30
Eyl
15

Aglamaklı uzun soluklu yastayız,Agır ilaçların etkisinde oldugu bilinen Hasta dolandıran Süleyman Aslan,Serpil Yılmazer,TC 38683695626 kimlik nolu kocası Kaan Yılmazel.Buket Turkay,secre taryship

https://www.facebook.com/muammer.sezer6/https://twitter.com/muammersezer/ http://muammersezeriletisim.blogspot.com.tr/

http://muammersezer1.wordpress.com/
https://plus.google.com/u/0/+MUAMMERSEZER2/posts

Aglamaklı,uzun soluklu yastayız..Gelen mesajlara teşekkür ederiz..
Hakkın rahmetine kavuşan Muammer beyin eşinin ruhuna bir “Fatiha suresi” dileniyoruz.
Allah razı olsun nur içinde yatsın mekanı cennet,cennette melekler katı olsun.Amin.
Buket Turkay
Secretaryship from Fenerbahçe-Kadıköy/istanbul

Dolandırıcı #Polis,#Emniyet,#Jandarma M.Rifat Hisarcıklıoğlu Serpil Yılmazer kahpesi,TC 38683695626 kimlik nolu kocası Kaan Yılmazer puştu,Serap it’i hasta,aldıgı agır ilaçların etkisinde bir kadın iyilik yapacak diye kandırılmaz,vicdansızca dolandırılmaz iz bırakmadan kaçılmaz,daha kaç insanın kanına girdiniz bu çete’den bilgi sahibi ve şikayetçi olanlar bizi bilgilendirerek bizi işaret ederek polise başvursun.Buket Turkay Son posta..Gözbebegimiz Güvenlik güçlerimizin,polisimizin dikkatine.Muammer beyin hakkın rahmetine kavuşan eşini saglıgında aldıgı agır ilaçların etkisi altındayken hastalıgından istifade ederek Serap isimli bir kadınla birlikte vicdansızca dolandırıp ortadan kaybolan Serpil Yılmazer ve kocası TC 38683695626 Kimlik nolu Kaan Yılmazer yeniden adres degiştirip kaçmaları halinde görenlerin polise başvurmaları ve bizi bilgilendirmelerini önemle rica ediyoruz. Resimde dolandırıcı Kaan Yılmazer’in aynı işi birlikte yapan bunu iş edinen karısı Serpil Yılmazer’i görüyorsunuz.Hırsız,puşt,ablasının hastalıgından istifade ederek çalmayı,kandırmayı,dolandırmayı kendi kanından bir ablaya söglenmiyecek küfürler etmeyi kendine iş edinen agzından mok akan (lan hötveren o kayıtların tümünü +18 yazıp,inbe resimlerinden video yapıp youtuba yükleyeyimmi) mok agızlı Sülükman gelecek,gelecek sıra sana gelecek.Nur içinde yatsın mekanı cennet olsun Amin,seni pis bogazını üzülmesin diye,ibneliklerini söglemeyen köpek halini beyefendiden gizli besleyen kendi kanından hasta kendi derdine düşmüş ablana vb.o alçakça küfürleri nasıl kıyıp ettin,tekerlek?.Senin kanınımı sinkaf ettiler,o pis agzınıda sinkaf ettir düzelsin,bizimde uslubumuzu bozuyorsun.Sülükman Aslan gibi inbe ablandan çalıp,dolandırdıgın paraları sokakta orda burda çıkarıp “ben zenginim” diyen hötveren senin hötün dışında neren zengin hırsız,dolandırıcı puşt,insan kasabı,katil köpek senin resmini koyup ne yazayım.Bu inbe yogun bakıma bile sırf otuz saniye için girip çıkmış,ablası ölüyormu bakmış zabıtlara ve kamera kayıtlarına,dinlemeye giren şerefsizliklerini alışkanlık haline getirmiş devam ettirmiştir.Başka kaşınan kahpe varsa öksürsün bilelim ses kayıtları bende kim ne biliyor,bilmiyor yalancı,düzenbaz kahpe ilan edelim Google dahil insanlık dersi verip Youtube’da yayına alalım.Oturup rahmetlinin ölmesini bekleyen kahpeler duysun.Allah belanızı versin biz bunları konu etmeyi kendimize zul sayıyor kamu yararı görüp ders veriyoruz,başka yayına girmek isteyen,ne biçim insansınız?.Bu şerefsizi etiketleyin kendi görseller alanında çıksın,bende etiketliyorum,daha sonra yayına sokacagım.
Buket Turkay,secretaryship

Bizim sülükman inbemizi tanımak

Dolandırıcı #Polis,#Emniyet,#Jandarma M.Rifat Hisarcıklıoğlu Serpil Yılmazer kahpesi,TC 38683695626 kimlik nolu kocası Kaan Yılmazer puştu,Serap it’i hasta,aldıgı agır ilaçların etkisinde bir kadın iyilik yapacak diye kandırılmaz,vicdansızca dolandırılmaz iz bırakmadan kaçılmaz,daha kaç insanın kanına girdiniz bu çete’den bilgi sahibi ve şikayetçi olanlar bizi bilgilendirerek bizi işaret ederek polise başvursun.Buket Turkay Son posta..Gözbebegimiz Güvenlik güçlerimizin,polisimizin dikkatine.Muammer beyin hakkın rahmetine kavuşan eşini saglıgında aldıgı agır ilaçların etkisi altındayken hastalıgından istifade ederek Serap isimli bir kadınla birlikte vicdansızca dolandırıp ortadan kaybolan Serpil Yılmazer ve kocası TC 38683695626 Kimlik nolu Kaan Yılmazer yeniden adres degiştirip kaçmaları halinde görenlerin polise başvurmaları ve bizi bilgilendirmelerini önemle rica ediyoruz. Resimde dolandırıcı Kaan Yılmazer’in aynı işi birlikte yapan bunu iş edinen karısı Serpil Yılmazer’i görüyorsunuz.Hırsız,puşt,ablasının hastalıgından istifade ederek çalmayı,kandırmayı,dolandırmayı kendi kanından bir ablaya söglenmiyecek küfürler etmeyi kendine iş edinen agzından mok akan (lan hötveren o kayıtların tümünü +18 yazıp,inbe resimlerinden video yapıp youtuba yükleyeyimmi) mok agızlı Sülükman gelecek,gelecek sıra sana gelecek.Nur içinde yatsın mekanı cennet olsun Amin,seni pis bogazını üzülmesin diye,ibneliklerini söglemeyen köpek halini beyefendiden gizli besleyen kendi kanından hasta kendi derdine düşmüş ablana vb.o alçakça küfürleri nasıl kıyıp ettin,tekerlek?.Senin kanınımı sinkaf ettiler,o pis agzınıda sinkaf ettir düzelsin,bizimde uslubumuzu bozuyorsun.Sülükman Aslan gibi inbe ablandan çalıp,dolandırdıgın paraları sokakta orda burda çıkarıp “ben zenginim” diyen hötveren senin hötün dışında neren zengin hırsız,dolandırıcı puşt,insan kasabı,katil köpek senin resmini koyup ne yazayım.Bu inbe yogun bakıma bile sırf otuz saniye için girip çıkmış,ablası ölüyormu bakmış zabıtlara ve kamera kayıtlarına,dinlemeye giren şerefsizliklerini alışkanlık haline getirmiş devam ettirmiştir.Başka kaşınan kahpe varsa öksürsün bilelim ses kayıtları bende kim ne biliyor,bilmiyor yalancı,düzenbaz kahpe ilan edelim Google dahil insanlık dersi verip Youtube’da yayına alalım.Oturup rahmetlinin ölmesini bekleyen kahpeler duysun.Allah belanızı versin biz bunları konu etmeyi kendimize zul sayıyor kamu yararı görüp ders veriyoruz,başka yayına girmek isteyen,ne biçim insansınız?.Bu şerefsizi etiketleyin kendi görseller alanında çıksın,bende etiketliyorum,daha sonra yayına sokacagım.
Buket Turkay,secretaryship

AAA

AAA

AAA

AAA

AAA

AAA

AAA

AAA



AAA
Süleyman Aslan isimli Aslan gibi inbemizi tanımak

What is the PKK ?

The PKK (Kurdish acronym for the “Kurdistan Workers’ Party”), formed in 1978 by Abdullah Öcalan, is the most notorious terror organization in the world. It has been waging a vicious campaign of terror against Turkey since 1984 with the external support of certain states and circles whose aim is to destabilize Turkey.

The PKK was identified as one of the 30 main terrorist organizations in the world by the US Secretary of State in October 1997, and it was also described in the same way in US State Department “Patterns of Global Terrorism” reports.

PKK’s terrorist activities have resulted, to date, in the death of thousands of people, including women, the elderly, children and in many instances even infants. The PKK has also murdered over one hundred school teachers, who became inevitable targets of the terrorists since it was judged that PKK’s subversive views could be most easily imposed on the uneducated and the ignorant. Lists giving the figures of ordinary individuals and public servants, ruthlessly killed or maimed by the PKK terrorists, are in annex.

The PKK has employed murder, intimidation, kidnapping and destruction to achieve its nefarious objectives. It targets ordinary people, because it aims to subjugate the local population in southeastern Turkey into supporting its evil deeds. The PKK has attacked the entire inhabitants of villages in southeast Anatolia. These attacks are also designed to make the region uninhabitable. The PKK destroys schools, sets forests on fire, blows up railways and bridges, plants mines on roads, burns down construction machinery, and demolishes health centers. A list containing the figures of material damage caused by PKK’s terrorist attacks is also in annex.

In response, the authorities trained the villagers to defend themselves and also moved some people to locations where they would be safer. These two measures, intended to protect the local population against terrorism, have been at the center of a misinformation campaign by the PKK and its sympathizers.

The PKK indiscriminately murders the very people on whose behalf it purports to act : Turkish citizens of Kurdish origin. Ironically, the PKK regards Masud Barzani’s Kurdish

PKK Terrorism : Ministry of Foreign Affairs Publication

Democratic Party and Jalal Talabani’s Patriotic Union of Kurdistan, the two main Kurdish groupings in northern Iraq, as its adversaries.

Due to its ability to strike Turkey from Syria and (after the 1991 Gulf War) northern Iraq, the PKK proved for some time a serious threat to law and order and claimed many victims. Following its operations against PKK facilities in northern Iraq Turkey restored law and order throughout the southeastern provinces.

The PKK has been supported and sheltered by some of Turkey’s neighbors, as well as by some others outside the region. Syria and Greece are the principal countries that have been supporting the PKK for years. However, with the signing of Adana memorandum on October 20, 1998, the Syrian connection has been broken. Syrian authorities have promised not to support terrorist activities against Turkey and taken some steps in this direction. Turkey closely monitors Syrian compliance with the Adana agreement. Yet, Greece, a NATO ally, backs the PKK and its affiliates by every means at its disposal. Confessions and testimonies of dozens of PKK militants arrested in Turkey reveal that Greek support to PKK terrorism goes much beyond than what was generally estimated. Most recently, revelations made by the PKK member Fethi Demir and by Şemdin Sakık, PKK’s “second man” captured in northern Iraq, have helped to confirm concretely the continuing Greek support to the PKK. The statement made by Greek Premier Simitis on November 26, 1998, leaves no room for doubt about the position of Greece vis-a-vis the PKK : “the PKK is an organization fighting for the rights of the Kurdish minority and using various means to reach this end.” Can there be a more explicit approval of PKK terrorism? There is of course other evidence and documentation concerning Grek support to PKK terrorism.

The PKK terrorist organization, among others, employs the following methods in the perpetration of its crimes:

a) Indiscriminate terror against the Turkish citizens of Kurdish ethnic origin mainly in southeastern Turkey. Targets included children, women, and the elderly. In some places PKK terrorists have wiped out isolated, dispersed settlements and hamlets. The aim is to force the local population into submission, to make them provide sanctuary.

b) Indiscriminate terror against non-Kurdish population. The purpose is to discredit the state institutions and to cause instability.

c) Terror against selected targets.

Assassination of well known personalities, judicial, law enforcement and security personnel. Assassination of state functionaries that provide services to the local population in southeastern Turkey (civil servants, teachers, health personnel, technical personnel, etc.). Assassination of village guardsmen and their families. Attacks on and occupation of official missions of Turkey abroad (diplomatic, consular, commercial, tourism, etc.) as well as headquarters or branch offices of semi-official institutions (Turkish Airlines offices, banks, etc.).Attacks and acts of arson against the houses, business facilities, associations and mosques of the Turkish community living in western Europe, mainly in Germany. These acts of terror are mostly carried out through proxies and front organizations that are permitted by the authorities of the host countries to operate in those states.
d) Terror within the ranks of the PKK, against informants and repentant militants. Over the years, Öcalan has ordered the killing of numerous PKK defectors and potential rivals.

In the past decade, the PKK has conducted assassinations, kidnappings and acts of arson in Western Europe against former PKK members and defectors. Assassinations of PKK defectors occurred in Sweden in 1984 and 1985; in Denmark in 1985; in the Netherlands in 1987 and 1989; in Germany in 1986, 1987, and 1988.

e) Wider hit and run tactics against border posts and military patrols.

f) Terrorist attacks against industrial infrastructure, oil facilities, social facilities, and tourist sites with the aim of weakening the Turkish economy and tarnishing its image. As part of these terror acts, the PKK bombed passenger trains, ferryboats, and buses.
Several of these attacks resulted in civilian casualties. In 1993 and 1994 it also staged a series of kidnappings of foreigners in southeastern Turkey to frighten away tourists and to embarrass the Turkish government.

g) The head of the terrorist organization PKK has advocated and ordered the use of suicide bombings against Turkish targets that resulted in the deaths of security personnel and civilians, and injuries to many more.

Obviously, such an enterprise of crime and violence like the PKK requires colossal human and financial resources. As there are no legitimate ways or means to obtain the required resources, PKK’s only option is to resort to illegal and illegitimate methods. Hence, the PKK is heavily engaged in organized crime activities, including extortion, drug trafficking, arms smuggling, human smuggling (illegal immigration), and abduction of children. Such racketeering takes place particularly in western Europe.

The PKK has been carrying out its activities abroad through its front organization ERNK (Kurdish acronym for the “Kurdistan National Liberation Front”), the so-called “Kurdistan Parliament in Exile”, its mouthpiece MED TV, and through other affiliated offices, centers and associations.

Through these front establishments, the PKK organizes and carries out its illegal activities. It also uses them to make its propaganda so as to influence and mislead the public opinion in west European countries for obtaining popular support to its subversive ends.

The abduction of children and youngsters in some European countries by these front organizations deserves special mention. According to police reports and press articles in several west European countries, the PKK recently organized kidnappings of children, of 14-17 years of age, in Varmland/Sweden through the ERNK, and in Celle/Germany through “Kurdish Information Bureaus”, or “Kurdish Culture Centers”. The statements of some of the abducted children, as well as press and police reports reveal that the PKKkidnapped these youngsters, took them to its camps, located in some other west European countries, and forced them into training as terrorist militants. The Turkish authorities spared no effort in drawing the attention of the west European countries to such criminal and illegal activities of the PKK, but unfortunately their calls to prevent these activities usually fell on deaf ears. The complaints of the children’s families, however, attracted the attention of the public and thus created a strong reaction towards what the PKK and its affiliates have in fact been doing for years. The police in Sweden and Germany are now investigating the matter.

Terrorism constitutes today one of the most serious violations of human rights, in particular the fundamental right to life. By murdering thousands of people, the PKK has violated the right to life. Therefore, all the PKK terrorists, including their head Öcalan,
must answer in the court of law for their crimes.

All societies threatened by terrorism have the right to take appropriate measures to protect themselves from violence and to eradicate terrorism. Turkey’s fight against the PKK terrorism is of this nature and aims not only to maintain security and to protect its citizens, but also to pave the way for economic and social development in the regions where this is needed most. This fight against terrorism observes democratic principles and the rule of law, with great care being given to respect the rights of innocent civilians.

Who is Abdullah Öcalan ?

Abdullah Öcalan was born in the province of Sanliurfa in 1949. He speaks Turkish and has only a poor grasp of some Kurdish dialects. He had a conventional education and his original wish was to be an officer in the Turkish Army. He failed the entrance examination for the military academy. He did, however, gain admission in 1971 to the Ankara University Political Sciences Faculty. There, he joined the underground movements trying to overthrow Turkey’s parliamentary system. He was expelled from the university for non-attendance and his illegal activities.

The cell of terrorists which he controlled soon broke links with other groups. It was known for its use of extreme violence and the “Apocu’s” (Followers of Abdullah Öcalan), as the PKK was called in its early days, had a special trademark: they hacked off the
noses of their opponents. In the late 1970’s, Öcalan collaborated closely with the Soviet Union and with Syria which were attempting to create political turmoil in Turkey. In 1980, Öcalan fled to Syria. He began to use Syrian facilities, including camps in the Bekaa Valley, Lebanese territory under Syrian control, to train terrorist groups for crossborder terrorist attacks against targets in Turkey. He started to inject an ethnic dimension to his terrorist activities, though this usually had to be imposed on local populations by violent means, including the kidnapping young men at gun point and then forcing them to undergo indoctrination and join his movement. In August 1984, Öcalan’s terrorist groups began attacking Turkish police stations and similar targets in the southeastern provinces north of the border with Syria and Iraq.

The PKK operates along the familiar lines of traditional communist parties and carries out terrorist activities under the rigid direction of its Central Committee. Both its “political” and “military” wings are controlled directly by Öcalan. As its sole head, Öcalan, has callously masterminded thousands of PKK’s terrorist activities against Turkey and its people. As such, he has been responsible for thousands of deaths, kidnappings, mutilations and attacks on innocent people during his long years as a Professional terrorist and murderer.

In October 1998, Turkey warned Syria that it would take action unless it ceased its support for Öcalan and PKK terrorism. It formally requested the extradition of Öcalan to Turkey. As a result, Öcalan was compelled to leave Syria where he had been given shelter for almost two decades. Furthermore, by an agreement signed between the two countries on October 20, 1998 in Adana/Turkey, the Syrian Government for the first time designated the PKK as a terrorist organization, and pledged not to allow the presence and the activities of the PKK on its territory. Later, Öcalan was forced to leave Moscow, where he had escaped from Syria, following political and diplomatic contacts between Turkey and the Russian Federation.

Öcalan was apprehended in Rome while trying to illegally enter Italy with a false passport on November 12, 1998. As the British Government put it, Öcalan’s arrest was “a significant advance in the international community’s fight against terrorism.”

Öcalan is not only a terrorist but also a common criminal, being sought by the Turkish courts under charges of homicide and incitement to homicide. There is thus a red corner bulletin for him issued by the Interpol. In accordance with a court decision given in 1990, Germany also had an arrest warrant on Öcalan again for homicide and incitement to homicide. All democratic, law-abiding countries as well as international institutions are obligated to take a consistent and firm stance in combating terrorism and bringing terrorists to justice. Under obligations and commitments within the framework of the United Nations, the Council of Europe, the OSCE, the NATO, and the EU, no country or government can provide terrorists with safe-haven or evade its responsibilities in the efforts to eliminate terrorism. Therefore, Öcalan should never be granted political asylum anywhere and he has to be extradited to Turkey to face trial for his crimes against Turkish citizens.

PKK’s Involvement in Organized Crimes

The PKK engages in organized crimes such as drug trafficking and arms smuggling, extortion, human smuggling, abduction of children and money laundering in an attempt to recruit militants and to obtain financial resources needed to carry out its terrorist activities.

The “Sputnik Operation” conducted in a coordinated fashion in some European countries in September 1996 exposed PKK’s links with organized crime and money laundering activities.

On the other hand, it is known that the PKK, together with other organized crime gangs, is also behind the recent wave of illegal immigration to Italy. PKK’s objective is to create international pressure and antipathy against Turkey.

Moreover, the PKK plays an important role in drug trafficking which constitutes one of the most evil crimes of our age. The British weekly magazine “The Spectator” underlined this fact in its 28 November-5 December 1998 issue by saying that “…According to the British security services sources the PKK is responsible for 40 percent of the heroin sold in the European Union…” .
Drug Trafficking and Terrorist Organizations

All terrorist organizations need to raise funds to sustain their violent activities and resort to illegal means to finance their crimes. Drug trafficking comes at the top of this list of illegal money raising activities, followed by robbery, extortion, kidnapping, blackmailing and arms smuggling.

In recent years, it has become increasingly evident that terrorism and drug trafficking are intertwined. The terms “narco-terrorism” and “narco-terrorists” have started to gain circulation in describing the link between terrorist organizations and narcotics smugglers. This fact is illustrated by certain international documents. The UN Convention Against Illicit Traffic In Narcotic Drugs and Psychotropic Substances (1988) refers to the relationship between illicit drug traffic and other organized criminal activities which undermine the stability, security and legitimacy of sovereign states.

Paragraph 5 of the UN International Narcotics Control Board (INCB)’s 1992 report points out that “illicit cultivation of narcotic plants and illicit trafficking in drugs continue to be a threat to the political, economic and social stability of several countries. Links appear to exist between illicit cultivation and drug trafficking and the activities of subversive organizations in some countries.” The 1993 INCB report draws attention to the organic connections between drug cartels and terrorist organizations, and also to the globalization of drug smuggling. The successive INCB reports point out that these drug cartels concentrate their activities in ethnically and economically troubled regions of the world. It is no coincidence that terrorist organizations thrive in the very same regions. The Vienna Declaration and Program of Action adopted at the World Conference on Human Rights (25 June 1993) stresses that “the acts, methods and practices of terrorism in all its forms and manifestations as well as linkage in some countries to drug trafficking are activities aimed at the destruction of human rights, fundamental freedoms and democracy, threatening territorial integrity, security of states and destabilizing legitimately constituted governments, and the international community should take the necessary steps to enhance cooperation to prevent and combat terrorism.”

The Final Communiqué of the Council of Europe Pompidou Group 2nd Pan-European Ministerial Conference (Strasbourg, 4 February 1994) underlines the fact that “considering the continuous increase in and the spread of drug trafficking incidents, the involvement of violent organizations in such activities constitute a serious threat to the contemporary society” (Art.9), and thus, “it is vital for the security forces to combat terrorism effectively” (Art.l5).

The UN Declaration on Measures to Eliminate International Terrorism adopted at the 49th session of the General Assembly, underlines the concern by the international community at the growing and dangerous links between terrorists groups, drug traffickers and their paramilitary gangs which have resorted to all types of violence, thus endangering the constitutional order of States and violating basic human rights. This Declaration also emphasizes the desirability of closer cooperation and coordination among States in combating crimes closely connected with terrorism, including drug trafficking, unlawful arms trade, money laundering and smuggling of nuclear and other potentially deadly materials.

PKK’s Involvement in Drug Trafficking

The 1992 annual report of the United States Department of State Bureau of International Narcotics and Law Enforcement, entitled “The International Narcotics Control Strategy” (INCS) proposes that the European drug cartel is controlled by PKK members. Likewise, the 1996 INCS report underlines the fact that the terrorist PKK uses heroin production and trafficking to support its acts of terror. The 1998 report, pointing to persistent reports of PKK’s involvement in narcotics trafficking through Turkey, reiterates that the PKK not only uses “taxes” extracted from narcotics traffickers and refiners to finance its operations, but “may be more directly involved in transporting and marketing narcotics in Europe” as well.

A 1995 report prepared by the Drug Enforcement Agency of the US Department of Justice emphasizes that the PKK is engaged in drug trafficking and money laundering activities and is well-established in the production of almost all kinds of opium products and their smuggling. The revenues from these activities, the report continues, are used for purchasing firearms, munitions and other equipment used by the terrorists. The report cites other sources of revenue of the PKK as extortion, robbery and counterfeiting. In “Political Violence and Narco-Trafficking“, a booklet published by the Paris Institute of Criminology in October 1996, PKK’s narcotics network and its functioning are detailed; the amount of narcotics captured by the European security forces are quoted; and the
PKK’s role in drug trafficking is thus documented.

The involvement of the PKK in all stages of drug trafficking has been further documented in a conference held by Dr. François Haut of the Paris Institute of Criminology in Brussels on 25 April 1997. It is stated that the PKK is engaged in producing, refining and marketing of drugs and has contacts in numerous countries. The PKK’s “turnover” from drug trafficking is estimated at “millions of US dollars”. Dr. Haut notes that the problem of narcotics trafficking has entered the Parisian suburbs thanks to the PKK, which he thinks is responsible for 10 to 80 percent of the heroin smuggled to Paris. Similarly, a 1996 report prepared by Jean Claude Salomon, François Haut and Jean-Luc Vannier for the Paris Institute of Criminology, utilizing such reliable and impartial sources as the Interpol, British NCIS and the national police agencies of the EU member states, notes that the narcotics route that runs through Turkey to the Balkans and western Europe benefits the “separatist” organizations of Turkish/Kurdish origin and the PKK militants and their intermediaries.

The March 1997 issue of “The Geopolitical Drug Dispatch,” a monthly report prepared by the ” Observatoire Geopolitique Des Drogues” points to the role of the PKK in the smuggling of drugs through the “Balkan route” and emphasizes that the terrorist organization has started using Romania and Moldavia, positioned along this route, as its rearward bases. The report also states that the Turkish traffickers arrested in these countries are of Kurdish origin and thus that many criminal activities attributed to Turkish individuals or groups “are in fact carried on by Kurds, usually with links to the Kurdistan Workers’ Party (PKK).” The report continues to point out that the PKK often hides behind its umbrella organizations, such as the ERNK and business, youth and women’s associations. To illustrate, it is noted in the report that “the ERNK business group in Romania, called the Association of Eastern Businessmen, is an excellent cover for the illicit activities of the PKK which has tight control over the drug deals as the local PKK leader also heads the ERNK.”

Last but not least, the final report of the thirty-third session of the Sub-commission on Illicit Drug Traffic and Related Matters in the Near and Middle East, held under the auspices of the UN International Drug Control Program (UNDCP) in Beirut from 29 June
to 3 July 1998, noted that “there were clear linkages between some narco-terrorist organizations, for example, the Kurdistan Workers’ Party (PKK), and other organized transnational criminal groups.

Turkey’s position astride the “Balkan route” makes it a significant transit point for narcotics. Using this route, the PKK smuggles morphine base and heroin from Iran, Pakistan and Afghanistan into Turkey across Turkey’s eastern borders. Since the late- 1980s, the terrorist organization has, instead of trafficking externally-produced heroin, opted for a more profitable way of producing heroin from non-heroin opiates. To this end, the PKK refines base morphine into heroin in mobile laboratories near Istanbul and in the southeastern parts of Anatolia. The PKK also cultivates opium and cannabis in the Beka valley (Lebanon) and in the isolated regions of southeastern Anatolia and northern Iraq.

Narcotics smuggling therefore constitutes a major part of the PKK’s financial apparatus, alongside extortion, blackmailing, robbery, arms smuggling and illicit labor trafficking. The PKK is actively involved in all phases of narcotics trafficking, from the producing and processing of the drugs to their smuggling and marketing. The revenues gained from illicit drug dealings and marketing are channeled to funding its arms purchases, which is required to sustain its terrorist activities.

PKK’s involvement in narcotics trafficking is thus now well-documented. Below there are some further examples compiled from the reports of the foreign media and foreign or Turkish security authorities which conclusively indicate PKK’s role in drug trafficking.

Foreign Press Reports

In January 1992, the Bremen Police arrested a “Kurd” selling drugs. The police found a bunch of keys in his pocket, which belonged to an apartment where “Kurds” lived. Hanging on the walls of the said apartment were posters of the PKK and its leader
Abdullah Öcalan. The police also found some clues suggesting that the PKK finances its armed struggle by the heroin trade (SAT-1 TV, 24 Hours, 6 January 1992).

In 1992, a total number of 2,069 drug addicts died in Germany. In the same year, the German police apprehended some children aged 10-12, coming from southeastern Turkey and selling drugs in Hamburg. A child of 8 carrying a firearm was also arrested. All these children confessed that the PKK was using them to sell drugs, since they did not have penal responsibility. The police seized 30 kg. of heroin from a “Kurd” who was said to have transferred DM 150,000 to his partners. The estimated figure the PKK earns from the narcotics trade is more than 56 million DM (VOX TV ; Germany, 12 February 1993).

In 1993, more than 50 PKK members were arrested by the Essen Police of Germany. The Federal Criminal Department in Wiesbaden found out that the PKK was organizing drug trafficking in Germany and the narcotics trade in Hamburg, Bremen, Frankfurt and Essen was under the control of the PKK (German Daily “NRZ,” 30 March 1993). The Hamburg Criminal Police arrested a band of Kurdish drug smugglers on 15 September 1993. 11-year-old children, who were also arrested with the other members of the band, later confessed to the police that the PKK illegally brought them from Turkey to Germany in order to make them sell drugs for the organization (Hamburg Local TV Broadcast, 15 September 1993).

Three years of intensive police investigation by the Slagelse Police and the Narcotics Section of the National Police Force in Denmark resulted in the solution of several armed robberies whose spoils were used to finance narcotics purchases. The police captured a Danish person, who had links with two Turkish narcotics kingpins living in Denmark. During the trial the close relationship between these people and the PKK was proven. The superintendent Niels Bech of the National Police Force expressed that large parts of the profits from the narcotics sales in Denmark have returned to Turkey. In one case DDK 140,000 were sent to Turkey and kilos of heroin was sent to Europe in return (Danish Daily, “Berlingske Tidende,” 31 October 1993).

Two young PKK members (aged 14 and 16) were caught by the police selling drugs at the Trabrennbahn Train Station near Wandsbeck on 26 September 1994 (“Bild-Hamburg” 28 September 1994).

On 5-6 October 1994 the “Bild” reported that narcotics were being distributed from Jork in Alten Land to Northern Germany and that the Kurdish dealers transferred 15 million DM to their collaborators in Turkey.

On 24 October 1994 the German magazine “Focus” wrote that in the last 9 years 315 PKK members were involved in drug trafficking around Europe, 154 of whom were captured in Germany.

Ralf Brottscheller, the Senator of Interior of Bremen, accused the PKK of extortion and organized narcotics smuggling (“Focus,” 18 September 1995). In France, the Aulnay Sous Bois Public Security Units and Paris Bureau of Combating Narcotics Trafficking conducted an operation which was completed after long and careful preparations of 18 months. 30 people involved in narcotics trafficking on behalf of the PKK and the Mafia active in France and Belgium were taken into custody after the operation (French Press, 4 November 1996).

The Belgian Gendarmerie raided a camp in Zutendaal/Genk, in which the PKK militants were being trained, and apprehended 35 people, including children and some internationally wanted criminals (“Arnhemse Courant,” 22 November 1996). The administrators of a facade company helping the PKK’s activities in France were taken into custody in Paris (French Press, 25 February 1997).

The “Observatoire Geopolitique Des Drogues” noted in its monthly report that the biggest heroin seizure in Hungary to date was made on December 12, 1996, aboard a Turkish bus belonging to the Toros Line company. The Turkish traffickers, caught with 42 kg. heroin turned out to be “Kurds.” The report mentions the case of a Romanian citizen who, upon his arrest with 2 kg. heroin by the Turkish police in Edirne in September 1995, admitted that he was running for the PKK drugs in one direction and explosives in the other.

The report also notes that 65 percent of the drugs confiscated by the Romanian customs officers are found on passenger vehicles and that “every time Romanian police make a drug haul at a Turkish company, Kurds are involved” (“The Geopolitical Drug Dispatch”, No. 65, March 1997).

A high level member of the PKK, known as the PKK chief in the Hannover area, was arrested in Berlin. He had been wanted by the German police on charges of arson attacks, and damage to private property. The police found out evidence regarding the PKK’s involvement in illicit labor trafficking (“Berliner Zeitung” 4 April 1997). 20 refugees were arrested in a police raid on a refugee hostel which was discovered to be a PKK base, in Grimma, Bahren. The operation was conducted jointly by the German police and experts from the Federal Criminal Department. The police confiscated various fire arms, thousands of DM and receipts. These immigrants were actively involved in the activities of the PKK and its facade branches (German Press, 4 April 1997). The Bavarian police conducted a series of operations against the PKK militants in refugee camps, arrested 2, and took into custody 17 of them (Statement by Straubing Police Directorate dated 17 June 1997).

The PKK transfers people, weapons and drugs through the FRY (Former Republic of Yugoslavia) and purchases weapons in return (Croatian daily “Vjesnik” August 1997). The “Focus” magazine remarked on 23 March 1998 that members of the PKK invested the money laundered from drug trafficking and extortion in the real estate market in Celle, Germany.

On August 1, 1998, the Croatian and Slovenian security forces jointly confiscated 38 kg. of heroin in a vehicle bound for western Europe. According to the Croatian reports, the shipment of the heroin was realized by Turkish citizens “who are most probably members of the PKK” This is consistent with the statements made by Slovenian security forces who have pointed to a “reasonable suspicion” that a member of the PKK is involved in the smuggling (Croatian and Slovenian press reviews, 6 August 1998).

Four “Kurdish” people were captured with 2.6 kg. heroin, the largest amount of narcotics ever captured in west Norway. It is thought that the four people caught were merely couriers and that the trafficking was carried out by a “Turkish/Kurdish” network (Bergen, 7 August 1998).

“…The PKK has financed its war against Turkey by extortion and the sale of heroin, and according to British security service sources it is responsible for 40 percent of the heroin sold in the European Union…” (British weekly magazine “The Spectator”, 28 November-5 December 1998 issue).

Reports of Foreign Police and Foreign Officials

In January 1990, a PKK member was arrested in Switzerland for selling drugs on behalf of the PKK. In the same month a 13-year-old person, also linked to the PKK, was captured in the Netherlands and was released as being too young to prosecute. A Turkish citizen of Kurdish origin, apprehended in France on 22 January 1991, confessed that he had been trading drugs in France on behalf of the PKK and that the drugs were transported by trucks or sometimes by tourist vehicles and then distributed to different cities not only in France but in various other countries in Europe as well. After being arrested on 7 March 1991 in France, a “Kurdish” person confessed that the drugs he was selling belonged to the PKK.

Another Turkish citizen of “Kurdish” descent, captured with 48 kg. of heroin in Arnheim in November 1991, was found out to be a PKK member. The German Police reports underline the fact that l,103 kg. of heroin was seized by the police in 1991 and 400 of 735 suspects involved in the drug trading incidents were PKK members. This ratio mounted to 450/735 in 1992 and 300/457 in 1993.

The US Department of State Bureau of International Narcotics Matters expressed in its International Narcotics Control Strategy Report (1992) that the two-thirds of the people involved in drug trafficking incidents in Europe are PKK-oriented.

An active PKK member working as a truck driver, who was known to have stood as a candidate in Bonn in the 1992 elections for the PKK’s so-called National Assembly, was seized in Troisdorf, Germany, while transporting substantial amounts of drugs.

In 1993, the police seized 200 kg. of heroin in London. Further investigation revealed that the drug traders were working for the PKK. A police operation in Offenbach, Germany on 7 January 1993, led to the seizure of 5 kilos of heroin. Among the seven people captured by the police was a person known as the “PKK’s accountant.”

As a consequence of the operations conducted by the German police in Hamburg, Bremen and Bad Bramstad during May-October 1993, 15.7 kg. of heroin was confiscated and 22 people were apprehended, including PKK members and supporters. The criminals turned out to have requested political asylum from the German authorities. 15 Turkish citizens with “Kurdish” descent were arrested in connection with 1.6 kg. heroin seized by the German police in Recklinghausen, Germany, on 27 October 1993. Among those were the participants at pro-PKK demonstrations in Turkey. A message by the German Interpol dated October 26, 1993, pointed out that six Turkish citizens with Kurdish origin were arrested on charges of laundering the proceeds from drug trafficking in the Netherlands, Spain, Italy and Germany. Large sums of cash, thought to be laundered money, were captured by the German police.

Another Turkish citizen of “Kurdish” origin, captured in Caracas, Venezuela on 10 November 1993, while carrying 3.5 kg. of cocaine, confessed that she was a PKK courier.

This incident is said to prove the links of the PKK with the drug cartels even in Latin America.

The NCIS estimated that the 44 percent of 1993 budget of the PKK as 430 million French Francs, came from illicit drug trafficking.

During a six-week campaign initiated by the Stuttgart city police in January 1994, 76 people were apprehended, including some who had been formerly prosecuted in Turkey because of their links with the terrorist organization.

On 17 August 1994 the German Criminal Authority informed the Turkish Security Authorities that a political refugee, resident in Kiel, was engaged in drug trade and money transfer to the PKK.

The US Deputy Secretary of State in charge of narcotics, Ambassador Robert Felbard, answering a question at a press briefing in February 1994 regarding the PKK supervision of drug trafficking in Europe and the United States, stated that the US had quite a bit of information about the PKK’s involvement in the trafficking of heroin into Europe. The Amsterdam police, during an anti-drug operation on 11 December 1994, seized numerous firearms, machine guns, bombs and PKK documents and arrested several PKK militants.

The Bavarian Minister of Interior, Günter Beckstein, referring to the 30 PKK militants captured in Europe during the last two years, stated that the PKK has taken control of the European narcotics market (Turkish daily, “Cumhuriyet,” 31 July 1995). The Director of German Terrorism Research Forum, Rolp Tophoven, has stated that a large majority of the people arrested on charges of narcotics smuggling are of “Kurdish” descent, many of whom confess committing the crime on behalf of the terrorist PKK (Turkish daily, “Yeni Yüzyıl,” 12 November 1995).

Olivier Foll, another expert on international terrorism, noted that the PKK members, when apprehended for illegal possession of narcotics, confess to smuggling drugs for the PKK and exploit the “political” dimension of the issue as an excuse for their crimes. Mr. Foll criticized the “Kurdish” policies of some European statesmen who grant concessions to the PKK (Turkish daily “Yeni Yüzyl,” 12 November 1995). During the Sputnik operation of September 18, 1996, the Belgian police seized 350 million Belgian Francs that were thought to have been the proceeds from narcotics trafficking. Seven people having ties with the PKK were apprehended in connection with the crime. The Sputnik operation also revealed that the MED-TV, the mouthpiece of the PKK, is involved in PKK’s money laundering activities. The MED-TV representative in Germany was taken into custody as he was unable to explain the source of the 500 million BF, used in financing the station. It was later found that he was using revenues from drug trafficking for financing not only the MED-TV but also the so-called “Kurdistan Parliament in Exile” (KPE). The Belgian police seized many firearms in the KPE building they searched.

In August 1997, the German police conducted a comprehensive operation against the PKK members in Cologne in which six members of the PKK were arrested. After the operation, Cologne police officers issued a statement emphsizing the fact that the PKK is involved in organized crime including extortion in Germany to finance its acts of terrorism.

The Göttingen police of Germany, after a 14-month investigation, managed to penetrate the drug smuggling network with two “Kurdish” informers in May 1998 and found out that the revenues from 40 kg. of heroin marketed were channeled to the PKK.

The KDP (The Kurdistan Democratic Party of Masud Barzani) forces discovered extensive narcotics farms in the Gali Pes Agha region of northern Iraq, captured from the PKK in May 1997.

Turkish Police Reports

A PKK member, captured by the police with 14.5 kg. of heroin on 1 September 1993, confessed that he was acting on behalf of the PKK abroad, and that he was a drugsmuggler, transferring 30 percent of the proceeds to the terrorist organization. Following the confiscation of 20.3 kg. of heroin in Duisburg, Germany, two PKK supporters were arrested by the German police. This triggered a police investigation in Turkey, which led to the seizure of firearms and munitions in a vehicle owned by the same family in the city of Mersin on 12 May 1993.

A PKK militant of Iranian origin confessed that the terrorist organization has drug production facilities in Iran and that Osman Öcalan (the brother of Abdullah Öcalan and a leading figure of the terrorist organization PKK) is in charge of the production of narcotics which are later marketed mainly in Europe to raise money for the organization. Two PKK militants, arrested with 30 kg. of heroin, expressed that they were aiming to sell the drugs to provide financial contributions to the PKK. The Turkish Security Forces seized 120 kg. of heroin and 40 kg. of hemp seeds (cannabis) in a PKK shelter in southeastern Turkey.

One PKK member, who was put in jail on 3 July 1993 for getting involved in the terrorist acts of the PKK in Hakkari and released on 20 October 1993, was captured with 36 kg. of heroine, 140 kg. of precursors and some other drug-producing material. Another member of the PKK, sentenced to 6 years of imprisonment, confessed that he was in charge of establishing the links between the drug smugglers and the terrorist organization.

During the operations conducted by the Turkish security forces, two people, captured with 48 kg. of hashish, were arrested as they were found out to be involved in narcotrade so as to provide financial support to the PKK.

Another Turkish citizen said to be of “Kurdish-origin”, caught by the police in possession of 117 kilos of hashish in Istanbul, was later found to have participated in the PKK-led attack on the Turkish Consulate General in Frankfurt on March 1l, 1992.
One Turkish citizen of “Kurdish-origin” apprehended in July 1994 confessed that he was involved in drug trafficking to raise money for the PKK. The police, making use of the information he disclosed, were able to arrest some other members of the terrorist organization.

On 1 August 1994 a PKK member, apprehended in Diyarbakr with 2 kg. of heroin, acknowledged that he was selling drugs for the PKK. He also informed the police that some PKK members were cultivating drugs and gave the names of the places where hemp seeds (cannabis) were grown. In further investigation the police captured 120,000 roots of hemp seeds in a village named Dibek. On 21 August 1994 the Turkish security forces apprehended two people with 150 kg. of hashish and considerable amounts of hemp seeds and hashish growing material. The security forces also captured PKK documents and propaganda material and two machine guns.

Diyarbakır Police, conducting an operation against the PKK on 17 July 1994, apprehended three people with 80 kg. of hashish, PKK documents, a gun and three ERNK seals. These people confessed that the PKK ordered them to sell the drugs and purchase firearms and food supplies for the organization. The said people turned out to have participated in various terror acts such as the rocket attack to and storming of a police residence in Lice on 29 June, the bomb attack on the residence of a judge in Diyarbakır on 16 January 1994, and a bomb attack on a police patrol car.

Seven people captured in the city of Cizre on 23 March 1994 with 398.5 kilos of heroin confessed to smuggling narcotics on behalf of the PKK.

The security forces have had strong evidence suggesting that a network composed of PKK militants is involved in drug trading in Zaho, northern Iraq. The network is known to hand the drugs over to clients either in Zaho or in Turkey. Therefore, it was not very surprising that during the operation by the Turkish Armed Forces in northern Iraq against the PKK, the Turkish army discovered a large farm where the terrorists cultivated hemp (cannabis). The farm was located near the PKK’s Pirvela Camp in the Bahara valley. The Turkish military officers announced that the amount of drugs captured during the operation in northern Iraq reached 4.5 tons.

In a raid on 7 March 1995 on the residence of a person, suspected by the police of having contact with the PKK militants, the Turkish police seized large amounts of drugs, drug precursor chemicals, firearms and ammunitions.

Three of the seven people caught with 21.5 kilos of heroin in Hamburg, Germany, have been found out to have been formerly arrested in Turkey on charges of PKK membership.

The two people caught by the police with 20.6 kilos of narcotics in zmir on August 5, 1996, have been found out to be running an association linked to the PKK in the Netherlands.

Another PKK sympathizer, who was captured with acetic anhydride, a heroin precursor chemical, by the Turkish security forces in the city of Van on March 24, 1998, was found to have been previously arrested for providing logistic support to the PKK. The Turkish security forces have strong evidence that the PKK militants, settled in the Iranian part of our common border, receive commissions from the narcotics smugglers called “taxes or donations.”

The role of the PKK in incidents given above is undeniable, both because of the documents seized by the security forces and the backgrounds of the arrested people. Still, in certain Western countries, the activities of this terrorist organization, are
regrettably being tolerated.

After the prohibition of PKK in France and Germany towards the end of 1993, a wave of optimism emerged in Turkish public opinion that the rest of the European countries would follow suit by adopting similar measures. This, however, has not happened to date. Yet, it is clear that the prohibition of the PKK and its front organizations in European countries would also be in the interest of these countries. The PKK is responsible for narcotics trafficking, extortion, robbery, and illicit arms and human smuggling activities, and thus circumvent the rule of law and compromises the security and stability of the countries in which it operates. It is no coincidence that drug trafficking cases predominantly occur in those countries where the organization of the PKK is extensive and tolerated.

Is There A “Kurdish Question” in Turkey?

As the first melting pot and encounter point of many different civilizations and cultures, present-day Turkey contains a multitude of ethnic, religious and cultural elements. Turkey is proud of its great heritage. This centuries-long shared way of life is perfectly
second-nature for the people of Turkey.

Yet, different ethnic identities, including the Kurdish, are acknowledged and accepted in Turkey. The state does not categorize its citizens along ethnic lines nor does it impose an ethnic identity on them. Population censuses in Turkey never count people on the basis of their ethnic origins. But, this does not prevent an individual citizen to identify himself or herself in terms of a specific ethnic category. That is a private affair and ultimately a matter of personal preference. Public expressions and manifestations of ethnic identity are prohibited neither by law nor by social custom. Folklore is rich and colorful and local variations, customs and traditions are protected and supported.

Turkey is a constitutional state governed by the rule of law. Democracy rests on a parliamentary system of government, respect for human rights and on the supremacy of law. Multi-party politics, free elections, a growing tradition of local government mark the democratic way of life in Turkey.

Constitutional citizenship is one of the principles upon which the Turkish state was founded. The Turkish Constitution stipulates that the State and the Nation are indivisible, and that all citizens irrespective of their ethnic, racial or religious origin, are equal before the law.

For historical and cultural reasons, and under stipulations of binding international treaties, the concept of “minority” applies specifically to certain groups of non-Moslem citizens. In fact, the social fabric of Turkey is a unique real life case of the OSCE principle that “not all ethnic, cultural, linguistic or religious differences necessarily lead to the creation of national minorities”. Our citizens of Kurdish ethnic origin are not discriminated against and they feel themselves to be equal members of the society. Many have risen to the highest positions in the Republic. They share the same opportunities and the same destiny as the rest of the population.

Ethnicity is not a factor in the political geography of Turkey. That is, the predominant majority of the Turkish citizens of Kurdish descent live in western Turkey, with the greatest concentration being in Istanbul. Even in eastern and southeastern Turkey, the
Turkish citizens of Kurdish ethnic origin do not constitute a majority. The unitar structure of the State reflects the equality and togetherness of different geographic regions of Turkey.

Therefore, it is simply neither understandable nor acceptable for Turkey to discuss “the respect for social, economic and legitimate political aspirations of Kurds” as if the Turkish citizens of Kurdish ethnic descent constitute a different and separate community. They are citizens of a nation that has been sharing for centuries the same values with respect to language, religion, culture and patriotic identity, common history and the will for a mutual future.

It is of cardinal importance to differentiate between a militant organization, which resorts systematically to terrorism as well as all kinds of organized crime, and the phenomenon of Kurdish ethnicity. It is evident that our citizens of Kurdish ethnic origin are law-abiding people. Most of them live in western Turkey, drawn by economic attraction. They are of their own choice integrated into the society and its economic, social and cultural aspects. In Turkey, citizens of all ethnic origins can rise to the highest political positions and ranks such as cabinet ministers and members of parliament. Throughout the centuries, much mixing has taken place through intermarriages. Progress in industrial, cultural and social fields, as well as urbanization, has also contributed to the voluntary and natural process of integration.

The population in southeast Anatolia, like our citizens in other regions of the country, participate fully in the political life of Turkey; they freely make their voices heard in local administrations, in the municipalities, the Parliament, and the central government through elected representatives. It is nothing out of the ordinary for the individuals of different ethnic origins to participate in the political life of the country. Even the most militant circles concede the fact that there are no obstacles to social mobility of individuals from different ethnic origins to any profession or career, whether public or private.

The fundamental rights and freedoms of all Turkish citizens are secured by the relevant provisions of the Constitution. However, those rights have been threatened by the PKK, creating terror among the populace.

None of our citizens of Kurdish ethnic origin, notwithstanding allegations to the contrary, who publicly or politically asserts his/her Kurdish ethnic identity risks harassment or persecution. However, acts or statements made against the “territorial integrity” of Turkey are subject to legal prosecution under the law. If these allegations were true, none of the publications in Kurdish whose contents are full of assertions of Kurdish ethnic identity would have been tolerated by the authorities.

In the same vein, Turkey is often accused of refusing to negotiate with the terrorist organization PKK. These accusations contradict the fundamental rules of international law. Negotiating with a terrorist organization, responsible for thousands of murders, would be tantamount to justifying and encouraging terrorism.

Is the Use of Kurdish Banned in Turkey ?

Contrary to the allegations of some biased quarters, there is no restriction on the use of languages in Turkey. Presently, there are many private radio-TV stations broadcasting and numerous books and journals published both in Turkish and in various dialects of
“Kurdish” throughout the country. It should be mentioned here that “Kurdish” can be hardly depicted as “a single language” linguistically or socially. Many scholars point out the fact that there are many different local languages and dialects used in southeastern Turkey such as Zaza and Kırmanchi which are only as close to each other as French and English. These local languages and dialects are so dissimilar that people living in one village cannot even communicate with others from a neighboring village. As a result, Turkish has become the sole medium of communication in the region. It is ironic that Turkish is also used in PKK’s militant training camps and in the communication between its headquarters and terrorists as their common language.

The official language of the Republic of Turkey is Turkish, but Armenian, Ladino, Greek, the different dialects of “Kurdish”, etc. are spoken freely in daily life. There is only one official language in the country. However, in this respect Turkey does not constitute a unique and exceptional case either in Europe or among other democratic countries.

It should also be underlined that expressions of ethnic identity such as the use of local languages are viewed as private domain matters. Thus, they are not the subject of law and are therefore not regulated by the state. The Turkish language is the language of the Republic of Turkey and is consequently the only formal language of education and instruction. The same is true in most democracies. Though it is possible to help promote them, it is neither realistic nor feasible to make local tongues official languages of the State.

Socio-Economic Development of Southeastern Turkey and the Southeastern Anatolia Project (GAP)

The Southeastern Anatolia Project (GAP), consisting of a complex system of dams, waterworks, irrigation and hydraulic energy network is a colossal investment of Turkey, the biggest regional initiative ever attempted in Turkey. It aims at changing the whole complexion of the arid geography and consequently, the social and economic backwardness of southeastern Anatolia. The Turkish Government has always believed that one of the best tools in the struggle against terrorism is economic development. It is no accident that the region in which the PKK operates is also the least economically developed part of Turkey. The Turkish Government is determined to rectify that.

It is a fact that there are socio-economic regional imbalances in Turkey as in every developing, even some developed countries. Rough geographic and climatic conditions of southeastern Turkey are the main factors in this imbalance. Terrorism and economic backwardness of the region affect all our citizens indiscriminately. Despite many governmental incentives and low taxation policies, the private sector had in the past been reluctant to invest in the region, mainly due to security concerns. Public sector has taken the place of the private sector and many investments have already been realized by the State. “GAP” is the best example of that. Government investment in this region is much higher than the amount of taxes collected there. “GAP” is a gigantic economic step forward which will change the destiny of the region. Agricultural production of Turkey will rise by several folds when this project, which is both energy and irrigation oriented, is completed. Yet, its important impact is not expected only on agricultural production, but also on industry, construction, services, as well as on the Gross Regional Product and employment. When the Project is completed, per capita income will increase three times, and 3.3 million jobs will be created. The Southeastern Anatolia Project constitutes an integrated project which contributes significantly to the realization of national targets for the utilization of development potentials, self-induced economic growth, social stability and enhancement of export possibilities, and at the same time aims at the promotion of the principle of sustainable human development; thus, human development is the core of sustainable development in the “GAP” region. In this context, the “GAP Social Action Plan” consists of the basic policies, targets, strategies and implementation measures for ensuring the social development of the region through a human-centered approach emphasizing sustainability of the development. This people-centered development aims to remove the gap between the project area and the more developed regions in Turkey and to promote equitable development.

This ambitious socio-economic development drive also explains why the PKK has been targeting civilians as well as economic and social projects. PKK’s aim is both to terrorize the local population and to keep the region economically and socially backward so as to recruit more militants into its own ranks. However, this is being reversed as the GAP began to bear its fruits. For example, although the so-called head of the PKK is from ?anlurfa, there has never been a terrorist act there, because it is an economically powerful settlement. The state of emergency still has to continue in some of the provinces of southeastern Turkey. It is the direct consequence and explicit proof of the PKK terrorism in the region. It is of utmost importance for Turkey to augment the allocation of human and financial resources for the socio-economic development of this region. The precondition to achieve this task is the eradication of the PKK terrorist organization. Eradication of terrorism will not only put an end to the deliberate devastation by terrorists of the underdeveloped regions of Turkey, but also release important resources for developmental activity in those very regions. While terrorism might be viewed as a consequence of certain underlying causes, it is also incontestably true that terrorism is itself the main reason of poverty and underdevelopment of those areas where it is perpetrated.

In sum, our citizens of all ethnic origins -Turkish, Kurdish and others- living together for more than ten centuries in Turkey have created a society of patriotic citizens sharing common values. They established their own nation-state, the Turkish Republic, following the War of Independence. Ethnic descent is not considered a cause of discrimination or privilege just as in all modern nation States on the globe.

Sevgi ile yogrulmuş bir Askerin hikayesi..

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

MERHABA
YENİ HAYAT

Kim derdi ki
Yarılsın da nihayet yerin altı
Bir anda dirilsin
Şu milyonla karaltı
Topraklaşan ellerde
Birer meşale yansın
Kim derdi ki
Şu milyonla adam
Birden uyansın…

(Mithat Cemal KUNTAY)

Milli sınırlar içinde bulunan vatan parçaları bir bütündür. Birbirinden ayrılamaz. ATATÜRK

Aile, her türlü iyilik ve kötülüğün öğretildiği okuldur. W.STAKEL

Bir babanın çocuklarına yapacağı en büyük yardım annelerini sevmektir.T.HERBURG

Babanın erdemleri çocukların servetidir. A.FRANCE

Sevmek ve sevilmek varolmanın en büyük mutluluğudur.S.SMİTH

Bir erkeği eğitirseniz bir kişiyi eğitmiş olursunuz, bir kadını eğitirseniz tüm aileyi eğitmiş olursunuz. CHARLES IVER

BAŞLIK PARASI

“Üstat! Aşk dediğin nedir? Sever, kavuşamazsın, adı aşk olur!..”

–Yeter artık Mustafa! Bu kaçıncı dilim?

Delikanlı, Zeynep’in sözlerine aldırmadan yine uzandı baklava tepsisine. Bir yandan da ince, siyah bıyıklarının altından gülümsüyordu bana:

–Aç karnına daha iyi oluyor Metin Ağabey. Bugün yemeyeceğim de ne zaman yiyeceğim? Ömür dediğin bir masal, bir var, bir yok!

Belki de haklıydı. İnsan fark edemiyor; ama nasıl da hızlı akıyordu zaman. Çocuklar büyümüş, biz yaşlanmıştık. Oysa daha dün bırakmıştım Mustafa’yı kışlasına. Birkaç hafta sonu ziyaretine de gitmiş, usta birliğinden gönderdiği mektuplarına cevaplar da yazmıştım. On beş ayı bitirip terhis olduğu gün bile duymuştum telefondaki heyecanlı sesini. Hey gidi günler!

–Biliyor musun Metin Ağabey? Otobüs yolculuğumuzdan bu yana tam iki buçuk yıl geçti. Altay doğmamıştı daha, bak şimdi kucaklara sığmıyor.

Kalktı, öğle uykusundaki oğlunun üstünü örtüp, sinekleri kovaladı:

–Dikkat etmek lâzım! Hastalanınca hiç uyutmuyor bizi. Bizim hanıma kalsa, hemen “Nazar değdi!” oluyor. Ne güzel mazeret, değil mi? Neyse ağabey, çok iyi oldu geldiğiniz. Bu defa da bahane bulsaydın, küsecektim sana. Keşke Burhanlar da gelebilseydi.

Oturduğum yüksek divanın yumuşak minderlerine şöyle keyfimce bir yaslandım:

–Aslında geleceklerdi. Bayram tatili dokuz güne çıkınca gelin hanım ailesini görmek istediğini söyledi. Ne de olsa yeni evliler. Nurhan’ı da kandırıp hep birlikte gittiler Karadeniz’e.

–İyi yapmışlar Metin Ağabey, yüzü gülmüştür sizin gelinin.

–Gülmez mi? Çok özlemiş anne babasını. Bizim oğlan da rahat durmuyor ki! “Arşı arşı memlekete kız vermesinler!” diye bir türkü tutturuyor, üzüyor güzel gelinimi.

Bahçelerinde oturuyorduk. Hanımlar, bir yandan taze kopardıkları sebzeleri yıkıyor, soyuyor, doğruyor, bir yandan da hamur yoğuruyorlardı. Benim, apartman dairesinden bıkmış eşim de onlara yardım ediyor, açık havanın tadını çıkarıyordu. Bu sabah gelmiştik. Bir taşla iki kuş! Hem kız kardeşimle eşinin, hem de bu delikanlı ile ailesinin gönüllerini almıştık. Daha yeğenlerimizi yeni öpmüş, bavullarımızı henüz açmıştık ki, telefon edip “Nerde kaldınız, sizi kahvaltıya bekliyoruz!” demişti Mustafa.

–Gözlüklerin yakışmış Metin Ağabey.

–Sağol Mustafa, zorunluluk işte. Önceleri garipsedim kullanmayı. Artık uzağı zor seçiyor, yakını da eskisi gibi göremiyorum. Bunları takmadığımda, gazete okurken bile nerdeyse içine düşüyorum. Yıllar geçiyor, olacak bunlar, aldırmıyorum.

Eşim, oturduğu yerden bize doğru bağırdı:

–Aslan yaşlandıkça yelesini tararmış ya Metin de aynı hesap. Gözlerinin bozulmasına, saçlarının seyrelmesine aldırmadığını söylüyor; ama dereceli güneş gözlükleri, özel şampuanlar kullanmayı da ihmal etmiyor.

Bu arada çocuk uyanıp ağlamaya başladı. Zeynep ellerinin una bulanmış durumunu göstererek seslendi:
–Mustafa bakıver Altay’a, ağlatmasana!

Delikanlı biraz söylenerek kalktı. Yüzü asıldı. Çocuğu sallayıp uyuttu. Zeynep oturduğu yerden yine seslendi:
–Sizin yanınızda böyle davranıyor, kazaklık yapıyor bana.

Mustafa eşine doğru baktı:

–Boşuna mı verdik onca başlık parasını!

Zeynep şaşkın bir ifade takındı, sesinde kızgın bir ifade vardı:

–Başlık verdin de ben mi görmedim? Böyle âdet mi kaldı bizim buralarda? Parayla mı satın aldın sen beni?

Delikanlı bozulur gibi olduysa da altta kalmaya niyetli görünmüyordu. Cevabını hiç geciktirmedi:

–Aldırma sen ona Metin Ağabey. Âşık Veysel’e sormuşlar; “Üstat! Aşk dediğin nedir?” “Sever kavuşamazsın, adı aşk olur!” demiş. Biz kavuştuk da ne oldu işte!

Zeynep yan gözle baktı ona. Elindeki ince oklavayı işaret ederek hafifçe salladı:

–Getirir gösteririm şimdi buradaki herkese, askerdeyken içini kalplerle süsleyip, kurumuş çiçekler de yapıştırıp gönderdiğin bir bohça mektubu. Ne demek kavuştuk da ne oldu?
Delikanlı, duymuyormuş gibi yapıp bir türkü tutturdu:

Milli sınırlar içinde bulunan vatan parçaları bir bütündür. Birbirinden ayrılamaz. ATATÜRK

“Güzelliğin on para etmez
Bu bendeki aşk olmasa!”

Zeynep bir kez daha salladı oklavayı. Mustafa bundan da ders almamış olacak ki sürdürdü şakasını:

–Geçenlerde kaynanam kayboldu ilçedeki pazarda. Hemen koşup gazeteye ilân verdim. Kaynanamın kocaman bir resmi, altında da şu yazı; “Görenlerin, insaniyet namına görmezlikten gelmeleri rica olunur!”

Saklayamadık gülmelerimizi. Zeynep de gülüyordu. Aslında cevap verecek, atışacaktı; ama bizden çekinip sustu. Bu suskunluğu fırsat bilmişti delikanlı. Birkaç cümle daha etti. Baktı ki iş şakadan çıkacak, karısının gönlünü almaya çalışan bir aşk şarkısı mırıldandı:

“Sevemez kimse seni,
Benim sevdiğim kadar…”

Kız kardeşim dayanamayıp müdahale etti:

–Zeynep’in yerinde ben olsaydım bu şarkının güzel sözlerine kanmaz, o oklavayı atardım şimdi kafana. Dua et Kadir Ağabeyin bugün nöbetçi. Gelseydi o da kızardı sana.

Mustafa yine pişkinliğe verdi:

–O benim kınalı kuzum Ülkü Abla. Şaka yaptığımı bilir o!

Çocuk, uykuya doymuş olacak ki, tekrar ağlamaya başladı. Bu defa delikanlı, onu yattığı yerden alıp, yanaklarını öptü ve oyuncaklarının yanına bıraktı. Sonra aklına yeni şakalar gelmiş gibi döndü bana:

–Metin Ağabey, bir adamın ömrü bitmiş. Azrail gelip “Gitme zamanı geldi!” demiş. Adam; “Bebek numarası yaparsam belki beni götürmez!” diye düşünmüş ve başlamış “Inga ınga!” diye ağlamaya. Azrail daha akıllı tabii! Bakmış ağlayan adama, gülmüş; “Haydi bebeğim, atta atta!”

Nereden buluyordu bunları. Tek kişilik bir orduydu sanki. Hiç doymuyordu konuşmaya. Sabahtan beri anlattığı askerlik anılarından sonra, şimdi de fıkralara başlamıştı. İyi anlaşıyorduk onunla. Benim ikiz yeğenlerle Mustafa’nın oğlu da iyi anlaşmışlar, bahçede bir o yana bir bu yana koşturuyorlardı. Zeynep’in sesini işittik:

–Altay koşmasın Mustafa, terleyecek, düşecek, bir yerini acıtacak şimdi!

Delikanlı Zeynep’e baktı:

–Bırak acıtsın! Düşüp kalkmadan nasıl öğrenecek ayakta kalmasını, nasıl becerecek doğru dürüst yürümesini, koşmasını?

–Bari çıkarıver kazağını da terlemesin.
Mustafa, kolundan yakaladığı çocuğun kazağını sıyırıp bana doğru uzattı:

–Bunu Zeynep ördü Metin Ağabey. Çok becerikli. Eli de hızlı. Seri üretime geçip kısa zamanda zengin olacağız.
—Neden olmasın ki! Benetton adını duydun mu daha önce? Bir kamyon şoförünün oğlu imiş! Ablasının ördüğü kazakları satarak başlamış işe. Bugün dünyanın çeşitli ülkelerinde beşbine yakın mağazası var. At binenin, kılıç kuşananın.

Mustafa heyecanla Zeynep’e döndü:

–Duydun mu Zeynep? Ne olur ne olmaz, biz şimdiden açacağımız dükkâna bir isim bulalım. Mesela dünyanın her yerindeki ışıklı tabelalarda şöyle yazdığını bir düşünüp, hayal etsene; “Zeynepton mağazalarına hoş geldiniz!” Çok büyük para kazanacağız, çok!

Mustafa’nın annesi Güler Hanım, inanmıştı oğlunun şakasına. Hamurlu ellerinin tersiyle oyalı yazmasını düzeltirken, söylendi:

–Para, yalnız başına mutluluk mu getirirmiş? “Mal da yalan, mülk de yalan. Var biraz da sen oyalan!” diye boşuna mı demiş atalarımız. “Asıl zenginlik gönül zenginliğidir!”

Eşim Nuray, Mustafa’nın annesine destek vermek ister gibi konuştu:

–Komşudan duyduğum bir hikâyeyi anlatayım size; Yeni evli bir çiftin kapıları çalınır. Kalkıp açtıklarında kendilerine gülümseyen üç yaşlı adam görür ve “Siz kimsiniz?” diye sorarlar. Adamlar sıcak yüzleriyle kendilerini; “Sevgi, Zenginlik ve Başarı” şeklinde tanıtıp, bu eve armağan edildiklerini söylerler. Çift; “Öyleyse gelin içeri.” dediklerinde de; “Hepimiz gelemeyiz, birimizi seçmelisiniz!” cevabını alırlar. Kısa bir süre düşünen yeni evliler, “Sevgi” adlı ihtiyarı çağırmaya karar verir. Yaşlı adam içeriye doğru adım atarken, diğerleri de arkasından yürür. Evin hanımı merakla; “Hani, sadece biriniz gelebilirdiniz?” deyince, öndeki adam, içlerini ısıtan bir sesle şöyle konuşur; “Onlardan birini seçseydiniz, sadece o girecek, biz kalacaktık; ama siz beni seçtiniz. Başarı ve Zenginlik her zaman benim, yani Sevgi’nin arkasından gelir!” Bu tatlı ihtiyarlar birkaç dakika içerisinde evin her yerine uğurlarını bırakıp giderler.

Biraz uzakta da kalsa, bizi dinleyen Ülkü yanımıza yaklaştı:

–Başarının gelmesi bazen gecikebiliyor. Sabretmek, yılmamak gerekiyor. Bir hayat öyküsünü örnek vereyim size; “Abraham Lincoln” adında bir adam, yirmi iki yaşında ticarette batmış. Yirmi üç yaşında eyalet meclisi seçimlerini kaybetmiş. Sonra sırasıyla; yirmi dokuz yaşında eyalet meclis başkanlığı seçimlerini, otuz bir yaşında temsilciler meclisi seçimlerini, kırk altı yaşında senato seçimlerini ve kırk yedi yaşında da başkan yardımcılığı seçimini kaybetmiş. Bütün bunlara rağmen kaybetmekten yılmayan Lincoln, elli bir yaşında Amerika’ya başkan olmuş.

Zeynep, oturduğu yerden delikanlıya intikam alır gibi seslendi:

–Hey Mustafa Lincoln, çocuğa bir bak, ağlıyor yine!

KADİFE GÜL

“Hırs gelir; göz kararır.
Hırs gider; yüz kızarır…”

O sırada bahçe kapısından içeriye elinde sıkıca tuttuğu kâse ile küçük bir kız çocuğu ve uyumlu kıyafeti, gülümseyen yüzü ile orta yaşlarda bir hanım girdi. Başından indirdiği geniş tepside, üzerlerinde hâlâ dumanları tüten birkaç yassı ekmek vardı. Yavaşça eğilip tepsiyi masanın üzerine bırakırken şöyle dedi:

–Misafirlerimiz hoş gelmişler. Sıcak ekmekle tereyağı iyi gider, afiyet olsun.

Çocuğa uzanıp, elindeki kâseyi aldı:

–Hadi Sude, sen de hoş geldiniz desene kızım.
Çocuk bizi süzerek baktı ve bir şey söylemeden Altay’ın yanına koştu. Kızının arkasından başını sallayan kadın, yanımıza yaklaşıp ellerimizi sıktı. Aslında böyle durumlarda hep hazırlıklı olurdum. Çünkü birkaç defa el sıkmak için hanımlara uzattığım elim havada kalmış, mahcup düşmüştüm. Bunun adını kendilerince ahlâksızlık koymuşlardı. El sıkışılınca namusa leke çalınıyor, günaha giriliyormuş. Ellerini kendi öz babasından, kardeşinden sakınanlar bile olurdu. Ben bunu hep niyetlerin kötülüğüne ve anlayışların çirkinliğine bağlardım. Yeri yoktu kültürümüzde bu yanlışlıkların. Bayanlar kendi aralarında sohbet edip çalışırken, ben de çocukları seyre koyuldum. Mustafa başıyla işaret etti:

–Metin Ağabey, bu ekmekleri getiren hanımın adı Dilek. Ben askere gitmeden hastalandı. Kansere yakalanmış. Nerdeyse alacaklarmış göğüslerinden birini. Hiçbir zaman yenilmemiş hastalığa, ağlayıp sızlananlara itibar etmemiş, gözyaşlarına boğulmamış. Kabullenmiş; ama mücadeleyi de bırakmamış. Karıştırmış kitapları, sorup soruşturmuş, okumuş öğrenmiş ve gitmiş doktorlara yaptırmış tedavisini. Bugün, gördüğün gibi, sağlığı yerinde maşallah! Geçenlerde anneme ne demiş biliyor musun? “Bu hastalık bana bir hediye! Onun sayesinde sağlıklı yaşamanın nasıl bir mutluluk olduğunu öğrendim.”

Altay hızla gelip Mustafa’nın kucağına tırmanmaya çalıştı. Elindeki plastik arabayı, Dilek Hanım’ın kızı Sude’den kaçırıyordu. Delikanlı hemen çocuğun göz hizasına kadar eğildi ve ona oyuncaklarını paylaşması gerektiğini anlatmaya başladı. Merakla dinledim onu. Tane tane örnekler veriyor, ne güzel konuşuyordu. “Dil tencerenin kapağına benziyordu. Kıpırdadı da kokusu duyuldu mu, ocakta ne pişiyor anlıyordun. Kalbi ve sözü bir olmayan kimsenin de yüz dili bile olsa dilsiz sayılıyordu.” Çocuğa tepeden bakmayıp, çömelip konuşması da pek hoşuma gitmişti. Şu oldu en son cümlesi:

–Anladın mı benim akıllı oğlum. Bundan sonra ver arkadaşlarına oyuncaklarını. Paylaşmasını öğrenerek büyü.

Adı üstünde Şeker Bayramı! Altı yedi çocuk belirdi kapıda. Ellerimizi öpüp, aldıklarını torbalarına koydular. Mustafa’yla göz göze geldik. “Bayramlarda el öper, şeker toplardık.” dediğimde, “Biz de Metin Ağabey, en çok da ben toplardım!” demişti. Aynı anda hatırlayıp, karşılıklı gülüştük. Güzel havayı koklayıp, gözlerime baktı:

–Çiçekleri çok severim. En çok da gülleri! Usta birliğim yemyeşildi. Çarşı iznine çıktığım bir gün tanıştığım adam birliği kastederek; “Şu askerler her zaman en güzel yerleri alıyorlar!” deyince hemen itiraz ettim ona. “Askerler en güzel yerleri almıyorlar, bence onlar aldıkları her yeri güzelleştiriyorlar!” dedim.

Haklıydı. Sahip olduklarımızın değerini bilip, gerekli özeni gösterdiğimizde güzellik de kendiliğinden geliyordu:

–Aferin Mustafa iyi söylemişsin.

–Sağol Metin Ağabey. Gel, sana bahçemizdeki en güzel gülü göstereyim.

Kalktık. Hanımlar masayı donatırken biz de bahçenin köşesine doğru yürüdük. Mustafa, gerçekten çok özel bir gül gösterdi bana. Koca bir fidan ve sadece tek bir gül! Nasıl güzel! Hayran kalmıştım:

–Yıllardır ziraatın içindeyim; ama daha önce hiç böyle bir gül görmemiştim Mustafa.

–Gerçekten çok uğraştık Metin Ağabey. Buna, “Kadife Gül” diyorlar. Bu yörede sadece bizde var. En çok da Zeynep uğraştı. Kuşlar zarar vermesin diye de gözü gibi bakıyor.

“Sakınan göze çöp batarmış!” derler ya tam o anda istenmeyen bir şey oldu. Delikanlının kucağındaki Altay, ani bir hareketle uzandı ve koparıverdi gülü. Donup kalmıştık. Çocuk bize bakıp tebessüm ediyor, ben de, Mustafa ne tepki verecek diye merakla bekliyordum. Bunları gören Zeynep, birkaç adımda sanki uçtu yanımıza ve azarlayan sesiyle hemen çıkıştı Altay’a:

–Ne yaptın sen haylaz çocuk?

Mustafa sakin bir tavırla baktı Zeynep’in gözlerine. Yüzünde sıcak bir gülümseme belirdi:

–Hemen kızma kınalı kuzum! “Biz çiçek yetiştirmiyoruz ki, çocuk yetiştiriyoruz!”

Zeynep öfkesine yenilmedi. Hemen durulup, sakinleşti. Uzanıp kucağına aldı Altay’ı. Onun korkmuş gözlerinden öptü, sarıldı:

–Haklısın Mustafa, düşünemedim işte, kaybettim bir an kendimi.

Delikanlı gülümsüyordu hâlâ. Elini karısının saçlarına dokundurdu. Otobüste gizli gizli resimlere bakışını hatırladım. Sıcacık konuştu:

–Sen o gülden daha da güzelsin kınalı kuzum. “Hırs gelir; göz kararır, hırs gider; yüz kızarır!”

Zeynep bir kez daha öptü Altay’ı. Çocuk da karşılıksız bırakmadı annesini ve doladı cılız kollarını onun boynuna. Dünyanın en masum sarılışıydı bu. Kızım Nurhan’ın okulunda katıldığım toplantı sırasında bir velinin söyledikleri geldi aklıma; Şişman, orta yaşlı, sarı saçlı adam; “Çocuklarımız iyi ya da kötü, nasıl yetişiyorlarsa nedeni bizleriz. Çünkü insan, ne yaşarsa onu öğrenir!” demiş ve şöyle devam etmişti;

“Eğer bir çocuk;

Sürekli eleştirilmiş ise, kınama ve ayıplamayı;

Alay edilip aşağılanmış ise, sıkılıp utanmayı;

Utanç duygusuyla eğitilmiş ise, kendini suçlamayı öğrenir ve mutsuz olur.

Eğer bir çocuk;

Aile, her türlü iyilik ve kötülüğün öğretildiği okuldur. W.STAKEL

Desteklenip yüreklendirilmiş ise, kendine güven duymayı;.
Övgü ve beğeni görmüş ise, takdir etmeyi;

Saygı gösterilmiş ise, adil olmayı;

Kabul ve onay görmüş ise, kendini sevmeyi;

Dostluk, arkadaşlık görmüş ise, hayatı kabullenmeyi öğrenir ve mutlu olur…”

ŞAFAK KAÇ TERTİP

“Evimizin direğisin sen, her zaman başımızın üstündesin”

İşte Mustafa da şimdi oğluna mutluluk dersleri veriyordu. Ondaki değişikliği fark etmemek için kör olmak gerekir diye düşündüm. İki buçuk yılda, zaten sağlam olan temeline, yeni sevgiler eklemiş ve bunları davranışlarına dönüştürmeyi başarmıştı. Bizden bir saat izin isteyip hasta komşusunu ziyarete giden evin babası Mesut Bey de dönmüş, saygıyla sofrayı gösteriyordu:

–Hadi buyurun sofraya, soğutmayalım ekmekleri.

Doğrusu uzun süredir bu kadar yememiştim. Ölçüyü kaçırdığımın farkındaydım; ama bu defa engelleyemedim kendimi. Köpükleri üzerinden taşan ayranlardan da kaç bardak içtiğimi sayamadım. Mustafa hizmette kusur etmiyor, Zeynep’in peynirli, patatesli, ıspanaklı, kıymalı gözlemelerini sacın üzerinden kaptığı gibi bize yetiştiriyordu. Sıra çay faslına geldiğinde, semaverden başını yavaşça kaldırıp kulağıma fısıldadı:
–Eskiden olsa masaya kurulur, hizmet beklerdim. Askerdeyken her işimi kendim yapa yapa alıştım. Ara sıra annem; “Sen ne biçim erkeksin!” dese de, Zeynep’e yardım etmek hoşuma gidiyor. Zaten kız, hem çocuğa hem de ev işlerine zor yetişiyor, yoruluyor. Arkadaşlarım, ablalarım bile takılıyorlar, aldırmıyorum.

–Aynen devam et Mustafa, doğru bildiğini yap sen.

–Ben de öyle yapıyorum zaten. Çocuğa isim koyarken de öyle yaptım. Altay’a iyiliklerini unutamadığım bölük komutanımız Tamer Yüzbaşı’nın oğlunun adını verdim. Bir nöbetinde Teğmenimize şöyle dediğini duymuştum, “Askere savaşmayı öğretebiliriz. En az bunun kadar önemli olan ona bütün ömrü boyunca yurdunu sevebilmeyi öğretebilmek!”

–Güzel konuşmuş.

–O her zaman güzel konuşurdu. Bir defasında, “Bazen somon balığı gibi olmak lâzım!” dedi. Bu balığın özel bir amacı varmış. Yumurtlama bölgesine dönerek yumurtalarını bırakmak. Bu çok zorlu bir yolculukmuş. Şiddetli akıntılara ve kayalara çarpsa, yaralansa da; umudunu hiç kaybetmez, asla vazgeçmezmiş. Kendisini bekleyen diğer tehlikelerden de kurtulmayı başarırsa, sonuçta gideceği yere ulaşır, amacını gerçekleştirirmiş. Ben de öyle yapacağım.

Yaptıklarını kendi hayatıma uyarlamayı daha önce düşünemesem de bu balığı biliyordum. Mustafa büyümüştü artık. “Akıl yaşta değil baştadır; ama yine de aklı başa yaş getirir!” diyenler haklıydı. Yıllar bizi olgunlaştırıyor, bildiklerimize yenilerini ekliyordu. Delikanlının biraz dikleşen sesini duydum:

–Anne şu çocuğa kola vermeyin, onun süte ihtiyacı var demedim mi?

–İstiyor evladım, biz ne yapalım?

–O zaman meyve suyu verin. O asitli içecekleri sokmayın eve diyorum, dinlemiyorsunuz beni! Birden babasına döndü:

–Baba söylemeye dilim varmıyor; ama sen alıp getiriyorsun bunları. İyilik yapmıyorsun ki torununa, bir tane dişi kalmayacak ağzında! Üstelik sen de azaltıver şu sigarayı artık.

Ünal Bey, “Sen ne karışıyorsun sigarama!” diyecek sandım. Sararan bıyıklarını iki tarafa sıvazlayıp bana döndü:

–Aslında doğru söylüyor bu oğlan Metin Bey ama evin içinde ya da torunların yanında içmiyorum ki!

Yaşlı adamın sesinde suçluluk vardı. Birden içim burkuldu:

–Mustafa sizi kırmak istemedi. İyiliğinizi istiyor o kadar.

–Yok yok bir hâller geldi bizim oğlana. Görmüyor musun, babasına bile lâf yetiştiriyor.

Delikanlının yanakları al al oldu. Oysa ben onun, ataya, anne-babaya saygı ve hürmetin kültürümüzün temellerinden olduğunu bildiğine adım gibi emindim. Söyledikleri yanlış anlaşıldığı için üzülmüştü. Sesinde yansıyan özür de bunu gösteriyordu:

–Öyle deme baba, doğruları saklamamak lâzım! Benim derdim seninle değil ki, ne haddime! Evimizin direğisin sen, her zaman başımızın tacısın! Ben sadece senin sağlığını düşünüyor, hasta olmanı istemiyorum.

–Biliyorum oğlum. Elbet bırakacağım ben de bir gün!

–Hep aynı şeyi söylüyorsun, kendini kandırma babacığım. Tatbikatta gece yarısı sigara içen arkadaşıma, ateş çok uzaklardan görünür ve düşman yerimizi anlar niyetine; “Yaptığın çok tehlikeli!” demiştim. “Merak etme, içime çekmiyorum!” diye cevap vermişti. İşte senin ki de o hesap.

Baba oğul, bir an göz göze geldiler. Delikanlının bakışlarında bebekliği, çocukluğu ve ilk gençlik yılları hızla gelip geçer gibi oldu. Nerdeyse kalkıp sarılacaktı yaşlı adamın boynuna. Bir şeylerden çekindi ve nedense yapmadı. Ünal Bey, daha önce pek çok konuda olduğu gibi bu defa da oğlunu zor durumundan kurtardı. Yerinden kalkıp sıkıca kucakladı onu. Ellerinin Gürbüz Beyin elleri gibi kocaman olduğunu fark ettim.

Babam hayatta olsaydı da ben de ona doyasıya sarılabilseydim. Her nedense ana babanın kıymeti, onlar bu dünyadan göçüp gidince daha iyi anlaşılıyordu. Aralarına daha fazla girmek istemedim. Zaten delikanlı da konuyu değiştirmiş ve ağırbaşlı, olgun, oturaklı halini yeniden takınmıştı:

–“Eğer ben iyi değilsem, siz de iyi olmayacaksınız!” diyen bir devre arkadaşımız vardı. Buz gibi gözlerle bakardı etrafına. Durduk yere hır çıkarır, bunalıma girer, problemlerinin çözümü olmadığını düşünürdü. Bir defasında canına kıymaya bile kalktı. İnsanı, kendi hayatına son verecek kadar çaresiz bırakan şey ne olabilir ki bu dünyada? Tamer Yüzbaşı aldı onu yanına, eğitim alanının köşesindeki çimenler üzerinde iki saate yakın sohbet ettiler. O günden sonra hiç böyle bir yanlışlık yapmadı arkadaşımız.

Ünal Bey, sigarasını yarıda söndürüp paketi cebine koyarken girdi araya:

–Demek ki temiz süt emmiş anasından. Doğru yolu bulmuş hemen. Lâftan sözden anlamayan nice insan var etrafta. Sordun mu arkadaşına neler konuşmuşlar?

–Sorduk; ama söylemedi. Bir başkaydı bizim komutan. Sabah da bahsettim ya! “Problem varsa bana kadar gelmekten çekinmeyin.” derdi. Mutlaka dinler, değer verirdi. Zaten biz de anlatınca rahatlar, mutlu olurduk. Çözüm varsa yollarını gösterir, yoksa güzel şeyler söyleyip sakinleştirir, sabır önerirdi. Ağzından kötü söz çıktığını hiç duymadık.

Mustafa’nın anlattıkları, aklıma askerlik anılarını aynı heyecanla anlatan oğlum Burhan’ı getirdi. Benzer şeyleri hissediyorlar diye düşündüm. Delikanlı devam etti anlatmaya:

–Bölük komutanı bize, neyi, niçin yapacağımızı tek tek anlatır, gösterir ve önce kendisi uygulardı. İşte o zaman, eğitim sırasında başımızda olsun ya da olmasın, herkes elinden gelenin en iyisine çabalardı. Seve seve koşardık, dağa taşa atmazdık mermileri. Bizim yüzümüzden lâf söz duysun istemezdik. O da, her zaman hakkımızı korur, yanlış yaptığımızda cesaretimizi kırmaz, başarıya inanmamızı sağlardı.

Meraklanıp, sordum delikanlıya:

Peki, yapamayanlar ne olurdu?

–Yapamayanların yeniden denemelerine izin verir, düşüncelerimizi duymak ister ve herkesin fikir üretebileceğini söylerdi. Sık sık “Şafak kaç tertip?” diye de takılırdı bize. Bir gün, “Atış poligonunda değişiklik olabilir mi komutanım!” dedim. “Nasıl?” diye sordu. Anlattım. Beni dinleyip, haklı buldu. “Bunu daha önce hiç düşünmemiştim, aferin Mustafa!” dedi ve hemen uygulattı. Diğer bölükler de bize bakıp örnek aldılar. Ne kadar gururlandım, anlatamam.

–Gururu hak etmişsin.

–Sağol Metin Ağabey.

İŞ İŞTEN GEÇMEDEN

“Kıyıdan uzaklaşacak cesaretin olmadığı sürece, yeni okyanuslar keşfedemezsin…”

Bu arada bahçe kapısı yine açıldı ve içeriye misafirler doluştu. İkramlar, sohbetler, yolcu etmeler derken vakit bir hayli ilerledi. Hızla yaklaşmıştı akşam. Hanıma döndüm:

–Biz yavaş yavaş kalkalım artık, Nuray Hanım.

Mustafa çattı kaşlarını:

–Hiç bırakır mıyım ben sizi? Boşuna heveslenmeyin.
Babası ve annesi de kalmamızı rica ettiler. Zeynep, Nuray Teyzesinin ve Ülkü Abla’sının yanlarına sokulmuş, “Kalın bu gece!” diyordu. Kız kardeşime baktım; “Kadir zaten nöbetçi, telefon eder haber veririm, benim için sorun yok.” deyince ben de “Tamam!” dedim. Delikanlının kahverengi gözleri parladı:

–Sana bir müjdem var Metin Ağabey. Askerden döner dönmez ilk işim okula kaydımı yaptırmak oldu. Alacağım diplomamı. Çocuk yüzünden Zeynep gelemiyor şimdilik ama “Sonuna kadar git, ben her zaman arkandayım!” diyor.

–Çok sevindim Mustafa, inanıyorum başaracağına.

–Başka şeyler de başaracağım, birçok plan yaptım. Derdi ki Tamer Yüzbaşı; “Kıyıdan uzaklaşacak cesaretin olmadığı sürece yeni okyanuslar keşfedemezsin!”

Delikanlının annesi Güler Hanım birden heyecanlandı:

–Yoksa bizleri bırakıp da gurbete mi çıkacaksın?

–Hayır anne! Bir yere gittiğim yok, buradayım.

Kadın bir “Oh!” çekti. Belli ki rahatlamıştı içi. Mustafa başını önce gökyüzüne doğru kaldırdı, sonra tekrar bana döndü:

–Yıldızlar, dünyamızdan neden bu kadar uzak biliyor musun Ağabey?

Bir babanın çocuklarına yapacağı en büyük yardım annelerini sevmektir.T.HERBURG

–Bilmem, hiç düşünmedim.
–Yakın olsalardı onlara ulaşmanın tadı olmazdı da ondan. Çok çalışacağım demek istiyorum. Bir kenarda durup da, bana şans verilmesini beklemeyeceğim. Kendi kendime vereceğim bu şansı. İleride “Keşke yapsaydım!” diyebileceğim her iyi şeyi şimdiden yapacağım. Çünkü üç şey geri gelmezmiş; “Söylenen söz, geçen zaman ve kaçan fırsat!”

Artık her halinden, Mustafa’nın, eski Mustafa olmadığı apaçık belli oluyordu. Gülümsedim:

–Yoksa sana sihirli bir çubuk mu dokundu Mustafa? Ne güzel konuşuyorsun.

Ben cevap beklerken o bana yine bir soru sordu:

–O söylediğin sihirli çubuk şimdi elimde olsa ve senden üç dileğini istesem bu isteklerin neler olurdu Metin Ağabey?

Şaşırmıştım. Ben düşünürken kendisi cevapladı:

–Aslında, neler istediğimiz önemli değil. Onları yerine getirmek için neden bir sihire ihtiyaç duyalım? Bana elbette sihirli bir çubuk dokunmadı; ama Nermin Öğretmenle Gürbüz Amcanın kulakları çınlasın. Senin ve onların sayesinde açılmaya başlamadı mı gözlerim?

Cevap veremedim, ben yutkunurken devam etti:

–“Zaten bende iş yok, beceremiyorum!” deyip de, sonradan “Ah, keşke çabalarımı sürdürseydim!” diye sızlanmanın çok geç olacağını siz öğretmediniz mi?

Altay yine gelip oturdu babasının kucağına. Delikanlı da öptü oğlunun yanaklarından. Çocuk, sempatik bir tavırla; babasına, bıyıklarının battığını hissettirince sormak geldi içimden:

–Neden bıyık bıraktın?

Mustafa göz ucuyla Zeynep’i gösterdi:

–Zeynep istedi, yakışıyormuş bana.

Biz gülüşürken, saçlarını ata ata yürüyen bir hanım girdi içeriye. Yanımıza gelip kibarca “Merhaba.” dedi. Sonra bahçenin diğer yanında, bulaşık yıkayan Zeynep’e doğru gitti. Güler Hanım, sesinin tonuna dikkat ederek anlatmaya başladı:

–Bu hanım, bir zamanlar buraların en güzeliydi. Evlenme çağı geldiğinde kimseyi beğendiremedik ona. “Ne oldum dememeli, ne olacağım demeli!” Zaman ilerleyince, istemediği bir adama “Evet!” demek zorunda kaldı. “Yüzükte başka, yürekte başka isim olmuyor!” işte. Yaşı yaşına, başı başına uygun değildi. Adam bizim yanımızda bile kızar, bağırırdı ona! “Sen evi temizle, yemek yap ve çocuklara bak! Kadın aklınla, erkek işine karışma! derdi. Çok çekti zavallı. Sonunda bıçak kemiğe dayanınca, alıp iki çocuğunu döndü baba evine. “Sütten ağzı yanan yoğurdu üfleyerek yermiş!” Bir daha da evlenmedi.

Ünal Bey, yılların birikimiyle usul usul konuştu:

–Evlilik kolay değildir. Lâfım meclisten dışarı! “Başlangıçta yol düz, atlar genç olduğu için araba büyük bir hızla yol alır. Sonra yokuş başlar. Bu arada atlar yorulur, arabayı çekemez hâle gelir. O zaman yanlarına iki genç at daha eklenir. Yokuşun tepesine kadar böyle dört atla tırmanılır. Tepeye vardıklarında ilk iki at daha da yorulur, yıpranır; ama zaten inişe geçildiğinden, araba kendi ağırlığıyla iner yokuş aşağı. O zaman sonradan eklenen atlara da gerek kalmaz, çekip giderler. Bu ilk iki at yavaş yavaş yolunu tamamlar artık…”

Benzetmeye bayılmıştım. Bu talihsiz hanıma doğru bakıp sonra tekrar döndüm masadakilere:

–Kararlarımızı zamanında almazsak iş işten geçiyor. Güler hanımın anlattığına benzer bir kadın varmış. Bir gün kapısına gelen meraklı delikanlı şöyle sormuş ona; “Sen çok iyi ve güzelsin, neden böyle kötü ve çirkin bir adamla evlendin?” O da delikanlıya, giriş kapısına kadar, sağlı sollu, rengârenk dizilen gülleri göstererek, en güzel gülü kendisine getirmesini; ama bunu sadece gidiş yolunda yapmasını istemiş. Delikanlı başlamış yürümeye. Daha ilk adımlarında hemen bulmuş aradığı gülü. Tam koparacak, biraz ileride daha güzelini görmüş. Bunu tekrarlaya tekrarlaya da farkında olmadan kapının önüne kadar gitmiş. Bakmış ki olmayacak, herhangi bir güle uzanmış oradan. İşte o zaman da anlamış gerçeği.

Kardeşim elini elimin üstüne koydu:

–Her şey zamanında güzel! Hiçbir şey iş işten geçtikten sonra eskisi gibi olmuyor. Şair de çok sevmiş bir kadını ve şiirler yollamış ona;
“Ne hasta bekler sabahı ve ne genç ölüyü mezar… Seni beklediğim kadar.”

Sevginin sınır tanımaz gücünü gösteren bu mısraları, yüreğimin derinliklerinde hissettim. Devam etmesi için baktım Ülkü’ye.

–Cevap alamamış aşkına. Sonra zaman geçip gitmiş. Nihayet bir gün “Olur!” demiş kadın. Şair düşünüp, danışmış kendi yüreğine ve bir beyit daha söylemiş:

“Geçti, istemem gelmeni… Yokluğunda buldum seni, Gelme artık neye yarar…”

Mustafa bana döndü:

–Burhan nasıl Metin Ağabey? Düğün ne güzel olmuştur kim bilir?

–Gerçekten güzel oldu. Yorgunluğumuza değdi. Bir görmeliydin Burhan’ı, havalarda uçuyordu. Aynı işyerinde çalışıyorlar. Küçük bir de ev tuttular. Mutluluklarına diyecek yok. Aman hep böyle olsun, bozulmasın araları.

–Biz de öyleydik Zeynep’le. Ne demişler; “Bir saat mutlu olmak istiyorsan uyu. Bir gün mutlu olmak istiyorsan balığa çık. Bir ay mutlu olmak istiyorsan evlen!”

Birden Zeynep’in bakışlarını üzerinde hissetti. Aniden çark etti tabii;

—Hâlâ da öyleyiz. “Yolu sevgiden geçenler, bir gün bir yerde buluşacaklar!” şarkısı vardı ya işte onun gibi. Var mı çocuk falan?

–Daha dur, şunun şurasında bir yıl bile olmadı.

Mustafa’nın annesi eşime döndü:

–Torun çocuktan daha tatlı oluyor Nuray Hanım.

–Ben de çok istiyorum. “Yeter ki siz doğurun ben bakarım.” diyorum; ama yine de dinlemiyorlar beni.

–Dinlemez bu gençler. Benim Mustafa da beni dinlemiyor. Tek çocukta kaldılar. “Altay yanına kız kardeş ister yarın; ne bileyim, bir Figen, Funda ister!” diyorum, oralı bile olmuyorlar.

Güler Hanım yeterince açık konuşmuş, doğmamış torunlarına isimler bile bulmuştu. Zeynep’in, pembeleşen yüzünü gizlemeye çalıştığını fark ettim. Delikanlının benden yardım bekleyen sesi duyuldu:

–Her şeyin bir zamanı var, değil mi Metin Ağabey?

Bir an ne diyeceğimi şaşırdım. Çünkü hanımların hepsi de gözümün içine bakıyordu.

–Beni bu işe karıştırma Mustafa. Siz daha iyi bilirsiniz, konuşur anlaşırsınız Zeynep kızımla.

O anda hepimiz kahkahalara boğulduk. Benim tatlı yeğenlerim annelerinin çantasını ele geçirmiş ve makyaj malzemeleriyle yüzlerini rasgele boyamışlardı. Öylesine komik görünüyorlardı ki, Zeynep’in bir şeyler yedirmek için peşinden koştuğu Altay bile gülüyordu. Ülkü fırladı yerinden, çantasından aynayı çıkarıp tuttu ikizlerin yüzüne.

–Bakın bakalım güzel olmuş musunuz?

Kızlar bakmadılar aynaya. Dudaklarından çenelerine taşan kırmızılıkları görselerdi bir daha böyle bir şey yapmazlardı herhalde!

HAMURU MAYA TUTMUŞ

“Aşktan sonra dostluk, yaşamın sunabileceği en büyük nimettir…”

–Unuttum size sormayı, kahvelerinizi orta şekerli yaptım Metin Ağabey, değiştireyim isterseniz.

–Tam sevdiğim gibi yapmışsın hanım kızım, eline sağlık.

Zeynep, bembeyaz fincanlarla kahve ikram ediyordu. Teşekkür edip, aldık. Bir şaka yapmak istedim:

–Bitirince ters çevireyim mi? Var mı fala bakacak?

Mustafa, göz ucuyla karısı ve annesini işaret ederek konuştu:
–Biliyorsun, ben inanmam böyle şeylere Metin Ağabey. Zaten bana da sıra gelmiyor ki? Fal yalanlarına bizim evde yeterince inanan var!

Zeynep ve Güler Hanım, delikanlının kendilerini kasteden imasını hemen anlayıp, birbirlerine bakarak gülümsediler. Gün soluyordu. Etrafıma bakındım. Ünal Bey, boş fincanı masaya bırakırken bildik bir deyiş okuyordu:

“Gönül ne kahve ister
Ne kahvehane,
Gönül dost ister, sohbet ister
Kahve bahane…”

Bu mısralar, hüzünlü bir şarkının sözlerini getirdi kulağıma; “Bir dost bulamadan gün akşam oldu.” diyordu. Ben de bir an dostlarımı hatırladım, “İyi ki varsınız.” dedim. Gazetede okuduğum; “Aşktan sonra dostluk yaşamın sunabileceği en büyük nimettir!” cümlesi çok etkilemişti beni. Bahçe kapısına doğru ilerleyen Zeynep’e Mustafa’nın seslenişi bu dalgınlığımı bozdu:

–Nereye Zeynep, bir ihtiyaç mı var alınacak?

–Yok, bir şey! Hamiyet Teyzeme gözleme götürüyorum.

Mustafa, “Tamam, götür, izin verdim.” dercesine bir el hareketi yaparak bize döndü:
–Eli ayağı zor tutan, yaşı ilerlemiş tonton bir teyze var mahallemizde. Bizim hanım, hiç boş bırakmaz onu. Birkaç lokma, evde ne bulursa işte, götürür, alır hayır duasını.
Mustafa’nın anlattıklarından sonra bir an kendimden utandım. Çünkü ben Zeynep’in dışarıya çıkmasını istemediğini ya da kıskandığını düşünmüştüm. Cebi biraz para gördükten sonra içindeki bu kıskançlığın ayarını kaçırıp hastalığa dönüştüren bir arkadaşımı hatırladım. Severek evlenmişti. İlk yıllarında hiç problem yoktu; ama sonraları karısının pazara, bakkala gitmesini bile yasaklayıp adeta eve hapsetmişti. Oysa ne kadar iyi, ne kadar namuslu bir eşi vardı. Sonra iyice soğukluk girdi aralarına. Yıkıldı tabii evlilikleri. Her şeyin bir ölçüsü bir sınırı vardı şu üç günlük dünyada.

Nuray dürtükledi omzumu. Dönüp baktım. Kucağındaki büyükçe bir bohça el işlemelerinin arasına gömülmüştü başı:

–Metin Bey, gördün mü Zeynep kızımızın marifetlerini? Neler neler yapmış. Bu yastık kılıfını da bize hediye ediyor.

Sonra birden elini başın götürdü:

–Ah benim dalgın başım! Unuttum Altay’ın bayramlıklarını vermeyi.

Divanın yanına koyduğu çantadan bir paket çıkarıp Zeynep’e uzattı:

–İyi günlerde giyer inşallah.

–Ne gerek vardı Nuray Abla.

Sevmek ve sevilmek varolmanın en büyük mutluluğudur.S.SMİTH

Ben de elimdeki yastık kılıfını incelemeye başladım. Göz nuru dökülmüş, sabır ve emekle süslenmiş Anadolu motifleri, ressamın fırçaları gibi boyamıştı bembeyaz kanaviçeyi.

–Sanat, bizim insanımızın içinde var, aferin hanım kızımıza.

Mustafa, iri parlak gözlerini, doğru seçim yapmış olmanın gururuyla bana dikti:

–Metin Ağabey teklif geldi geçenlerde. Zeynep yakında hem dikiş nakış, hem de halı kursunda öğretmenlik yapacak.

Ülkü söze karıştı:

–İnşallah benim kızlarım da Zeynep ablaları gibi becerikli olurlar. Öyle düşkünler ki birbirlerine. Biliyor musunuz geçenlerde ne oldu? İkizlerden biri oynarken kolu kesilmiş. Hemen fırladık hastaneye. Doktor, biraz kan gerektiğini söyledi. Diğer ikizin grubu uyuyordu. “Sen verebilir misin?” diye sorduk. “Eğer kurtulacaksa tabii!” dedi; ama iğne takılır takılmaz da solup gitti rengi. Kulağına eğildim; “İyi misin kızım?” dedim. Gözlerime bakıp fısıldadı; “Hemen mi öleceğim anne?” Benim tatlı kızım, kanının hepsinin alınacağını zannetmişti. Babası da ben de sarıldık ve defalarca öptük, kokladık onu.

Ünal Bey, olayı anlatırken tekrar yaşayıp gözleri dolan kardeşime baktı:

–Büyük geçmiş olsun. Ne mutlu ki size, çocuklarınıza bu güzel duyguları verebilmişsiniz.
Ülkü başını sallayıp, saçları örgülü ikizlerine doğru baktı. Bu bakıştaki içtenlik, okuduğum bir kitabın satırlarını hatırlattı bana; “Mutlu, mutsuz, acılı ya da beklentisiz! Şartlar ne olursa olsun çocuk için en gerçek, en sağlam sevgi kaynağı annedir. Onun sevgisi, doğanın en coşkulu yaşam kaynağıdır.” Mustafa’nın ayağa kalkıp kollarını gerdiğini, karnını ovuşturduğunu gördüm:

–Hadi Metin Ağabey, yediklerimizi sindirmemiz lâzım. Yürüyelim biraz, dolaştırayım seni. Yetişebilir misin peşimden?

–Ben daha delikanlıyım Mustafa. Eski toprağız biz. “Acı patlıcanı kırağı çalmazmış!”

–Öyleyse Nuray Teyzem şimdi arkandan bakıp da gizli gizli niye gülümsüyor?

Eşimin imalı sesi yankılandı bahçede:

–Aman Mustafa oğlum! Açık yaraya tuz ekip de kavga ettirme bizi.

Babası da katıldı aramıza. Hep beraber çıkıp, başladık yürümeye. Epey sonra döndüğümüzde dizlerimin bağı çözülmek üzereydi. Benim kadar olmasa da, onlar da yorulmuştu. Yürümemiş, sanki koşturmuştuk. Kendimi divana zor bıraktım:

–Bir su ver bana gelin kızım, senin bu kocan bizi maratoncu zannetti galiba.

Zeynep hemen koca bir maşrapa ayran çalkaladı. Bütün yorgunluğumu alıp götürdü bu tuzlu ayran. Birden göz kapaklarımın ağırlaştığını hissettim. Uyku bastırmıştı. Bunu delikanlı da fark etmiş olmalı ki, yanıma yaklaştı:

–Odalarınız hazır Metin Ağabey. Yemeğe kadar biraz uzan, dinlen istersen.

–Gerek yok Mustafa, temiz hava çarptı herhalde!

Bizim emektar hanım gözlerime bakar bakmaz anlardı yorgunluğumu:

–Hadi Metinciğim, nazlanma, uzan biraz.

Odama çıktım. Başımı yastığa koyduğumda Mustafa’nın yürüyüş sırasında geleceğe dair, heyecanla anlattığı planlar gözlerimin önünde belirdi. Tekrar genç olmayı, hayata yeniden başlamayı istedim. Şu gençler ne şanslılar dedim. Dalmışım…

Baharın keskin kokusu uyandırdı beni. Bir an anlayamadım nerede olduğumu. Mustafa ile Zeynep’in duvarda asılı düğün fotoğraflarını görünce hatırladım. Kalkıp perdeyi araladım. Gözlerime ışık doldu. Saate bakınca, inanamadım. Çoktan yükselmişti güneş. Bahçeden konuşmalar, gülüşmeler geliyordu. Aşağıya indim:

–Herkese günaydın.

Birden bütün bakışlar üzerimde toplandı. Sağdan soldan, birçok “Günaydın!” duydum. Eşim yanıma yaklaştı:
–İyisin misin Metin? Bu ne uyku maşallah! Bir şey oldu sandık. Korkuttun bizi. Bir iki defa aralayıp baktım kapıdan, uyuyordun.

Derin bir nefes aldım. Bütün vücudumun dinlendiğini, parlamayan gözlerimin ışıldadığını hissettim:

–Meraklanma hanım, iyiyim ben. Buralara mı taşınsak ne yapsak?

Mustafa uzaktan seslendi:

–Metin Ağabey, hadi buyurun kahvaltıya.

–Elimi yüzümü yıkayıp bir açılayım hele, siz başlayın isterseniz.

Beklemişlerdi beni. Güzel bir kahvaltı yaptık. Masa eksiksizdi yine. “İstersen ıslık çal, fakat iyi çal!” derdi bir yazarımız. Doğrusu bu evin insanları da ne yapıyorlarsa iyi yapıyorlardı. Delikanlının yeni halinin de bunda büyük payı olduğunu düşündüm. Çayımı uzatırken gülümsedi:
–Dün akşam yürürken anlattıklarımı unutmadın değil mi Metin Ağabey?

–Unutur muyum hiç? Peki, sen benim sorularımı hatırlıyor musun?

Babanın erdemleri çocukların servetidir. A.FRANCE

–Elbette! İstersen yine sor, bir bir vereyim cevaplarını.

–Sınavı Nermin Öğretmen yapıyordu Mustafa, ben değil!

Zeynep, ince kaşlarını kaldırdı:

–Hadi Metin Ağabey, biraz sıkıştır onu köşeye!

–Kolay değil; ama bir deneyelim kızım. Bakalım pes edecek mi senin şu çokbilmiş kocan?

Arabamın torpido gözündeki kitapta yazılanları hatırlayıp, aralarından seçmeler yaptım ve Mustafa’ya döndüm:

–Unutma! Hiç düşünmek yok!

Soru cevaplarımız, saz âşıklarının atışmaları gibi ardı sıra gidip geldi:

–Söyle bakalım; “En kötü karar?

–Kararsızlık!

–En önemli zaman?

–Yaşadığımız an!

–En çok bilmemiz gereken?

–Ne istediğimiz!

–En kısa yol?
–En iyi bildiğimiz!

–Hangi tartışma kazanılır?

–Hiçbir tartışma!

–En kör insan?

–Görmek istemeyen!

–Harekete geçmek için neyi bekleriz?

–Beklemeyiz!

–Sözlerden daha önemli olan?

–Yapmak!

–Erkeklerin en büyük gücü?

–Kadın desteği!

–Akıllı erkeğin son sözü?

–Peki karıcığım…”

Zeynep kahkaha atmasa, daha da devam edecektik. Son cevaptan, özellikle hoşlanmış görünüyordu. Gülümsemesini gizlemeye çalışarak mırıldandı;

“ Adamın biri kitapçıya gidip sormuş Metin Ağabey;
— “Evin reisi erkektir” diye bir kitap var mı acaba?

Kitapçı başını kaldırmış ve manalı üslupla yanıtlamış;

—Masal kitapları satmıyoruz .”

Bir kez daha güldük. Mustafa sadece şunu dedi;

—Bal bal demekle ağız tatlanmaz! İstediği kadar konuşsun. Bu evin erkeği benim, son sözü ben söylerim. Şey, babamdan sonra yani…

Onları Karagöz ile Hacivat gibi hissettim. Mustafa’nın anne ve babasına döndüm:

–Ne mutlu size! “Ekmeğin büyüğü hamurun çoğundan olur!” derler ya, delikanlının hamuru da çok iyi maya tutmuş! Onun yanında güvendesiniz, sırtınız hiç yere gelmez artık!

Mustafa’nın koltukları kabardı ve biraz da şımardı:

–Askerliğimi komando olarak yaptım Metin Ağabey, olacak o kadar. Unutmadan söyleyeyim, öğleden sonra ablamlar gelecekler, onlarla da tanıştıracağım seni.

–Ne yani? Bütün bu söylediklerimi onlara da mı tekrarlayım istiyorsun?

–Hiç fena olmaz! Ablalarım hâlâ beni çocuk sanıyorlar da!
Bir erkeği eğitirseniz bir kişiyi eğitmiş olursunuz, bir kadını eğitirseniz tüm aileyi eğitmiş olursunuz. CHARLES IVER

Yaşlı adam kolunu oğlunun omzuna attı:

—Dünürlere de gidin oğlum.

Ünal Bey’in ellerine dokundum:

—Çok sağ olun; ama bizim dönmemiz gerekiyor. Şimdi izin verirseniz kalkalım artık. Bir iki saat de Ülkü’lerde kalıp sonra yola koyulalım.

Delikanlı istemeye istemeye salladı başını:

—Daha konuşacaklarım, anlatacaklarım vardı sana.

—Benim de var elbette. Bize misafirliğe geldiğinizde devam ederiz artık, olur mu?

—Olur, ağabey, sözümün eriyimdir, bilirsin. Zeynep’i de alıp geleceğim, gezdireceğim oraları. O harika yerleri, o da görsün gezsin.

—Harika dedin de Mustafa, daha öyle güzel yerler var ki etrafımızda. Sahi sen dünyanın yedi harikasını biliyor musun?

—Biliyorum tabi.

—Say bakalım!

Ben kendisinden Mısır Piramitlerini, Çin Seddi’ni falan saymasını beklerken o tertemiz yüreği ile bana bir kez daha hayattaki en harika şeylerin para ile satın alınamayacak kadar değerli olduğu dersini verdi;

—Dünyanın yedi harikası şunlar Metin ağabey; “Görmek, duymak, dokunmak, tatmak, hissetmek, sağlıklı olmak ve sevmek…”

Her şey için teşekkür ederek kalktık. Mustafa elimi öyle bir sıktı ki, bütün enerjisi bana geçti sandım. Zaten oldum olasıya, parmaklarının ucuyla sanki hastalık kapmaktan korkarcasına tokalaşanları hiç sevmezdim. Ben de elini kuvvetlice sıkarak diktim bakışlarımı kahverengi gözlerine ve dedim ki:

—Bardağın dolu tarafını görmüşsün oğlum! Hem de yüreğinle görmüşsün. Gözümdeki perdeleri kaldırdın, sağol, aferin sana.

Ne dediğimi çözmeye çalışıyordu ki; güzel yüzüne bakıp; “Boş ver!” dedim. Sarıldık. Sevgiyle uğurladılar bizi. El sallayıp yolcu ettiler. Arkamızdan bir tas su dökmeyi de unutmadılar tabii!

Tam köşeyi dönerken son bir kez daha dönüp baktım onlara. Mustafa’nın oğlu Altay, küçük elleriyle selam duruyordu bize.

Başında da bir asker şapkası vardı…

HOSGELDINIZ (WELCOME)

Lutfedip,bana ulastiniz,tesekkur eder,sevgi,saygi ve selamlarimi sunarim.
Bu alan,bana ulasmada istasyon” amacli olusturulmus,diger alanlarda oldugu gibi Buket Turkay postaci,ilker Alptekin yonetici olarak gorevlendirilmiztir.
Lutfen sosyal aglarda kisisel bilgilerinizi,birtakim serefsizlerce kullanilmamasi icin vermeyiniz,ozen ve dikkatli olunuz.
Ozen ve dikkatli olmaniz icin,arzu edilmiyerek sunulan linklerimiz icin,iletisim bloggerinin sag dikey cubugunda asagiya dogru baglantilari verilmis tum alanlarimizi,duvarlarimizi gruplara sevk edilen iletileri bastan,sona ozen ve dikkatle okuyup,okutunuz,PKK durtmesi,ornek derseniz Ozkan Bostanci serefsizi,benzeri,cetesi ve Turkcell izmir teknik servis calisani,Belgin isimli,iffetsiz tacizci vb.gibi internetteki KADROLU serefsizlere,surtuklere karsi,ozen ve dikkatli olmalari icin dostlariniza oneriniz.Allah’a emanet olunuz.
Turk olmak;Guzel ahlak,Allah korkusu,kuldan utanma duygusu,insanca davranislar hanimefendi ve beyefendi olma hali namus,seref,herseyden ote yuksekmi,yuksek karekter gerektirir.Bu nedenle Ataturk NE MUTLU TURKUM DIYENE demistir.


http://www.facebook.com/muammer.sezer6
http://www.netlog.com/muammersezer
http://twitter.com/muammersezer
http://muammersezeriletisim.blogspot.com/
http://tr.linkedin.com/in/muammersezer/
http://www.youtube.com/user/muammersezer/
http://muammersezer.wordpress.com/
http://groups.google.com.tr/group/muammer-sezer-duyuru
https://wowturk.wordpress.com/
http://muammersezer1.wordpress.com/

http://yusuf-bostanci-tacizciibnesipic.blogspot.com/
http://ozkanbostanciibnesipkknintakendisi.blogspot.com/
http://ozkanbostanciserefsizinitanimak.blogspot.com/
http://uk.groups.yahoo.com/group/muammer-sezer-ilker-alptekin/

TURKCELL IZMIR TEKNIK SERVIS CALISAN BELGIN ISIMLI IFFETSIZE,TURKCELL’E GONDERMELER
http://twitter.com/kemeraltiiscisi/
NETLOG Alanini,henuz olusturup sizin icin guncelledik.
MP3 Marslar,begeneceginizi umdugumuz dinletiler,karma gorsellerle videolar,E-Kartlar yuklenmistir,Muammer SEZER Demokrat partinin hazin halini,bu alanda ozetlemistir
Arz eder,saygilar sunarim
Buket Turkay
Secretaryship

Etiketler..Lütfen bizim yükledigimiz göresellerin açıklama ve yorumlarini notlar menüsünü,görsellerde “Facebook kullanıcılarının dikkatine” başlıklı klasörü özen ve dikkatle okuyup linkleri ziyaret ediniz.
#muammersezer #başbakanlik #cumhurbaşkanligi #tbmm #tobb #polis #emniyet #içişileri #turkcell #avea #vodafonetürkiye #finansbank #ulaştirmabakanligi #saglikbakanligi #adaletbakanligi #izmiremniyet #izmirpolis #jandarma #bilgiteknolojilerikurulu #bilişimsuçlari #rifathisarciklioglu #asayiş #terörlemücadele #milliistihbaratteşkilati #mit #tsk #kamudüzeniveguvenligimusteşarligi #özelharekat #taciz #tehdit #turkcellizmirbelgin #buketturkay #hirsizlik

Lütfen http://vk.com/muammer.sezer linkine tıklıyarak gideceginiz istasyonda,sunucuda hesabınız varsa giriş yaptıktan sonra tacizlerle ilgili “dökümanlar” menüsüne yüklü özet bilgi sunumlarina,(bu alana videolar zil sesi yapmanız için indirebileceginiz marşlar ve birkaç dinleti yüklüdür) arzu edilmiyerek sunulan diger linklerimize Facebook notlar menüsüne,Facebook görsellerde “Facebook kullanıcılarının dikkatine” başlıklı klasöre bloger alanlarina,bu alanlarda arzu edilmiyerek sunulan linklere wordpress alanlarına bakınız.
Rahmetli Cumhurbaşkanım Rauf Denktaş’ın (Nur içinde yatsın,mekanı cennet oksun) Muammer bey’e gönderdigi kendi kaleminden KKTC Gerçegini içerir hiçbiryerde bulamıyacagınız tarihi nitelikli belgeler vk,SkyDrive ve Google Drive alanlarına indirip arşivinize almanız için yüklenmiştir.Bugüne kadar,bize alçakça bozdurulan arzu etmedigimiz uslubumuza katlandıgınız,tahammül gösterdiginiz için teşekkür eder..
Uslubumuzun bagişlanmasini diler saygilar sunarim.
Buket Turkay
Secretaryship from Kadiköy-istanbul

Telefonla döndügüm Muammer Sezer beyefendi üzüntülerini ifade eder,”dünyada en kötü şey’in namus ve şeref fukaraları ile Türkcell izmir müşteri hizmetlerinde teknik servis çalışanı sigortasız zevk işçisi kerhane çalışanı belgin isimli yırtık dondan çıkmış Allah korkusu,kuldan utanma duygusu bilmeyen fahişenin,fahişeliklerine muhattap olmak ve hayasızca taciz edilmek der (Bu fahişe şuanda bunları yazarken okuyor) Başta pek kıymetli Sayın.Bakanım beyefendiye Sayın.Aziz Yıldırım başkanım beyefendiye pek kıymetli hanımefendi ve beyefendi arkadaşlarımıza anonim izleyicilerimize bize sabır diyen güvenlik güçlerimize başarı dileklerimi,en içten sevgi,saygı ve selamlarımı sunar,iyi haftalar dilerim lütfedip kabul buyursunlar” der,iletmemi arzu eder.
Buket Turkay secretaryship from Kadıköy-istanbul
Sanıyorum burya kadar..Muammer bey’e,sanki sormuşuz gibi belgin adresinden “izmir’deyim” şeklinde gel beni bul herbiryerimi becer der gibi eposta gönderen (eposta bizde Turkcell eskiden bu uzantı ile eposta hizmetide veriyordu bu namussuz,onbinlerce çöp ile’ki disklerde kayıtlı taciz edince çıktık onlarca eposta adresini hesaptan kapattık.Muammer bey’in ünimesaj kutusunun (eposta,ses ve faks mesajlar için) şifrelerini içerden alıp,kutuya girerek mesaj bile bıraktırdı,sorunu Turkcell’e bildirip bu servis aboneligini sonlandırdık,bir süre sonra Turkcell bu servisi kapattı sunucu olarak şikayetimizi dikkate alıp,bu ünimesaj kutusuna nasıl girilmiş sorumuza cevap verilmedi,Bu operatörde hiçbirşeyiniz güvende degil,rehbere kaydı,hiçbiryrde bankalar dahil tanımlı olmayan numaralar it’e köpege satılıyor.Tüm bunları bu fahişe ve çetesi yapıyor,telefonlar taciz ettiriliyor.Polis bu çeteye birgün süpürge operasyonu düzenlemeli,karyolasına alıp becermelidir)
Bu köpegin Allah belasını içindeki Allah korkusunu,kuldan utanma duygusunu silerek vermiş.izmirli Kemeraltı out,Türkcell in bu serviste birtek ruh hastası Belgin var o’da bu iffetsiz fahişe,gerisi size kalmış.Ok😀
Bu fahişenin Muammer bey’e attıgı bir epostanın konu kısmına dikkat ediniz hemidende ingilizce “Beni iyi becerdiler,sularım sellerim kesildi,bacaklarımın üstünde zor duruyorum” şeklinde,bizde mesajıda var,izmirli daha ne duruyon çok elverişli,çok..
Buldugun yerde,buldugun yerde,tuttugun yerde..

Google + için youtube ve bloger alanına gidip dügmelere tıklayınız.
Birkısmı çok eski,birsürü alan bu Türkcell izmir müşteri hizmetlerindeki teknik servis çalışanı Belgin isimli fahişe nedeni ile mezarlıga dondü,hiç kullanmadıgımız eposta gondermedigimiz hesaplari bile daha oluştururken izleyip taciz ediyor,bütün posta akışımızı kesti bu fahişenin kör testereli,kör kasaturalı birilerinin elinden gebermesini diliyoruz,inşallah içine kendi girer ben sadece bir ikisini yeniden düzenlemek istedim profil resimlerini degiştiriyorum..
Biz bunları beyefendinin ifadesi ile “bize ulaşmada istasyon amaçlı” diyoruz.
Gelip,giden başımıza neler gelmiş görsun.
Bakın yukarıda bu fahişe posta akışımızı kesti diyor vb.Yazıyorum arkasundan hemen #NurullahAydın nurullahaydın94 adresinden bize posta gönderiyor,veya göndertiyor.Hiç böyle fahişe gördünüzmü bize bütün hesapları kapattırıp internetten çıkarttıracak fahişe,biri şu fahişeyi gebertin dua edecegim.
Buket Turkay secretaryahip emniyete bu yazi ile birlikte bu fahişeyi gönderiyorum şu uslubuma bakarmısınız utanıyorum,bizi utandırmak içinmi bunları yapıyor,polis!
Bu bir hötverenlik,fahişe olmak..

https://drive.google.com/?tab=wo&authuser=0#my-drive
http://muammersezeriletisim.blogspot.com/
http://muammersezer1.wordpress.com/
http://muammersezer.wordpress.com/
http://tr.netlog.com/muammersezer
https://skydrive.live.com/?cid=115aa2ae5b1c1b4d
http://instagram.com/muammersezer_/
http://www.youtube.com/user/muammersezer
http://tr.linkedin.com/in/muammersezer
http://twitter.com/muammersezer
http://tr.foursquare.com/muammersezer

https://www.facebook.com/muammer.sezer6
http://muammersezer.tumblr.com/
http://friendfeed.com/muammersezer
http://www.stumbleupon.com/stumbler/MuammerSEZER

ııı

Muammer bey’den,dip not olarak sablon haline getirdigimiz bir gonderme amanim ne gonderme,ne gonderme!..
Ben dogdum;henuz Allahuekber diyip ismimi kulagima fisildamamislardiki o’minnacik ellerime benim sanli Turk bayragimi tutusturdular.Yav ben ninni bekliyorum,ninni yerine bizim lambali radyo istiklal marsi,Harbiye marsi,Onyil marsi,Vardar ovasi,Fenerbahce marsi caliyor.O Vakitler henuz icadedilmemis,bebe bezi yok.
Beni sari,laci kundakladilar..
O alcak,kahpe,hain,bolucu durtmeler kim?..
Guldurme benii.🙂
MUAMMER SEZER




%d blogcu bunu beğendi: