Uğur Yüzbaşı sert bir ses tonu ile emrini tekrarlamış: “Sen benim emrimi duymuyor musun, Murat ? Tam siper” diye emir vermiş.

–“Komutanım ben yatarsam siz vurulabilirsiniz” der ve ateş etmeye devam eder.

–Bölük Komutanı dayanamayarak Murat’ın ve kendisinin durumunu düzeltmek amacıyla ateş ederek açılır. Bütün birlik, erini korumaya çalışan bir komutan, komutanını korumaya çalışan kahraman erin, kurşunlar altında yapılan savaş dansını görür. Bu manzaradan sonra birliğin personeli aslanlar gibi mücadele ederek teröristleri etkisiz hale getirirler. Türk ordusunun şanlı tarihinde bu olayın benzerlerinin niceleri mevcuttur.

Mustafa nefesini tutmuş dinliyordu. Bir yandan da sanki hayal kuruyordu. Ben anlatmaya yine devam ettim.

Kolay değil insanı yönetmek. “Gerçek okul kıtadır!” Burada işler kitaplardaki gibi gitmez. İnsan hayatın gerçekleriyle karşılaşır. Tecrübeler birbirine eklenmese iki adım atılamaz yollarda.

Bu cümlesinde ister istemez yola doğru kaydı gözleri. Sonra tekrar döndü masamıza:

–Bizler gün sayıyor, bitiriyoruz; ama onların işi bu. Bir ömür harcıyorlar bu uğurda. Canlarını, bizimle birlikte namlunun tam ucuna koyuyorlar.

Sohbet içtenlikle devam ediyor, Burhan coştukça coşuyordu:

Dinlenmemek üzere yürümeye karar verenler, asla yorulmazlar. ATATÜRK

–Asker ocağında, askere gelinceye kadar yanlış ortamlarda bulunmuş bir iki arkadaş vardı aramızda. Aynı şekilde devam ediyorlar. Kafalarına birçok uydurma safsata doldurulmuş, kandırılmış, kin ve öfkeyle büyütülmüş, sevgi nedir unutmuşlar! Bunlara askerlik ne yapsın? Değil on beş ay, on beş yıl silah altına alsan bile değiştiremezsin bu şartlanmışları. Adam inandırmış kendisini bir defa yalanlara. Ne yapsan nafile! Bir çuval pirinç içinden bir avuç taş da çıkıyor işte!

Elini yumruk yapıp, yavaşça vurdu masaya:

–Askerliğini kâğıt üzerinde yapıyor. Yüreğini, bileğini koymuyor yani. Sokmuyor elini taşın altına. Askerlik bitince de bire bin katıyor. Altına imza atamadığı, adını bile yazamadığı zehirler akıtıyor dilinden. Onun bunun karalamalarına sermaye oluyor. Arkadaşlarını satıyor yani! Yine de farkında değil. Böyle mangalda kül bırakmayanlara, kanlarını bayrak yapan nice gazinin, nice şehidin hatırası adına “Yazıklar olsun sana be adam!” diyeceksin. “Sen ne utanmaz adamsın!” diyeceksin. Gerçi bunlar adam bile değil ya!

Mustafa kaşlarını indirip başını öne arkaya salladı. Yüzü asılmıştı. Yumruğunu sıkıp biraz yüksekçe bir sesle haykırdı:

– Ne adamı, değil tabii ki! Eğer bu, gelip geçici bir anlık öfke ise anlarım belki! Yok, iyiden iyiye düşmanlık ise, işte bunu asla affedemem.

Oğlum bu cümlelerden güç almışçasına devam etti anlattıklarına:

–Bahaneleri hep hazır! Ağızlarda sakız olan bir cümleyi kullanıyorlar; “Ruh sağlığım bozuk!” Bozmayacaksın kardeşim! Kolay kolay salmayacaksın kendini. Hüner bileğine, yüreğine sahip çıkabilmekte! Rahat ortamda herkes korur aklını. “Su uyur, düşman uyumaz!” demişler. Askersin sen, iki silah sesine yenik düşmeyeceksin. Bir müziğin notaları onlar. Ufak tefek lafa söze de aldırmayacaksın. Sivil hayatta yan gelip yatıyor muyuz sanki?

Mustafa başıyla onayladı onu. Burhan da aynı tavırla devam etti:

–Sabırlı ve geniş yürekli olacaksın biraz. Ekmeğini yediğin sofraya ihanet etmeyeceksin. Bu mu erkeklik? Yalanlar söylüyor. Malda mülkte gözü olmayan, paraya pula tenezzül etmeyen günahsızları suçluyor. Neden? Çünkü temeli bozuk! Çünkü niyeti bozuk! Çünkü kendi varlığından başka hiçbir değere inanmıyor. Renk, din, ırk ayrımı gözetmeden, milletimizin kötü kaderini değiştiren Mustafa Kemal’e de inanmıyor.

Burhan konuştukça coşuyordu. Haklıydı da! Atatürk konusunda suçun bir kısmı da bizdeydi. Resimlerini duvarlara, rozetlerini yakalara asmak, On Kasım’larda “Atam sen ölmedin!” deyip, araba kornalarına basmak yetmiyordu. Onu iyice anlamadan, tanımadan bir iki günlük yas tutmak ya da ateşli bir savunucusu görüntüsünde nutuklar atmak da çözüm değildi. Yaptıkları milletimiz için neyi ifade ediyor, ne var bunların özünde? İşte bu soruların cevaplarını bulmak, öğrenmek ve öğretmek gerekiyordu. Onun sınır tanımayan hoşgörüsünden başlayabilirdik belki. Düşman askerlerinin mezar taşlarına bile şöyle yazdırmıştı:

“Bu memleketin toprakları üzerinde kanlarını döken kahramanlar; burada dost bir vatanın toprağındasınız. Huzur ve sükûn içinde uyuyunuz. Sizler Mehmetçik’lerle yan yana, koyun koyunasınız. Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar; göz yaşlarınızı dindiriniz. Evlatlarınız bizim bağrımızdadır. Bu toprakta canlarını verdikten sonra artık bizim evlatlarımız olmuşlardır.”

Elbette sadece hoşgörüsü değildi hatırlayacaklarımız. Kurtuluş parolamızı da o vermiş, “Ya istiklâl, ya ölüm!” demişti. Varolma mücadelemizde bize rehber olan bu söz, sonradan kaynağını hayatın gerçeklerinden alan yeniliklere de açacaktı kapılarımızı. Bu yenilikler hemen her alanda kendini gösterdi; “Cumhuriyet ilan edildi, saltanat kaldırıldı, çağdaş eğitim benimsendi, kadınlarımız eşitlik kazandı, anayasamız düzenlendi, ufkumuz açıldı.”

Bir imparatorluğun kalıntılarından bağımsız bir devlet böyle doğdu, böyle filizlendi. Bu filiz, akıl ve bilim güneşiyle yaprak verdi. Milletin alın terleriyle sulandı, büyüdü. Mehmetçiğin sabrıyla çiçek açtı. Bu sabır, Türkiye Cumhuriyeti’ni yarattı. Bu sabrın örnekleriyle doluydu tarihimiz. Gözlerimin önünden yüzlercesi geldi geçti. Oğlum Burhan’ın lise yıllarında oynadığı bir piyesi hatırladım. Yaşanmış bir olaydı. Ne güzel canlandırmıştı yaralı askeri;

“Sakarya Meydan Savaşı’nın bittiği gün komutan İsmail Hakkı Bey, bir keşif kolu çıkarır, şehitlerin gömülmesini, yaralıların toplanmasını ister. Sonradan kendisi de savaş alanında dolaşmaya başlar. Bir su birikintisinin yanında bitkin, yaralı bir Mehmetçiği boylu boyunca yatarken görür. Hemen sorar:

–Ne zaman yaralandın oğlum?

–Üç gün oldu komutanım.

–Ne yaptın bunca zaman? Ne yedin, ne içtin?
–Açlık dayanılmaz olunca bir avuç su içiyorum.

–Ne istersin, ne yapayım senin için?

–Bir şey istemem komutanım. Yalnız kıtama haber verin, firari olmayayım. Beni kaçtı sanmasınlar, anam babam utanmasın!”

Bu yaralı askerin komutanı olsaydım, ona şöyle cevap verirdim;

“Dünya tarihi, vatanı uğrunda senin kadar kanını döken bir millet evladı daha gösteremez. Senin kadar kimse kendi vatanına sahip olmaya hak kazanmamıştır. Bu vatan ya senindir, ya da hiç kimsenin!”

HAYIRLI TESKERELER

Burhan’ı alnından öpmek istedim; ama yapmadım…

Nurhan, bir dondurma daha istedi. Bu defa da “Külâhta olsun.” dedi. Oysa bademcikleri vardı ve yazın ortasında bile şişer, yorgan döşek yatardı. Sesimi çıkarmadım. Ben de bir soda istedim. Mustafa hâlâ oğlumun anlattıklarını dinliyordu. Yemeyi unuttuğu dondurması erimiş, kaşığı ise elinde kalmıştı. İyi bir dinleyiciydi.

Köylerde ziraatı anlatırken konuşulanları umursamayanlar çıkar, başka şeyle ilgilenirlerdi. Dikkatim dağılır, kendimi anlattıklarıma veremezdim. Mümkün olduğunca o yörenin aksanına uygun bir dil kullanmaya çalışırdım. Anlattıklarımın onların ihtiyaçlarına cevap vermesine dikkat ederdim. “İnsanın gözü karanlıkta da, aşırı ışıkta da iyi görmezmiş!” Bu yüzden ölçülü konuşurdum. “Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar!” gibi konuşmamaya özendiren, “Söz gümüşse sükût altındır!” gibi sessizliği öneren yanlış ata sözlerimizin arkasına sığınanlar olurdu. Konuşmayarak neyi halledebilirdik ki? “Kişi kendini bilmek gibi irfan olmaz!” demişler. Şair Yunus da yüzyıllar önce söylemişti işin doğrusunu;

“Sözünü bilen kişinin
Yüzünü ağ ede bir söz
Sözünü pişirip diyenin
İşini sağ ede bir söz
Söz ola kese savaşı
Söz ola kestire başı…”

Burhan da, askerlik süresi boyunca dersler çıkaran her Türk genci gibi, şimdi Mustafa’ya ağabeylik yapıyor, nasihatler veriyor, işin doğrusunu söylüyordu:

–“Limanda bekleyen tekne güvendedir ama hareket etmezse çürümeye de mahkumdur.” Öyle her şey kâğıt üzerinde halledilmiyor ki! Kim ister, insanlar yaralansınlar, ölsünler! Keşke çözüm bulunsa da savaşlara gerek kalmasa. Ama gerçek öyle değil. Her ülke silahlanıyor. Çünkü sadece mücadeleyi göze alanlar ayakta kalabiliyor. Barış için her türlü gayret gösterilecek. Eğer çözüm bulunamazsa, işte o zaman savaşılacak.

Biz bu toprağın çocuklarıyız. Memleketin neresindeyiz, nereliyiz, hangi şehirdeniz ne fark eder? Analarımız bizi zor günler için doğurmadı mı? Bazılarına inat, gerçekten kanımız, canımız helâl olsun vatana. Hele hele; “Aman canım! Vatan, Millet, Sakarya! Bu sadece bir edebiyat ve angarya!” diyenlere inat!

O Kürt, bu Laz, şu Çerkez olur mu? Sen Alevisin, ben Sünni’yim denir mi? Hepimiz tek isimde birleşmedik mi? Tarih bize bu millet parçalanmadan yok edilemez dersi vermedi mi? Mustafa Kemal de bu topraklar üzerinde ortak yaşama arzusu duyan herkese “Ne Mutlu Türküm Diyene!” haykırışıyla uzatmadı mı ellerini? Biz hep aynı cevherin damarları değil miyiz? “Yalnız taş duvar mı olurmuş! Yalnız ağaçtan orman mı olurmuş!”

Burhan’ı alnından öpmek istedim; ama yapmadım. Annesi elini oğlunun elinin üzerine koydu. Sonra, ince uzun parmaklarıyla onun yüzünü okşadı. Ne güzel, ne narin elleri vardı eşimin. Zaten oldum olasıya kendisi de çok narin, çok hassas, çok duygulu bir kadındı. “Benim aslan oğlum, canım oğlum!” dedi. Mustafa ve Nurhan biraz kıskanarak baktılar. Diğer oğullar geldi aklıma. Diğer aslanlar geldi. Çanakkale’de şehit düşen Atğm. Ahmet Tevfik için, ağabeyinin yürekleri sızlatan mısraları geldi;

“O kadar yandı mı bağrın ey çocuk?
Ecelin sunduğu şerbeti içtin!
Sırayı, saygıyı unuttun çabuk
Sebep ne ağandan ileri geçtin…”

Eşim koluma girdi. “Yoldan geldiniz, yorgunsunuz, haydi kalkalım.” dedi. Burhan, hesabı ödemek için kalktı ayağa. Birden, o sevimli yüzüyle otobüsteki Karadenizliyi hatırladım. Gülerek, garsona alma işareti yaptım. “Ben varken sen nasıl hesap ödersin!” diye seslendim. Aslında o, maaşa geçtikten sonra annesine benden gizli paralar veriyor, “Çarşıya gidersin, harçlık yaparsın!” diyordu. Kız kardeşine giysiler alıyor, okul ihtiyaçlarına yardım ediyordu. Hoşuma da gidiyordu doğrusu. Haberim yokmuş gibi davranıyordum. “Babası oğluna bir bağ bağışlamış, oğlu babasına bir salkım üzüm vermemiş!” diyenleri yalancı çıkarıyordu.

Hesabı ödedim. Servisi yapanlara da bahşiş bırakmayı unutmadım. Kalktık. Askerler nöbet değiştiriyordu. Ne güzel yüzleri vardı. Sanki her biri damat gibiydi. Bu üniforma delikanlıların yüzlerine ayrı bir güzellik, bir ışık katıyordu. Bizim asker de, özenerek baktı onlara. Eve geldik. Vakit ilerlemişti. Yattık. Sabah kahvaltıda Mustafa’ya “İyi uyuyup uyumadığını” sordum. “Rüya bile gördüm!” dedi. “Hayırdır!” dedim, anlattı:

–Daha önce bir tecrübem hiç olmadı; ama rüyamda at yarışı oynadım. Garip tesadüfler oldu. Güya bizim hanımla on bir yıl önce evlenmişiz. Ayın da on biri. Saat tam on bir. Yarışta da tam on bir at var. Bunun bir mesaj olduğunu düşünerek bütün paramı on birinci ata yatırdım.

Merakla Mustafa’yı dinliyordum, hemen sordum:

–Yapma yahu, iyi kazandın mı bari?

Kafasını iki yana salladı:

–At, on birinci oldu Metin Ağabey!

O gülmeye başlayınca ben de, hanım da dayanamadık. “Sonra ne yaptın?” dedim. “Aldırmadım! Çoluk çocuğunun hakkından çalıp da şans oyunları oynamak kime yaramış ki, bana yarasın! Zaten büyük ikrâmiye bende, Zeynep’im var ya!” dedi. “Akşam çocuklara anlatırım bunu.” dedim. Oralı bile olmadı. Kızım okula, oğlum da işine gitmişti. Ben ise emekliliğimin tadını çıkarıyordum. Eşim, Mustafa için hazırladığı börekleri paketledi. “Anneninkilere benzemez; ama afiyetle ye!” dedi. Delikanlı altta kalır mı? Hemen yapıştırdı cevabı: “Zeynep de çok güzel börek yapar. Hele baklavayı çok iyi açar. Anlatmış mıydım Metin Ağabey?” dedi. Gülümsedim, başımı salladım. “Evet, anlatmıştın.” dedim. Sonra böyle söylediğime pişman oldum! Zeynep’ten bahsederken mutlu oluyordu. Bıraksaydım bir kez daha anlatsaydı.

Eşimin elini öptü. “Rahatsızlık verdim size. Sağolun!” dedi. Çıktık. Arabama bindik. Gideceğimiz yer belliydi. Etrafı süzmeye başladı. Bir süre konuşmadık. Yollar tenhaydı. “Bugün ilk günün tertip. Gözlerini kapat, açtığında askerliğin bitmiş olacak!” dedim. Kapattı açtı. Birkaç defa da tekrar etti. “Olmuyor!” dedi. Sonra gülerek ekledi: “Şaka bir tarafa Metin Ağabey, çabuk geçsin de boşuna geçmesin!” Sustuk. Elini cebine atıp cüzdanını çıkardı. Fotoğraflara şöyle bir dokundu; okşadı, açmadı. Göz ucuyla bana baktı, herhalde utandı. Sonra tekrar koydu yerine.

Nihayet birliğin kapısına geldik. Kalabalıktı. Nizamiyede görevli askerler, yeni gelen arkadaşlarına yardım ediyor, seyyar satıcıların da sesleri yükseliyordu. Aileler, eşler, arkadaşlar, sevgililer oradaydı. Uzun, kısa, zayıf, şişman delikanlıları öpüyor, sarılıyorlardı. Arabayı park ettik. Çantayı ben aldım. İstedi, vermedim. Bir ucundan da o tuttu. Yürüdük. Kalabalıkta ağlaşanların, gülüşenlerin arasından geçtik. Bir iki adım sonra dört yüz elli gün başlayacaktı. Gerçi yolculuk boyunca biz Mustafa’ya zaten yaptırmıştık askerliği. Hem de ne sıkı askerlik! Gürbüz Bey’i, Nermin Hanım’ı hatırladım. Durduk. O elimi, ben de onu öptüm. Bir şeyler söyleyeyim dedim, beceremedim. Zaten onun da konuşmaya mecali yoktu.

Başını kaldırıp kuşlara baktı. Alnı yine terlemişti. Bana doğru bir adım attı. Gözlerini gözlerime dikti ve kollarını açtı. Uzun uzun sarıldık. Sıcak nefesini hissettim:

–Metin Ağabey, helâl et hakkını!

–Helâl olsun, oğlum!

Eğildi, çantasını alıp omzuna astı. Yavaşça döndü. Büyük demir kapıdan içeri girdi. Arkasına bakmadan yürümeye başladı. Güneş vurunca gölgesi yandaki duvara düştü. Bu gölgeyi, Kocatepe Sırtları’ndaki Mustafa Kemal’e benzettim. İşte şimdi yeni bir Mustafa da kışlasına yürüyordu. Dudaklarımdan hecelenerek dökülen sözcüklerle uğurladım onu:

–Alnın ak, yolun hep açık olsun oğlum. Unutma sakın! Zeynep sana baklava açacağı günleri bekliyor.

Hayırlı teskereler…

HOSGELDINIZ (WELCOME)

Lutfedip,bana ulastiniz,tesekkur eder,sevgi,saygi ve selamlarimi sunarim.
Bu alan,bana ulasmada istasyon” amacli olusturulmus,diger alanlarda oldugu gibi Buket Turkay postaci,ilker Alptekin yonetici olarak gorevlendirilmiztir.
Lutfen sosyal aglarda kisisel bilgilerinizi,birtakim serefsizlerce kullanilmamasi icin vermeyiniz,ozen ve dikkatli olunuz.
Ozen ve dikkatli olmaniz icin,arzu edilmiyerek sunulan linklerimiz icin,iletisim bloggerinin sag dikey cubugunda asagiya dogru baglantilari verilmis tum alanlarimizi,duvarlarimizi gruplara sevk edilen iletileri bastan,sona ozen ve dikkatle okuyup,okutunuz,PKK durtmesi,ornek derseniz Ozkan Bostanci serefsizi,benzeri,cetesi ve Turkcell izmir teknik servis calisani,Belgin isimli,iffetsiz tacizci vb.gibi internetteki KADROLU serefsizlere,surtuklere karsi,ozen ve dikkatli olmalari icin dostlariniza oneriniz.Allah’a emanet olunuz.
Turk olmak;Guzel ahlak,Allah korkusu,kuldan utanma duygusu,insanca davranislar hanimefendi ve beyefendi olma hali namus,seref,herseyden ote yuksekmi,yuksek karekter gerektirir.Bu nedenle Ataturk NE MUTLU TURKUM DIYENE demistir.


http://www.facebook.com/muammer.sezer6
http://twitter.com/muammersezer
http://muammersezeriletisim.blogspot.com/
http://tr.linkedin.com/in/muammersezer/
http://www.youtube.com/user/muammersezer/
http://muammersezer.wordpress.com/
http://groups.google.com.tr/group/muammer-sezer-duyuru
https://wowturk.wordpress.com/
http://muammersezer1.wordpress.com/

http://yusuf-bostanci-tacizciibnesipic.blogspot.com/
http://ozkanbostanciibnesipkknintakendisi.blogspot.com/
http://ozkanbostanciserefsizinitanimak.blogspot.com/
http://uk.groups.yahoo.com/group/muammer-sezer-ilker-alptekin/

TURKCELL IZMIR TEKNIK SERVIS CALISAN BELGIN ISIMLI IFFETSIZE,TURKCELL’E GONDERMELER
http://twitter.com/kemeraltiiscisi/
NETLOG Alanini,henuz olusturup sizin icin guncelledik.
MP3 Marslar,begeneceginizi umdugumuz dinletiler,karma gorsellerle videolar,E-Kartlar yuklenmistir,Muammer SEZER Demokrat partinin hazin halini,bu alanda ozetlemistir
Arz eder,saygilar sunarim
Buket Turkay
Secretaryship

Lütfen http://vk.com/muammer.sezer linkine tıklıyarak gideceginiz istasyonda,sunucuda hesabınız varsa giriş yaptıktan sonra tacizlerle ilgili “dökümanlar” menüsüne yüklü özet bilgi sunumlarina,(bu alana videolar zil sesi yapmanız için indirebileceginiz marşlar ve birkaç dinleti yüklüdür) arzu edilmiyerek sunulan diger linklerimize Facebook notlar menüsüne,Facebook görsellerde “Facebook kullanıcılarının dikkatine” başlıklı klasöre bloger alanlarina,bu alanlarda arzu edilmiyerek sunulan linklere wordpress alanlarına bakınız.
Rahmetli Cumhurbaşkanım Rauf Denktaş’ın (Nur içinde yatsın,mekanı cennet oksun) Muammer bey’e gönderdigi kendi kaleminden KKTC Gerçegini içerir hiçbiryerde bulamıyacagınız tarihi nitelikli belgeler vk,SkyDrive ve Google Drive alanlarına indirip arşivinize almanız için yüklenmiştir.Bugüne kadar,bize alçakça bozdurulan arzu etmedigimiz uslubumuza katlandıgınız,tahammül gösterdiginiz için teşekkür eder..
Uslubumuzun bagişlanmasini diler saygilar sunarim.
Buket Turkay
Secretaryship from Kadiköy-istanbul

Telefonla döndügüm Muammer Sezer beyefendi üzüntülerini ifade eder,”dünyada en kötü şey’in namus ve şeref fukaraları ile Türkcell izmir müşteri hizmetlerinde teknik servis çalışanı sigortasız zevk işçisi kerhane çalışanı belgin isimli yırtık dondan çıkmış Allah korkusu,kuldan utanma duygusu bilmeyen fahişenin,fahişeliklerine muhattap olmak ve hayasızca taciz edilmek der (Bu fahişe şuanda bunları yazarken okuyor) Başta pek kıymetli Sayın.Bakanım beyefendiye Sayın.Aziz Yıldırım başkanım beyefendiye pek kıymetli hanımefendi ve beyefendi arkadaşlarımıza anonim izleyicilerimize bize sabır diyen güvenlik güçlerimize başarı dileklerimi,en içten sevgi,saygı ve selamlarımı sunar,iyi haftalar dilerim lütfedip kabul buyursunlar” der,iletmemi arzu eder.
Buket Turkay secretaryship from Kadıköy-istanbul
Sanıyorum burya kadar..Muammer bey’e,sanki sormuşuz gibi belgin adresinden “izmir’deyim” şeklinde gel beni bul herbiryerimi becer der gibi eposta gönderen (eposta bizde Turkcell eskiden bu uzantı ile eposta hizmetide veriyordu bu namussuz,onbinlerce çöp ile’ki disklerde kayıtlı taciz edince çıktık onlarca eposta adresini hesaptan kapattık.Muammer bey’in ünimesaj kutusunun (eposta,ses ve faks mesajlar için) şifrelerini içerden alıp,kutuya girerek mesaj bile bıraktırdı,sorunu Turkcell’e bildirip bu servis aboneligini sonlandırdık,bir süre sonra Turkcell bu servisi kapattı sunucu olarak şikayetimizi dikkate alıp,bu ünimesaj kutusuna nasıl girilmiş sorumuza cevap verilmedi,Bu operatörde hiçbirşeyiniz güvende degil,rehbere kaydı,hiçbiryrde bankalar dahil tanımlı olmayan numaralar it’e köpege satılıyor.Tüm bunları bu fahişe ve çetesi yapıyor,telefonlar taciz ettiriliyor.Polis bu çeteye birgün süpürge operasyonu düzenlemeli,karyolasına alıp becermelidir)
Bu köpegin Allah belasını içindeki Allah korkusunu,kuldan utanma duygusunu silerek vermiş.izmirli Kemeraltı out,Türkcell in bu serviste birtek ruh hastası Belgin var o’da bu iffetsiz fahişe,gerisi size kalmış.Ok :D
Bu fahişenin Muammer bey’e attıgı bir epostanın konu kısmına dikkat ediniz hemidende ingilizce “Beni iyi becerdiler,sularım sellerim kesildi,bacaklarımın üstünde zor duruyorum” şeklinde,bizde mesajıda var,izmirli daha ne duruyon çok elverişli,çok..
Buldugun yerde,buldugun yerde,tuttugun yerde..

Google + için youtube ve bloger alanına gidip dügmelere tıklayınız.
Birkısmı çok eski,birsürü alan bu Türkcell izmir müşteri hizmetlerindeki teknik servis çalışanı Belgin isimli fahişe nedeni ile mezarlıga dondü,hiç kullanmadıgımız eposta gondermedigimiz hesaplari bile daha oluştururken izleyip taciz ediyor,bütün posta akışımızı kesti bu fahişenin kör testereli,kör kasaturalı birilerinin elinden gebermesini diliyoruz,inşallah içine kendi girer ben sadece bir ikisini yeniden düzenlemek istedim profil resimlerini degiştiriyorum..
Biz bunları beyefendinin ifadesi ile “bize ulaşmada istasyon amaçlı” diyoruz.
Gelip,giden başımıza neler gelmiş görsun.
Bakın yukarıda bu fahişe posta akışımızı kesti diyor vb.Yazıyorum arkasundan hemen #NurullahAydın nurullahaydın94 adresinden bize posta gönderiyor,veya göndertiyor.Hiç böyle fahişe gördünüzmü bize bütün hesapları kapattırıp internetten çıkarttıracak fahişe,biri şu fahişeyi gebertin dua edecegim.
Buket Turkay secretaryahip emniyete bu yazi ile birlikte bu fahişeyi gönderiyorum şu uslubuma bakarmısınız utanıyorum,bizi utandırmak içinmi bunları yapıyor,polis!
Bu bir hötverenlik,fahişe olmak..

https://drive.google.com/?tab=wo&authuser=0#my-drive
http://muammersezeriletisim.blogspot.com/
http://muammersezer1.wordpress.com/
http://muammersezer.wordpress.com/
http://tr.netlog.com/muammersezer
https://skydrive.live.com/?cid=115aa2ae5b1c1b4d
http://instagram.com/muammersezer_/
http://www.youtube.com/user/muammersezer
http://tr.linkedin.com/in/muammersezer
http://twitter.com/muammersezer
http://tr.foursquare.com/muammersezer

https://www.facebook.com/muammer.sezer6
http://muammersezer.tumblr.com/
http://www.stumbleupon.com/stumbler/MuammerSEZER

ııı

Muammer bey’den,dip not olarak sablon haline getirdigimiz bir gonderme amanim ne gonderme,ne gonderme!..
Ben dogdum;henuz Allahuekber diyip ismimi kulagima fisildamamislardiki o’minnacik ellerime benim sanli Turk bayragimi tutusturdular.Yav ben ninni bekliyorum,ninni yerine bizim lambali radyo istiklal marsi,Harbiye marsi,Onyil marsi,Vardar ovasi,Fenerbahce marsi caliyor.O Vakitler henuz icadedilmemis,bebe bezi yok.
Beni sari,laci kundakladilar..
O alcak,kahpe,hain,bolucu durtmeler kim?..

Guldurme benii. :)
MUAMMER SEZER

22
Nis
14

23.Nisan Coşku doluyor insan 23.Nisan milli egemenlik ve çocuk bayramınızı kutlarız.What is pk k?Buket Turkay secretaryship from istanbul

https://www.facebook.com/muammer.sezer6
https://twitter.com/muammersezer
http://vk.com/muammer.sezer
http://muammersezeriletisim.blogspot.com.tr
Şıst,şıst millet bu postada bazi göndermeler aşagıdan yukarıya dogru tugla şeklindeki yorumlar eklenmiştir.
imla hatası aramayınız.Ne diyoruz ona bakınız.Ok.Buket Turkay secretaryship from istanbul
Bozdurulan sinirlerimizi ve usluplarımızı bagışlayarak,başımıza neler gelmişi ögrenmek için..
imkan ve kabiliyeti olanlardan yardım dileniyoruz..
Lütfen cep telefonlarına kasten gönderiler,cihazları kullanılmaz hale sokan sms vb. mesajları durdurunuz.Size dua edelim.Bu mesajlar hangi ahlak anlayışı ile kasten göderilir.
Şişme kadın vb. kazandınız şeklinde mesaj gönderen şerefsizlerin bunların biz müşterisimiyiz?.Ahlaki degerlere önem verenler kızlı,erkekli olmaz deyip ahlak dersi verenler önce bu ve benzeri mesajlara dur demelidir.Bu telefonları kim nasıl insanları taciz için tahsis eder.Takdirlere arz etmeyi fayda mülahaza ettim.Bu tür mesajlar geldiginde meraklı eşiniz,çocuklarınız görse ne olur..Müşterimiz diye geliyor.

http://muammersezeriletişim.blogspot.com/

23.Nisan.Milli egemenlik ve çocuk bayramınızı en iyi dileklerimle kutlarım.
Başari dileklerimi..
En içten;sevgi,saygı ve selamlarımı sunarım..
Lütfedip,kabul buyurunuz..
Pek kıymetli Sayın.Cumhurbaşkanım özlemle ellerinizden öperim..

Muammer Sezer,
Efendim.. :)
NOT:Bizim millet Muammer bey’in hastası var,önümüzdeki toplantıyı öteledik,cep’lere bilgi notu gönderiyorum.
Buket Turkay Secretaryship

Haftaya şampiyonlugumuzu bu yaglı boya eserimle kutluyoruz..
Türkiye’mize adalet,adalet hanıma adalet,Fenerbahçemize Sayın.Aziz Yıldırım başkanım beyefendiye adalet..
Adalete “Fener” yak.Buket Turkay secretaryship from Kadıköy-istanbul

Adalete “Fener” Yak.

AAA

Dur yolcu,dur neden askerini,polisini koruman “Gözbebegim” demen gerekiyor?

AA

BB

CC

Demokrat partide han’cı,yetmedi hala Demirelci..
Demokrat parti kapısına bir şişe kolonya,peçete koli,koli konduları koyup KIRAT’a bir inip,bir binmeyi “Kurtarıcı” olmak zanneden aslında parti parasını,mallarını satarak zıkkımlanmak olan deyyusları Sayın.Cumhurbaşkanım Demirel beyefendinin pek degerli şahsında şahsım ve arkadaşlarım adına şiddetle ve nefretle lanetlerim.
Kırat’ın sırtı yapış,yapış döşekte döşek bu hain heyeti taşıyamıyan bu sebeple çöken karyolada bile degil yerdedir.Pek kıymetli Sayın.Cumhurbaşkanım Demokrat partide döşek yerde.Arz ederim.

Sayın.Başkanla aynı yerde duruyoruz..
“SANDIK DEMOKRASIDIR,SANDIGA SAYGILI OLUN” Diyenlerden,bizim sandıgada saygı gösterip..
Ezici çogunlukla Fenerbahçe kongresinde başkanlıga yeniden seçilen Sayın.Aziz Yıldırım beyefendiyi tebik etmelerini beklerdik.Zatıallerinin demokrasi anlayışı bu ise suistimallere karşı tutumları dahil benimsemiyoruz..

Canım kardeşimi anmadan olmazdı..

Şıst,şıst il’lerimize bizde ne sinir,ne uslup kaldı bizi şahsımıza yakışmayan anladıkları lisan olan uslubumuzu bagışlıyarak oku bizim millet burada okuyacagınız gibi bazı Turkcell uzantılı telefonları tanımlı oldugu hesaplarda sadece şifre dogrulamada sms engelini birkaç saniye için çözüp tekrar engelleme dışında kullanmıyoruz.Bu telefonlarda tüm gelen sms’leri engellesekte gönderdiginiz mesajlar bize ulaşmasada kasten,karşı taraftan sizlerden ulaşmıyan mesaj parasını fatura etmek,kontörlerinizden düşmek için iletildi şeklinde sizlere rapor gönderiyor,bu nedenle bize bak aldılar,yanıtlamıyorlar şeklinde sitem etmeyiniz.Bu telefonlar mezarlıga döndü artık bende rehber kaydı yoksa alıp yanıtlamıyor dönmüyoruz.Size sms edilen yeni telefonları kullanın.Biz burada bu ruhhastası Belgin fahişesinden başka kimseden yakınmıyoruzki,bir başkası gelsin yüz’ün üzerinde onla ilgili bilgi notunu,görseli,etiketleri silsin.Gelen cinsel içerikli mesajlarda bu fahişeden bu mesajları rastgele bir başkası gönderse bizi bu profili ismi nerden bilipte gelip bu fahişelikleri yapacak,sms’ler engellide olsa iletildi şeklinde rapor gidiyor.Tüm mesajlar rastgele degil bu fahişe kaynaklı burda sms’leri engelledik iletildi şeklinde rapor gidiyor şeklinde yazıyoruz bu defa bize aynı mesaj içerigini sesle iletip,dinletiyor ve Turkcell hala bu fahişeyi koruyor.Turkcell’i kimseye önermiyoruz.Çıkın bu operatörden bizde ne sinir,ne uslup kaldı şu halimize bakarmısınız?.Bu paylaşımın eposta olarakta dagıtımı ilgi yerler dahil yapılmıştır.Turkcell hala bu fahişe çalışanını koruyup kimin karyolasındaysa bir başkası yapmışmı diyecektir?.Turkcell’de okusun..
Bir kemeraltı çalışanı sigortasız zevk işçisi bir orospu bile,kaşarlanmamış yüce Allah’a inancını kaybetmemişse bu fahişeligi yapmaz..
Alçakça tacizlerle ilgili Not’lar menüsündeki NOT URL’si,tıkla..
https://www.facebook.com/notes/muammer-sezer/1-guncelleme-gozbebegimiz-polisimize-askeri-v-sivil-istihbarat-birimlerine-turkc/467892129914866
Alçakça tacizlerle ilgili Görseller menüsünde “Facebook kullanıcılarının dikkatine” başlıklı görsel klasör URL’si..
https://www.facebook.com/muammer.sezer6/media_set?set=a.539200602776063.92653459.100000583847899&type=3

il’lerimize Muammer beyefendinin yol arkadaşlarına,degerlerimize..
Facebook duvarda arzu etmiyerek yayına aldıgımız bu gönderiyi bilgi amaçlı arz eder,saygılar sunarız..
Buket Turkay
Secretaryship from istanbul

Polis’imizin dikkatine..
Notlar menüsünde..Bu notların altına düşülen yüze yakın bilgi notu ve görsel,profilimize girilerek silinmiştir.
9 yılı aşkın Alçakça Tacizlerinden yakındıgımız,başımıza getirtmedik kalmayan sinir ve usluplarımızı bozan bu Turkcell izmir müşteri hizmetlerinde teknik servis çalışanı Belgin isimli fahişeden,Facebook dahil çetesi mensuplarından başka kim girip silebilir?.Yorumlara arzu edilmiyerek düşülen bilgi notlarını,görselleri özenle ve dikkatle okuyunuz.Bizde ne sinir ne uslup kaldı,lütfen bizi okurken şahsımıza yakışmayan uslubumuzun bagışlanmasını yakararak dileriz.. Buket Turkay secretaryship from istanbul

19
Ara
13

Vip,mesaj..Yeni yılınızı kutlarız..Buket Turkay secretaryship #cumhurbaskanlıgı #basbakanl ık @icisleribakanlıgı #emniyetgenelmudurlugu #polis #izmirpolis #turkcell #turkcellizmir #tbmm #tobb #rifa thisarcıklioglu

Yeni yılınızı kutlarız (Happy New Year) #polis imize sunum #izmirpolis #izmiremniyet #cumhurbaskanlıgı #basbakanlık #rifathisarcıklioglu #turkcell #turkcellizmir #emniyetgenelmudurlugu
Hoşgeldiniz (Welcome) Muammer Sezer Türk açılımı bekler,Türk düşmanlarina,bölücü dürtmelere akil denen kimselere uf,uf öfkeli ülkesi için kaygili.Fenerbahçeli.Gülümse.. :) (Y) (L)

http://vk.com/muammer.sezer
https://drive.google.com/?tab=wo&authuser=0#my-drive
http://muammersezeriletisim.blogspot.com/
http://muammersezer1.wordpress.com/
http://muammersezer.wordpress.com/
http://tr.netlog.com/muammersezer
https://skydrive.live.com/?cid=115aa2ae5b1c1b4d
http://instagram.com/muammersezer_/
http://www.youtube.com/user/muammersezer
http://tr.linkedin.com/in/muammersezer
http://twitter.com/muammersezer
http://tr.foursquare.com/muammersezer

https://www.facebook.com/muammer.sezer6/
http://muammersezer.tumblr.com/
http://friendfeed.com/muammersezer
http://www.stumbleupon.com/stumbler/MuammerSEZER

2’ki Google Plus istayonu.
https://plus.google.com/u/0/+MuammerSezer1/posts
https://plus.google.com/u/0/+MUAMMERSEZER2/about/op/svuwn?vnl=1#+MUAMMERSEZER2/about

Muammer bey’den,dip not olarak sablon haline getirdigimiz bir gonderme amanim ne gonderme,ne gonderme!..
Ben dogdum;henuz Allahuekber diyip ismimi kulagima fisildamamislardiki o’minnacik ellerime benim sanli Turk bayragimi tutusturdular.Yav ben ninni bekliyorum,ninni yerine bizim lambali radyo istiklal marsi,Harbiye marsi,Onyil marsi,Vardar ovasi,Fenerbahce marsi caliyor.O Vakitler henuz icadedilmemis,bebe bezi yok.
Beni sari,laci kundakladilar..
O alcak,kahpe,hain,bolucu durtmeler kim?..

Guldurme benii. :)
MUAMMER SEZER

Buket Turkay

Secretaryship from Fenerbahçe-Kadıyöy-istanbul.


Yeni yılınızı kutlarız (Happy New Year)


Demokrat partide han’cı,yetmedi hala Demirelci..
Demokrat parti kapısına bir şişe kolonya,peçete koli,koli konduları koyup KIRAT’a bir inip,bir binmeyi “Kurtarıcı” olmak zanneden aslında parti parasını,mallarını satarak zıkkımlanmak olan deyyusları Sayın.Cumhurbaşkanım Demirel beyefendinin pek degerli şahsında şahsım ve arkadaşlarım adına şiddetle ve nefretle lanetlerim.
Kırat’ın sırtı yapış,yapış döşekte döşek bu hain heyeti taşıyamıyan bu sebeple çöken karyolada bile degil yerdedir.Pek kıymetli Sayın.Cumhurbaşkanım Demokrat partide döşek yerde.Arz ederim.

Sayın.Başkanla aynı yerde duruyoruz..
“SANDIK DEMOKRASIDIR,SANDIGA SAYGILI OLUN” Diyenlerden,bizim sandıgada saygı gösterip..
Ezici çogunlukla Fenerbahçe kongresinde başkanlıga yeniden seçilen Sayın.Aziz Yıldırım beyefendiyi tebik etmelerini beklerdik.Zatıallerinin demokrasi anlayışı bu ise benimsemiyoruz..

18.Mart Çanakkale zafer bayramınızı kutlarız..

Yeni yılınızı kutlarız (Happy Newyear)

Yeni yılınızı en iyi dileklerimle kutlar..
Yeni yılınızın size degerli sahsinizda ailenize..
Genç Cumhuriyete,birlik ve dirligimize,bölünmez bütünlügümüze..
Asker,polis tüm güvenlik güçlerimize..
Ülke insanimizın refahına..
iyilikler getirmesini temenni eder..
Tüm güzellikleri,istisnasiz en güzel günleri..
Ayları,eskitmeniz için sorunsuz yılları..
Sizler için dilerim..Saglıklı,huzurlu,mutlu “Nice,nice yıllara” der..
Başari dileklerimi..
En içten;sevgi,saygı ve selamlarımı sunarım..
Lütfedip,kabul buyurunuz..

Muammer Sezer,
Efendim.. :)

Etiketler..Lütfen bizim yükledigimiz göresellerin açıklama ve yorumlarini notlar menüsünü,görsellerde “Facebook kullanıcılarının dikkatine” başlıklı klasörü özen ve dikkatle okuyup linkleri ziyaret ediniz.
#muammersezer #başbakanlik #cumhurbaşkanligi #tbmm #tobb #polis #emniyet #içişileri #turkcell #avea #vodafonetürkiye #finansbank #ulaştirmabakanligi #saglikbakanligi #adaletbakanligi #izmiremniyet #izmirpolis #jandarma #bilgiteknolojilerikurulu #bilişimsuçlari #rifathisarciklioglu #asayiş #terörlemücadele #milliistihbaratteşkilati #mit #tsk #kamudüzeniveguvenligimusteşarligi #özelharekat #taciz #tehdit #turkcellizmirbelgin #buketturkay #hirsizlik

Lütfen http://vk.com/muammer.sezer linkine tıklıyarak gideceginiz istasyonda,sunucuda hesabınız varsa giriş yaptıktan sonra tacizlerle ilgili “dökümanlar” menüsüne yüklü özet bilgi sunumlarina,(bu alana videolar zil sesi yapmanız için indirebileceginiz marşlar ve birkaç dinleti yüklüdür) arzu edilmiyerek sunulan diger linklerimize Facebook notlar menüsüne,Facebook görsellerde “Facebook kullanıcılarının dikkatine” başlıklı klasöre bloger alanlarina,bu alanlarda arzu edilmiyerek sunulan linklere wordpress alanlarına bakınız.
Rahmetli Cumhurbaşkanım Rauf Denktaş’ın (Nur içinde yatsın,mekanı cennet oksun) Muammer bey’e gönderdigi kendi kaleminden KKTC Gerçegini içerir hiçbiryerde bulamıyacagınız tarihi nitelikli belgeler vk,SkyDrive ve Google Drive alanlarına indirip arşivinize almanız için yüklenmiştir.Bugüne kadar,bize alçakça bozdurulan arzu etmedigimiz uslubumuza katlandıgınız,tahammül gösterdiginiz için teşekkür eder..
Uslubumuzun bagişlanmasini diler saygilar sunarim.
Buket Turkay
Secretaryship from Kadiköy-istanbul

Telefonla döndügüm Muammer Sezer beyefendi üzüntülerini ifade eder,”dünyada en kötü şey’in namus ve şeref fukaraları ile Türkcell izmir müşteri hizmetlerinde teknik servis çalışanı sigortasız zevk işçisi kerhane çalışanı belgin isimli yırtık dondan çıkmış Allah korkusu,kuldan utanma duygusu bilmeyen fahişenin,fahişeliklerine muhattap olmak ve hayasızca taciz edilmek der (Bu fahişe şuanda bunları yazarken okuyor) Başta pek kıymetli Sayın.Bakanım beyefendiye Sayın.Aziz Yıldırım başkanım beyefendiye pek kıymetli hanımefendi ve beyefendi arkadaşlarımıza anonim izleyicilerimize bize sabır diyen güvenlik güçlerimize başarı dileklerimi,en içten sevgi,saygı ve selamlarımı sunar,iyi haftalar dilerim lütfedip kabul buyursunlar” der,iletmemi arzu eder.
Buket Turkay secretaryship from Kadıköy-istanbul
Sanıyorum burya kadar..Muammer bey’e,sanki sormuşuz gibi belgin adresinden “izmir’deyim” şeklinde gel beni bul herbiryerimi becer der gibi eposta gönderen (eposta bizde Turkcell eskiden bu uzantı ile eposta hizmetide veriyordu bu namussuz,onbinlerce çöp ile’ki disklerde kayıtlı taciz edince çıktık onlarca eposta adresini hesaptan kapattık.Muammer bey’in ünimesaj kutusunun (eposta,ses ve faks mesajlar için) şifrelerini içerden alıp,kutuya girerek mesaj bile bıraktırdı,sorunu Turkcell’e bildirip bu servis aboneligini sonlandırdık,bir süre sonra Turkcell bu servisi kapattı sunucu olarak şikayetimizi dikkate alıp,bu ünimesaj kutusuna nasıl girilmiş sorumuza cevap verilmedi,Bu operatörde hiçbirşeyiniz güvende degil,rehbere kaydı,hiçbiryrde bankalar dahil tanımlı olmayan numaralar it’e köpege satılıyor.Tüm bunları bu fahişe ve çetesi yapıyor,telefonlar taciz ettiriliyor.Polis bu çeteye birgün süpürge operasyonu düzenlemeli,karyolasına alıp becermelidir)
Bu köpegin Allah belasını içindeki Allah korkusunu,kuldan utanma duygusunu silerek vermiş.izmirli Kemeraltı out,Türkcell in bu serviste birtek ruh hastası Belgin var o’da bu iffetsiz fahişe,gerisi size kalmış.Ok :D
Bu fahişenin Muammer bey’e attıgı bir epostanın konu kısmına dikkat ediniz hemidende ingilizce “Beni iyi becerdiler,sularım sellerim kesildi,bacaklarımın üstünde zor duruyorum” şeklinde,bizde mesajıda var,izmirli daha ne duruyon çok elverişli,çok..
Buldugun yerde,buldugun yerde,tuttugun yerde..

Google + için youtube ve bloger alanına gidip dügmelere tıklayınız.
Birkısmı çok eski,birsürü alan bu Türkcell izmir müşteri hizmetlerindeki teknik servis çalışanı Belgin isimli fahişe nedeni ile mezarlıga dondü,hiç kullanmadıgımız eposta gondermedigimiz hesaplari bile daha oluştururken izleyip taciz ediyor,bütün posta akışımızı kesti bu fahişenin kör testereli,kör kasaturalı birilerinin elinden gebermesini diliyoruz,inşallah içine kendi girer ben sadece bir ikisini yeniden düzenlemek istedim profil resimlerini degiştiriyorum..
Biz bunları beyefendinin ifadesi ile “bize ulaşmada istasyon amaçlı” diyoruz.
Gelip,giden başımıza neler gelmiş görsun.
Bakın yukarıda bu fahişe posta akışımızı kesti diyor vb.Yazıyorum arkasundan hemen #NurullahAydın nurullahaydın94 adresinden bize posta gönderiyor,veya göndertiyor.Hiç böyle fahişe gördünüzmü bize bütün hesapları kapattırıp internetten çıkarttıracak fahişe,biri şu fahişeyi gebertin dua edecegim.
Buket Turkay secretaryahip emniyete bu yazi ile birlikte bu fahişeyi gönderiyorum şu uslubuma bakarmısınız utanıyorum,bizi utandırmak içinmi bunları yapıyor,polis!
Bu bir hötverenlik,fahişe olmak..

https://drive.google.com/?tab=wo&authuser=0#my-drive
http://muammersezeriletisim.blogspot.com/
http://muammersezer1.wordpress.com/
http://muammersezer.wordpress.com/
http://tr.netlog.com/muammersezer
https://skydrive.live.com/?cid=115aa2ae5b1c1b4d
http://instagram.com/muammersezer_/
http://www.youtube.com/user/muammersezer
http://tr.linkedin.com/in/muammersezer
http://twitter.com/muammersezer
http://tr.foursquare.com/muammersezer

https://www.facebook.com/muammer.sezer6
http://muammersezer.tumblr.com/
http://friendfeed.com/muammersezer
http://www.stumbleupon.com/stumbler/MuammerSEZER

2’ki Google Plus istayonu.
https://plus.google.com/u/0/+MuammerSezer1/posts
https://plus.google.com/u/0/+MUAMMERSEZER2/about/op/svuwn?vnl=1#+MUAMMERSEZER2/about


ııı

Muammer bey’den,dip not olarak sablon haline getirdigimiz bir gonderme amanim ne gonderme,ne gonderme!..
Ben dogdum;henuz Allahuekber diyip ismimi kulagima fisildamamislardiki o’minnacik ellerime benim sanli Turk bayragimi tutusturdular.Yav ben ninni bekliyorum,ninni yerine bizim lambali radyo istiklal marsi,Harbiye marsi,Onyil marsi,Vardar ovasi,Fenerbahce marsi caliyor.O Vakitler henuz icadedilmemis,bebe bezi yok.
Beni sari,laci kundakladilar..
O alcak,kahpe,hain,bolucu durtmeler kim?..

Guldurme benii. :)
MUAMMER SEZER

Muammer Sezer Türk açılımı bekler Türk düşmanlarına,bölücü dürtmelere,akil denen kimselere öfkeli,ülkesi için kaygılı.Fenerbahçeli.
Buket Turkay secretaryship from Fenerbahçe-Kadıköy-istanbul :D

Başımıza neler gelmişi ögrenmeniz gerekenleri yapmanız için aşagıdan yukarıya yıgma ileti..Facebook’tan..
Bu gönderi ekindeki görsellere en alttan yukarıya dogru bakınız.Teşekkür ederiz.Buket Turkay secretaryship
Teşekkür ederiz..

Vip idare dahil gönderilen yeni yıl mesajımız,paylaşmak istedim..
Buket Turkay
Secretaryship from Fenerbahçe-Kadıköy-istanbul

https://www.facebook.com/muammer.sezer6
https://twitter.com/muammersezer
http://vk.com/muammer.sezer
Bozdurulan sinirlerimizi ve usluplarımızı bagışlayarak,başımıza neler gelmişi ögrenmek için..
imkan ve kabiliyeti olanlardan yardım dileniyoruz..
Lütfen cep telefonlarına kasten gönderiler,cihazları kullanılmaz hale sokan sms vb. mesajları durdurunuz.Size dua edelim.Bu mesajlar hangi ahlak anlayışı ile kasten göderilir.
Şişme kadın vb. kazandınız gibi alçakça mesajlar gibi bunların biz müşterisimiyiz?.Ahlaki degerlere önem verenler kızlı,erkekli olmaz diyenler önce bu ve benzeri mesajlara dur demelidir.Bu telefonları kim nasıl insanları taciz için tahsis eder.istisnasız hiçbiryerde tanımlı rehber kaydı dahi olmayan bu numaralarımızı bu şerefsizlere kim verir?Takdirlere arz etmeyi fayda mülahaza ettim.Bu tür mesajlar geldiginde meraklı eşiniz,çocuklarınız görse ne olur..Müşterimiz diye geliyor.

http://muammersezeriletişim.blogspot.com/

HOSGELDINIZ (WELCOME) #izmiremniyet #izmirpolis #turkcellizmir #turkcell #basbakanlık #cumhurbaskanlıgı #polis #emniyet #izmirturkcellbelgin #emniyetgenelmudurlugu #tbmm #tobb #rifathisarciklioglu
Efendim birşey daha ögrendim ben burya 600 mb geçici dosyam oldu silemiyorum yazınca beyefendiye dönüp Buket hanımın yakındıgı geçici dosyalar sizi taciz eden orospu çocuklarının bugune kadar gönderdigi Buket Hanımın sildigi taciz mesajları iyiki silmemiş hafta içi bize gönderin akıllı telefonlarda sms mesajların isim yazmasada her halde kim göndermiş incelemeye alalım.Buket Hanım cihazını bana getirsin demişler,götürecegim.Demekki bu Türkcell izmir teknik servis çalışanı bizi 8 yıldır taciz edip,ettiren başımıza getirtmedik kalmayan Belgin isimli internetin binbirsurat oruspusu fahişe hala devam ediyor,insan düşmanına bile bu kadar orospuluk yapmaz artık iş yapamaz olduk.Netlog mesaj servisini açtım,hemen arkasından tacize başladı kapattım.Netlog’a haber verdim.Belgin cesedini köpekler sinkaf etsin yerden kazınsın kan gölünde banyo yapasın zarar verdigin kimselerin namlusu üzerine olsun.Taştan,topraktan demir ve beton yıgınlarından kazınasın.Al neyimiz varsa önüne sok üstüne otur fahişe,biz artık katlanamıyoruz bizde ne sinir ne uslup bıraktın fahise bunları bize burda yazdırıyorsun utanıyorum.Türkcell izmir’in Allah’tan,kuldan,polisten korkmayan,kuldan utanmıyan orospusu canımıza tak dedi.Taciz edip bana hesaptan sildirdigin epostaları birçok yerde kurtarma postası olarak tanımlamıştım.Meyer silmeden önce bu kurtarma postalarını degiştirmem gerekiyormuş,bilmiyordum şimdi yenisini tanımlamaya çalışıyorum.Önce benim sildigim eposta hesabını dogrulatıyor yok bu hesaplar sildirdin orospu çocugu.Yenisini tanımlıyorum.Bana biray sonra oturum açma izni verecegim diyor heryeri mezarlık yaptın ruh hastası fahişe,içine giresin.Kurşunlara kör bıçaklara,testerelere gelesin fahişe cepleride batırdın fahişe.Allah’tan birinin seni vurmasını istiyorum fahişe oku orospu Ne kötülügümüzü gördün fahişe dünya zarar verdin senin Allah’ın kitabın yokmu?.Muammer bey senin yüzünden internete çıkıp işlem yapamıyor orospu çocugu.Artık canımıza tak sedi fahişe bir insan bu kadar orospu,orospu çocugu olamaz şurda senin it’liklerini yazmaktan iş yapamıyoruz anasının tutup,babasının becerdigi kansız fahişe.Akşamdan sabaha çıkmıyasın.Amin.Buket Turkay secretaryship
Fenerbançe yine destan yazıyor Sayın.Aziz Yıldırım başkanım beyefendi başarılar efendim sizi tebrik etmiyenler sizin,bizim cümle düşmanlarımız çatlasın,batlasın her attıgınız gol olsun.Allah yardımcınız olsun amin.Kızınız buket,şimdiden tebrikler.Rakplerimiz gol’e doymuyor efendim.