10
Eki
15

#Polis,#Emniyet,#Jandarma,#içişleri,#SüleymanAslan,TC 14588401494 kimlik nolu,Süleyman Aslan,isimli insan kasabı caniyi tanımak.Buket Turkay,secretaryship

https://www.facebook.com/muammer.sezer6/
https://twitter.com/muammersezer/
http://muammersezeriletisim.blogspot.com.tr/

http://muammersezer1.wordpress.com/
https://plus.google.com/u/0/+MUAMMERSEZER2/posts

Aglamaklı,uzun soluklu yastayız..Gelen mesajlara teşekkür ederiz..
Hakkın rahmetine kavuşan Muammer beyin eşinin ruhuna bir “Fatiha suresi” dileniyoruz.
Allah razı olsun nur içinde yatsın mekanı cennet,cennette melekler katı olsun.Amin.
Lütfen detaylı bilgi için bloger ve Facebook alanına gidiniz..
Buket Turkay
Secretaryship from Fenerbahçe-Kadıköy/istanbul

#Polis #Emniyet #Jandarma #içişleri #süleymanaslan #cinayet #hırsız #dolandırıcı Aile üyelerinin katkısı ile eşi görülmemiş soygun ve cinayet..Ablacıgım nur içinde yat mekanın cennet olsun,Allah’ın rahmeti üzerine olsun bu cinayeti işleyene TC 14588401494 kimlik nolu Süleyman Aslan isimli erkegin fahişkosu şerefsizine,insan kasabı katil hırsız ve seni dolandırana,bu it’e destek verenlere,sessiz kalanlara seni alçakça üzüp incitip hastalıgını artıranlara kodeste ömürboyu iyi bir gelecek hazırlıyoruz,senin bilmeden yanlış tuşa basarak kaydettigin erkek fahişko katilinle,katilinin ortakları ile vb adilerle yaptıgın görüşmelerini inceliyor,inceletiyor çözümünü çıkarttırıyoruz.Hakime hanımın,Savcıların arkadaşlarının seni sevenlerin dedigine göre üzülmesin,ortalık karışmasın diye beyefendiye söglememişsin,keşke beyefendiye sögleseydin abla.Allah’tan hepsine bela diliyoruz ocaklarına ateş düşsün istiyoruz eşref vaktini bekliyoruz,nur içinde yat.Seni iyilik melegimizi Muammer beye yeşil,yeşil bakanı seviyoruz.Evinde hala kuranı kerim ve hatim duaları okunuyor.Beyefendi “Benim bebegim bu alçakların kızı olamaz” dyor bir diyor agzından bin “seni seviyorum,sana hasretim,özlem doluyum” çıkıyor,rahat uyu seni duasız,kabrinde yalnız bırakmıyacagız.Herşeyi bilipte bilmiyoruz diyen izmir’in olospusu puşt kocanla geberesice anan vb.dahil herşeyi biliyormuşsun be,Allah belanızı versin fahişko.Amin.iyi hırsızlık,dolandırıcılık yapmış elindekileri çalmışsınız.Lütfen dahası için blogger sag dikey çubukta özetlere bakınız.Bu Süleyman Aslan inbesi rahmetli vefat etmeden birgün önce ailece elbirligi ile öldürdügü ablasından tecrübe edinmiş olacak beyefendiye şu anda buluta yüklenip çözümde olan ses kayıtlarından anladıgım kadarı ile,ablasına yaptıgından sonuç aldıgını bekledigini anlamış olacak “seni ögle bir yaparımki ölürsün vb.” gibi laflar ediyor,beyefendide lan hötveren senin o agzını sinkaf ederler vb.demiş tam bir inbe polise duyurulur.Biz buna kerhanede dogmuş olmak diyoruz.Buket Turkay

(Aile üyelerinin katkıları ile,eşi görülmemiş soygun ve cinayet) Polise teşekkür ediyoruz.Süleyman Aslan denen şerefsiz soytarıyı ablasının katili cani inbeyi hasta annesinin bulundugu yere bizi polisle sokmadan önce buradan son kez uyarıyoruz.Ablasının hasta ve kullandıgı agır ilaçların etkisinde,kandırıp dolandırarak bu halinden istifade edip üzerine aldıgı konutu işlerinin bozuk oldugunu gerekçe göstererek,kısa sürede iade etmek üzere aldıgı yüklü miktardaki paraları Mehmetcik vakfına vb.bagışlanmak üzere derhal iade etmesini buradan ailesine dahil ihtar ediyoruz,Agır cezalık yasal işlemlerin başlatılması ve hazırlıgının yapılması için ilgi yerlere talimat verilmiş bilgilendirme yapılmıştır.Bu Allah korkusu,kuldan utanma duygusu olmayan şerefsiz inbenin bugün itibarı ile geriye dödük neden,sinkaf olma hevesi ile yırtarcasına poposunun kalktıgını biliyoruz.Artık internette Google görsellerde yayındasın inbe halini,resmin dahil yerleştiriyoruz.Buket Turkay,secretaryship Süleyman Aslan inbesi it resminde alnına inbe yazmayı unutmuşum neyse birdahaki sefere,ablanı sen ve ailen birlikte öldürdünüz Allah belanızı versin.Amin.Ben,Buket Turkay namussuz puşt.Bunun hesabını eşref vakti geldiginde ailece vereceksiniz ne moklar yemişsin ögle.. Bu kasten bilerek cana kıymak.Dolandırıcı #Polis,#Emniyet,#Jandarma M.Rifat Hisarcıklıoğlu Serpil Yılmazer kahpesi,TC 38683695626 kimlik nolu kocası Kaan Yılmazer puştu,Serap it’i hasta,aldıgı agır ilaçların etkisinde bir kadın iyilik yapacak diye kandırılmaz,vicdansızca dolandırılmaz iz bırakmadan kaçılmaz,daha kaç insanın kanına girdiniz bu çete’den bilgi sahibi ve şikayetçi olanlar bizi bilgilendirerek bizi işaret ederek polise başvursun.Buket Turkay Son posta..Gözbebegimiz Güvenlik güçlerimizin,polisimizin dikkatine.Muammer beyin hakkın rahmetine kavuşan eşini saglıgında aldıgı agır ilaçların etkisi altındayken hastalıgından istifade ederek Serap isimli bir kadınla birlikte vicdansızca dolandırıp ortadan kaybolan Serpil Yılmazer ve kocası TC 38683695626 Kimlik nolu Kaan Yılmazer yeniden adres degiştirip kaçmaları halinde görenlerin polise başvurmaları ve bizi bilgilendirmelerini önemle rica ediyoruz. Resimde dolandırıcı Kaan Yılmazer’in aynı işi birlikte yapan bunu iş edinen karısı Serpil Yılmazer’i görüyorsunuz.Hırsız,puşt,ablasının hastalıgından istifade ederek çalmayı,kandırmayı,dolandırmayı kendi kanından bir ablaya söglenmiyecek küfürler etmeyi kendine iş edinen agzından mok akan (lan hötveren o kayıtların tümünü +18 yazıp,inbe resimlerinden video yapıp youtuba yükleyeyimmi) mok agızlı Sülükman gelecek,gelecek sıra sana gelecek.Nur içinde yatsın mekanı cennet olsun Amin,seni pis bogazını üzülmesin diye,ibneliklerini söglemeyen köpek halini beyefendiden gizli besleyen kendi kanından hasta kendi derdine düşmüş ablana vb.o alçakça küfürleri nasıl kıyıp ettin,tekerlek?.Senin kanınımı sinkaf ettiler,o pis agzınıda sinkaf ettir düzelsin,bizimde uslubumuzu bozuyorsun.Sülükman Aslan gibi inbe ablandan çalıp,dolandırdıgın paraları sokakta orda burda çıkarıp “ben zenginim” diyen hötveren senin hötün dışında neren zengin hırsız,dolandırıcı puşt,insan kasabı,katil köpek senin resmini koyup ne yazayım.Bu inbe yogun bakıma bile sırf otuz saniye için girip çıkmış,ablası ölüyormu bakmış zabıtlara ve kamera kayıtlarına,dinlemeye giren şerefsizliklerini alışkanlık haline getirmiş devam ettirmiştir.Başka kaşınan kahpe varsa öksürsün bilelim ses kayıtları bende kim ne biliyor,bilmiyor yalancı,düzenbaz kahpe ilan edelim Google dahil insanlık dersi verip Youtube’da yayına alalım.Oturup rahmetlinin ölmesini bekleyen kahpeler duysun.Allah belanızı versin biz bunları konu etmeyi kendimize zul sayıyor kamu yararı görüp ders veriyoruz,başka yayına girmek isteyen,ne biçim insansınız?.Bu şerefsizi etiketleyin kendi görseller alanında çıksın,bende etiketliyorum,daha sonra yayına sokacagım.Puşt çektirdigin yetmedimi size haklarını bile helal etmiyen iyilik melegi beyefendinin canısı,cananı hayat arkadaşı ablan sahipsiz degil,sen kim oluyorsun,soytarı.Sülükman kim rahmetliye kötülük ettiyse hasta halinden istifade ettiyse çalıp,çırpıp dolandırdıysa taşınır,taşınmazların üzerine oturduysa kandırdıysa,hırsızlık yaptıysa iyi niyetle verip,geri ödenmediyse küfür ve hakaretlere ugrattıysa ölmesini beklediyse bildiklerini sakladıysa boyu devrilsin kolay olur kurşunlara degil kör bıçak ve kör testere darbelerine gelsin çoluk,çocuk tek parça gömülmesin polis amcalarımız,jandarma birliklerimiz k9 köpeklerimiz sen dahil hepsini poşetler içinde parça,parça çöplüklerde bulsun rahmetliden maddi ve manevi edindikleriniz zehir,zıkkım haram olsun ocaklarınıza ateş düşsün biri sönmeden biri başlasın.Sülükman Allah belanı versin.Amin.Puşt sen bir bir hırsız,dolandırıcı inbesin git keyifhanede çalış saatte 30 kişi kabul etsen köşesin şimdiye kadar ablandan çaldıklarını,dolandırdıklarını gösterip zenginim diyordun,şimdi “çok zenginim” der yan,yan yalpalar yürürsün insanlıgın yüz karası tekerlek broşür yapıp orda dagıttırıyımmı,müşterin artar nasıl bu kadar şerefsiz,namussuz,düzenbaz olabiliyorsun.paraya,taşınmaza fena hötverensin o daireyi niçin rahmetli o kadar iade etmeni istemiş,etmemiş küfür ve tehditlerle üstünde tutmaya devam etmişsin sen sonradanmı biri tekerledi,doguştanmı böylesin sülalece yok olasınız hiçbirinizin yatacak yeri yok sen katıksız bir inbesin şerefsiz puştsun kan kusasın,aradıgın belayı beyefendinin çükünü içinde hissedince belanı bulacaksın o nasıl aileki bireyleri bu alçaklıga ses çıkarmıyor sülalece yatacak yerin yok insan kasabı köpek,o küfürleri Ukranya yosması karına etsene puşt,o çocuklarınla kan ve irin kusasın ailende bu konularda bilipte sessiz kalanlarında ocaklarına ateş düşsün sen müslümanmısın tekerlek tuu sana seni izmirdenmi yönetiyorlar şerefsiz uslubumuzuda bozdurdun şu usluba bakarmısın akşamdan sabaha çoluk,çocugunun senin gibi bir ite sessiz kalanların leşini toplayasın.Amin.Sen onursuz,kişiliksiz haysiyetsiz bir şerefsizsin.Sen para,pul için hötveren olmayı bile göze almışsın birgün kusacaksın.Ses kayıtların bende birkısmı çözümde şerefsiz git,gel oku ayna şerefsiz.Onları hazırla lan hötveren onların tümü Mehmetcik vakfına bagışlanacak seni yediyüzbin kişi lile kahraman Türk silahlı kuvvetleri,birkaçyüz bin kişi ile Türk polis teşkilatı,birkaçyüzbin kişi ile Jandarma birliklerimiz,Sahil güvenlik ve k9 köpeklerimiz seni sinkaf etsin hırsız şerefsiz,büyük hötveren o aldıklarını hazırla inbe.Buket Turkay,secretaryship

Aile üyelerinin katkısı ile eşi görülmemiş soygun ve cinayet.insan kasabı Süleyman Aslan inbemiz.


Aile üyelerinin katkısı ile eşi görülmemiş soygun ve cinayet.insan kasabı Süleyman Aslan inbemiz.


Uzun soluklu yastayız..


Uzun soluklu yastayız..


Uzun soluklu yastayız..


Uzun soluklu yastayız..


Uzun soluklu yastayız..


Uzun soluklu yastayız..


Aile üyelerinin katkısı ile eşi görülmemiş soygun ve cinayet.insan kasabı Süleyman Aslan inbemiz.


AAA


AAA


AAA



What is the PKK ?

The PKK (Kurdish acronym for the “Kurdistan Workers’ Party”), formed in 1978 by Abdullah Öcalan, is the most notorious terror organization in the world. It has been waging a vicious campaign of terror against Turkey since 1984 with the external support of certain states and circles whose aim is to destabilize Turkey.

The PKK was identified as one of the 30 main terrorist organizations in the world by the US Secretary of State in October 1997, and it was also described in the same way in US State Department “Patterns of Global Terrorism” reports.

PKK’s terrorist activities have resulted, to date, in the death of thousands of people, including women, the elderly, children and in many instances even infants. The PKK has also murdered over one hundred school teachers, who became inevitable targets of the terrorists since it was judged that PKK’s subversive views could be most easily imposed on the uneducated and the ignorant. Lists giving the figures of ordinary individuals and public servants, ruthlessly killed or maimed by the PKK terrorists, are in annex.

The PKK has employed murder, intimidation, kidnapping and destruction to achieve its nefarious objectives. It targets ordinary people, because it aims to subjugate the local population in southeastern Turkey into supporting its evil deeds. The PKK has attacked the entire inhabitants of villages in southeast Anatolia. These attacks are also designed to make the region uninhabitable. The PKK destroys schools, sets forests on fire, blows up railways and bridges, plants mines on roads, burns down construction machinery, and demolishes health centers. A list containing the figures of material damage caused by PKK’s terrorist attacks is also in annex.

In response, the authorities trained the villagers to defend themselves and also moved some people to locations where they would be safer. These two measures, intended to protect the local population against terrorism, have been at the center of a misinformation campaign by the PKK and its sympathizers.

The PKK indiscriminately murders the very people on whose behalf it purports to act : Turkish citizens of Kurdish origin. Ironically, the PKK regards Masud Barzani’s Kurdish

PKK Terrorism : Ministry of Foreign Affairs Publication

Democratic Party and Jalal Talabani’s Patriotic Union of Kurdistan, the two main Kurdish groupings in northern Iraq, as its adversaries.

Due to its ability to strike Turkey from Syria and (after the 1991 Gulf War) northern Iraq, the PKK proved for some time a serious threat to law and order and claimed many victims. Following its operations against PKK facilities in northern Iraq Turkey restored law and order throughout the southeastern provinces.

The PKK has been supported and sheltered by some of Turkey’s neighbors, as well as by some others outside the region. Syria and Greece are the principal countries that have been supporting the PKK for years. However, with the signing of Adana memorandum on October 20, 1998, the Syrian connection has been broken. Syrian authorities have promised not to support terrorist activities against Turkey and taken some steps in this direction. Turkey closely monitors Syrian compliance with the Adana agreement. Yet, Greece, a NATO ally, backs the PKK and its affiliates by every means at its disposal. Confessions and testimonies of dozens of PKK militants arrested in Turkey reveal that Greek support to PKK terrorism goes much beyond than what was generally estimated. Most recently, revelations made by the PKK member Fethi Demir and by Şemdin Sakık, PKK’s “second man” captured in northern Iraq, have helped to confirm concretely the continuing Greek support to the PKK. The statement made by Greek Premier Simitis on November 26, 1998, leaves no room for doubt about the position of Greece vis-a-vis the PKK : “the PKK is an organization fighting for the rights of the Kurdish minority and using various means to reach this end.” Can there be a more explicit approval of PKK terrorism? There is of course other evidence and documentation concerning Grek support to PKK terrorism.

The PKK terrorist organization, among others, employs the following methods in the perpetration of its crimes:

a) Indiscriminate terror against the Turkish citizens of Kurdish ethnic origin mainly in southeastern Turkey. Targets included children, women, and the elderly. In some places PKK terrorists have wiped out isolated, dispersed settlements and hamlets. The aim is to force the local population into submission, to make them provide sanctuary.

b) Indiscriminate terror against non-Kurdish population. The purpose is to discredit the state institutions and to cause instability.

c) Terror against selected targets.

  • Assassination of well known personalities, judicial, law enforcement and security personnel.
  • Assassination of state functionaries that provide services to the local population in southeastern Turkey (civil servants, teachers, health personnel, technical personnel, etc.).
  • Assassination of village guardsmen and their families.
  • Attacks on and occupation of official missions of Turkey abroad (diplomatic, consular, commercial, tourism, etc.) as well as headquarters or branch offices of semi-official institutions (Turkish Airlines offices, banks, etc.).Attacks and acts of arson against the houses, business facilities, associations and mosques of the Turkish community living in western Europe, mainly in Germany. These acts of terror are mostly carried out through proxies and front organizations that are permitted by the authorities of the host countries to operate in those states.

d) Terror within the ranks of the PKK, against informants and repentant militants. Over the years, Öcalan has ordered the killing of numerous PKK defectors and potential rivals.

In the past decade, the PKK has conducted assassinations, kidnappings and acts of arson in Western Europe against former PKK members and defectors. Assassinations of PKK defectors occurred in Sweden in 1984 and 1985; in Denmark in 1985; in the Netherlands in 1987 and 1989; in Germany in 1986, 1987, and 1988.

e) Wider hit and run tactics against border posts and military patrols.

f) Terrorist attacks against industrial infrastructure, oil facilities, social facilities, and tourist sites with the aim of weakening the Turkish economy and tarnishing its image. As part of these terror acts, the PKK bombed passenger trains, ferryboats, and buses.
Several of these attacks resulted in civilian casualties. In 1993 and 1994 it also staged a series of kidnappings of foreigners in southeastern Turkey to frighten away tourists and to embarrass the Turkish government.

g) The head of the terrorist organization PKK has advocated and ordered the use of suicide bombings against Turkish targets that resulted in the deaths of security personnel and civilians, and injuries to many more.

Obviously, such an enterprise of crime and violence like the PKK requires colossal human and financial resources. As there are no legitimate ways or means to obtain the required resources, PKK’s only option is to resort to illegal and illegitimate methods. Hence, the PKK is heavily engaged in organized crime activities, including extortion, drug trafficking, arms smuggling, human smuggling (illegal immigration), and abduction of children. Such racketeering takes place particularly in western Europe.

The PKK has been carrying out its activities abroad through its front organization ERNK (Kurdish acronym for the “Kurdistan National Liberation Front”), the so-called “Kurdistan Parliament in Exile”, its mouthpiece MED TV, and through other affiliated offices, centers and associations.

Through these front establishments, the PKK organizes and carries out its illegal activities. It also uses them to make its propaganda so as to influence and mislead the public opinion in west European countries for obtaining popular support to its subversive ends.

The abduction of children and youngsters in some European countries by these front organizations deserves special mention. According to police reports and press articles in several west European countries, the PKK recently organized kidnappings of children, of 14-17 years of age, in Varmland/Sweden through the ERNK, and in Celle/Germany through “Kurdish Information Bureaus”, or “Kurdish Culture Centers”. The statements of some of the abducted children, as well as press and police reports reveal that the PKKkidnapped these youngsters, took them to its camps, located in some other west European countries, and forced them into training as terrorist militants. The Turkish authorities spared no effort in drawing the attention of the west European countries to such criminal and illegal activities of the PKK, but unfortunately their calls to prevent these activities usually fell on deaf ears. The complaints of the children’s families, however, attracted the attention of the public and thus created a strong reaction towards what the PKK and its affiliates have in fact been doing for years. The police in Sweden and Germany are now investigating the matter.

Terrorism constitutes today one of the most serious violations of human rights, in particular the fundamental right to life. By murdering thousands of people, the PKK has violated the right to life. Therefore, all the PKK terrorists, including their head Öcalan,
must answer in the court of law for their crimes.

All societies threatened by terrorism have the right to take appropriate measures to protect themselves from violence and to eradicate terrorism. Turkey’s fight against the PKK terrorism is of this nature and aims not only to maintain security and to protect its citizens, but also to pave the way for economic and social development in the regions where this is needed most. This fight against terrorism observes democratic principles and the rule of law, with great care being given to respect the rights of innocent civilians.

Who is Abdullah Öcalan ?

Abdullah Öcalan was born in the province of Sanliurfa in 1949. He speaks Turkish and has only a poor grasp of some Kurdish dialects. He had a conventional education and his original wish was to be an officer in the Turkish Army. He failed the entrance examination for the military academy. He did, however, gain admission in 1971 to the Ankara University Political Sciences Faculty. There, he joined the underground movements trying to overthrow Turkey’s parliamentary system. He was expelled from the university for non-attendance and his illegal activities.

The cell of terrorists which he controlled soon broke links with other groups. It was known for its use of extreme violence and the “Apocu’s” (Followers of Abdullah Öcalan), as the PKK was called in its early days, had a special trademark: they hacked off the
noses of their opponents. In the late 1970’s, Öcalan collaborated closely with the Soviet Union and with Syria which were attempting to create political turmoil in Turkey. In 1980, Öcalan fled to Syria. He began to use Syrian facilities, including camps in the Bekaa Valley, Lebanese territory under Syrian control, to train terrorist groups for crossborder terrorist attacks against targets in Turkey. He started to inject an ethnic dimension to his terrorist activities, though this usually had to be imposed on local populations by violent means, including the kidnapping young men at gun point and then forcing them to undergo indoctrination and join his movement. In August 1984, Öcalan’s terrorist groups began attacking Turkish police stations and similar targets in the southeastern provinces north of the border with Syria and Iraq.

The PKK operates along the familiar lines of traditional communist parties and carries out terrorist activities under the rigid direction of its Central Committee. Both its “political” and “military” wings are controlled directly by Öcalan. As its sole head, Öcalan, has callously masterminded thousands of PKK’s terrorist activities against Turkey and its people. As such, he has been responsible for thousands of deaths, kidnappings, mutilations and attacks on innocent people during his long years as a Professional terrorist and murderer.

In October 1998, Turkey warned Syria that it would take action unless it ceased its support for Öcalan and PKK terrorism. It formally requested the extradition of Öcalan to Turkey. As a result, Öcalan was compelled to leave Syria where he had been given shelter for almost two decades. Furthermore, by an agreement signed between the two countries on October 20, 1998 in Adana/Turkey, the Syrian Government for the first time designated the PKK as a terrorist organization, and pledged not to allow the presence and the activities of the PKK on its territory. Later, Öcalan was forced to leave Moscow, where he had escaped from Syria, following political and diplomatic contacts between Turkey and the Russian Federation.

Öcalan was apprehended in Rome while trying to illegally enter Italy with a false passport on November 12, 1998. As the British Government put it, Öcalan’s arrest was “a significant advance in the international community’s fight against terrorism.”

Öcalan is not only a terrorist but also a common criminal, being sought by the Turkish courts under charges of homicide and incitement to homicide. There is thus a red corner bulletin for him issued by the Interpol. In accordance with a court decision given in 1990, Germany also had an arrest warrant on Öcalan again for homicide and incitement to homicide. All democratic, law-abiding countries as well as international institutions are obligated to take a consistent and firm stance in combating terrorism and bringing terrorists to justice. Under obligations and commitments within the framework of the United Nations, the Council of Europe, the OSCE, the NATO, and the EU, no country or government can provide terrorists with safe-haven or evade its responsibilities in the efforts to eliminate terrorism. Therefore, Öcalan should never be granted political asylum anywhere and he has to be extradited to Turkey to face trial for his crimes against Turkish citizens.

PKK’s Involvement in Organized Crimes

The PKK engages in organized crimes such as drug trafficking and arms smuggling, extortion, human smuggling, abduction of children and money laundering in an attempt to recruit militants and to obtain financial resources needed to carry out its terrorist activities.

The “Sputnik Operation” conducted in a coordinated fashion in some European countries in September 1996 exposed PKK’s links with organized crime and money laundering activities.

On the other hand, it is known that the PKK, together with other organized crime gangs, is also behind the recent wave of illegal immigration to Italy. PKK’s objective is to create international pressure and antipathy against Turkey.

Moreover, the PKK plays an important role in drug trafficking which constitutes one of the most evil crimes of our age. The British weekly magazine “The Spectator” underlined this fact in its 28 November-5 December 1998 issue by saying that “…According to the British security services sources the PKK is responsible for 40 percent of the heroin sold in the European Union…” .
Drug Trafficking and Terrorist Organizations

All terrorist organizations need to raise funds to sustain their violent activities and resort to illegal means to finance their crimes. Drug trafficking comes at the top of this list of illegal money raising activities, followed by robbery, extortion, kidnapping, blackmailing and arms smuggling.

In recent years, it has become increasingly evident that terrorism and drug trafficking are intertwined. The terms “narco-terrorism” and “narco-terrorists” have started to gain circulation in describing the link between terrorist organizations and narcotics smugglers. This fact is illustrated by certain international documents. The UN Convention Against Illicit Traffic In Narcotic Drugs and Psychotropic Substances (1988) refers to the relationship between illicit drug traffic and other organized criminal activities which undermine the stability, security and legitimacy of sovereign states.

Paragraph 5 of the UN International Narcotics Control Board (INCB)’s 1992 report points out that “illicit cultivation of narcotic plants and illicit trafficking in drugs continue to be a threat to the political, economic and social stability of several countries. Links appear to exist between illicit cultivation and drug trafficking and the activities of subversive organizations in some countries.” The 1993 INCB report draws attention to the organic connections between drug cartels and terrorist organizations, and also to the globalization of drug smuggling. The successive INCB reports point out that these drug cartels concentrate their activities in ethnically and economically troubled regions of the world. It is no coincidence that terrorist organizations thrive in the very same regions. The Vienna Declaration and Program of Action adopted at the World Conference on Human Rights (25 June 1993) stresses that “the acts, methods and practices of terrorism in all its forms and manifestations as well as linkage in some countries to drug trafficking are activities aimed at the destruction of human rights, fundamental freedoms and democracy, threatening territorial integrity, security of states and destabilizing legitimately constituted governments, and the international community should take the necessary steps to enhance cooperation to prevent and combat terrorism.”

The Final Communiqué of the Council of Europe Pompidou Group 2nd Pan-European Ministerial Conference (Strasbourg, 4 February 1994) underlines the fact that “considering the continuous increase in and the spread of drug trafficking incidents, the involvement of violent organizations in such activities constitute a serious threat to the contemporary society” (Art.9), and thus, “it is vital for the security forces to combat terrorism effectively” (Art.l5).

The UN Declaration on Measures to Eliminate International Terrorism adopted at the 49th session of the General Assembly, underlines the concern by the international community at the growing and dangerous links between terrorists groups, drug traffickers and their paramilitary gangs which have resorted to all types of violence, thus endangering the constitutional order of States and violating basic human rights. This Declaration also emphasizes the desirability of closer cooperation and coordination among States in combating crimes closely connected with terrorism, including drug trafficking, unlawful arms trade, money laundering and smuggling of nuclear and other potentially deadly materials.

PKK’s Involvement in Drug Trafficking

The 1992 annual report of the United States Department of State Bureau of International Narcotics and Law Enforcement, entitled “The International Narcotics Control Strategy” (INCS) proposes that the European drug cartel is controlled by PKK members. Likewise, the 1996 INCS report underlines the fact that the terrorist PKK uses heroin production and trafficking to support its acts of terror. The 1998 report, pointing to persistent reports of PKK’s involvement in narcotics trafficking through Turkey, reiterates that the PKK not only uses “taxes” extracted from narcotics traffickers and refiners to finance its operations, but “may be more directly involved in transporting and marketing narcotics in Europe” as well.

A 1995 report prepared by the Drug Enforcement Agency of the US Department of Justice emphasizes that the PKK is engaged in drug trafficking and money laundering activities and is well-established in the production of almost all kinds of opium products and their smuggling. The revenues from these activities, the report continues, are used for purchasing firearms, munitions and other equipment used by the terrorists. The report cites other sources of revenue of the PKK as extortion, robbery and counterfeiting. In “Political Violence and Narco-Trafficking“, a booklet published by the Paris Institute of Criminology in October 1996, PKK’s narcotics network and its functioning are detailed; the amount of narcotics captured by the European security forces are quoted; and the
PKK’s role in drug trafficking is thus documented.

The involvement of the PKK in all stages of drug trafficking has been further documented in a conference held by Dr. François Haut of the Paris Institute of Criminology in Brussels on 25 April 1997. It is stated that the PKK is engaged in producing, refining and marketing of drugs and has contacts in numerous countries. The PKK’s “turnover” from drug trafficking is estimated at “millions of US dollars”. Dr. Haut notes that the problem of narcotics trafficking has entered the Parisian suburbs thanks to the PKK, which he thinks is responsible for 10 to 80 percent of the heroin smuggled to Paris. Similarly, a 1996 report prepared by Jean Claude Salomon, François Haut and Jean-Luc Vannier for the Paris Institute of Criminology, utilizing such reliable and impartial sources as the Interpol, British NCIS and the national police agencies of the EU member states, notes that the narcotics route that runs through Turkey to the Balkans and western Europe benefits the “separatist” organizations of Turkish/Kurdish origin and the PKK militants and their intermediaries.

The March 1997 issue of “The Geopolitical Drug Dispatch,” a monthly report prepared by the ” Observatoire Geopolitique Des Drogues” points to the role of the PKK in the smuggling of drugs through the “Balkan route” and emphasizes that the terrorist organization has started using Romania and Moldavia, positioned along this route, as its rearward bases. The report also states that the Turkish traffickers arrested in these countries are of Kurdish origin and thus that many criminal activities attributed to Turkish individuals or groups “are in fact carried on by Kurds, usually with links to the Kurdistan Workers’ Party (PKK).” The report continues to point out that the PKK often hides behind its umbrella organizations, such as the ERNK and business, youth and women’s associations. To illustrate, it is noted in the report that “the ERNK business group in Romania, called the Association of Eastern Businessmen, is an excellent cover for the illicit activities of the PKK which has tight control over the drug deals as the local PKK leader also heads the ERNK.”

Last but not least, the final report of the thirty-third session of the Sub-commission on Illicit Drug Traffic and Related Matters in the Near and Middle East, held under the auspices of the UN International Drug Control Program (UNDCP) in Beirut from 29 June
to 3 July 1998, noted that “there were clear linkages between some narco-terrorist organizations, for example, the Kurdistan Workers’ Party (PKK), and other organized transnational criminal groups.

Turkey’s position astride the “Balkan route” makes it a significant transit point for narcotics. Using this route, the PKK smuggles morphine base and heroin from Iran, Pakistan and Afghanistan into Turkey across Turkey’s eastern borders. Since the late- 1980s, the terrorist organization has, instead of trafficking externally-produced heroin, opted for a more profitable way of producing heroin from non-heroin opiates. To this end, the PKK refines base morphine into heroin in mobile laboratories near Istanbul and in the southeastern parts of Anatolia. The PKK also cultivates opium and cannabis in the Beka valley (Lebanon) and in the isolated regions of southeastern Anatolia and northern Iraq.

Narcotics smuggling therefore constitutes a major part of the PKK’s financial apparatus, alongside extortion, blackmailing, robbery, arms smuggling and illicit labor trafficking. The PKK is actively involved in all phases of narcotics trafficking, from the producing and processing of the drugs to their smuggling and marketing. The revenues gained from illicit drug dealings and marketing are channeled to funding its arms purchases, which is required to sustain its terrorist activities.

PKK’s involvement in narcotics trafficking is thus now well-documented. Below there are some further examples compiled from the reports of the foreign media and foreign or Turkish security authorities which conclusively indicate PKK’s role in drug trafficking.

Foreign Press Reports

In January 1992, the Bremen Police arrested a “Kurd” selling drugs. The police found a bunch of keys in his pocket, which belonged to an apartment where “Kurds” lived. Hanging on the walls of the said apartment were posters of the PKK and its leader
Abdullah Öcalan. The police also found some clues suggesting that the PKK finances its armed struggle by the heroin trade (SAT-1 TV, 24 Hours, 6 January 1992).

In 1992, a total number of 2,069 drug addicts died in Germany. In the same year, the German police apprehended some children aged 10-12, coming from southeastern Turkey and selling drugs in Hamburg. A child of 8 carrying a firearm was also arrested. All these children confessed that the PKK was using them to sell drugs, since they did not have penal responsibility. The police seized 30 kg. of heroin from a “Kurd” who was said to have transferred DM 150,000 to his partners. The estimated figure the PKK earns from the narcotics trade is more than 56 million DM (VOX TV ; Germany, 12 February 1993).

In 1993, more than 50 PKK members were arrested by the Essen Police of Germany. The Federal Criminal Department in Wiesbaden found out that the PKK was organizing drug trafficking in Germany and the narcotics trade in Hamburg, Bremen, Frankfurt and Essen was under the control of the PKK (German Daily “NRZ,” 30 March 1993). The Hamburg Criminal Police arrested a band of Kurdish drug smugglers on 15 September 1993. 11-year-old children, who were also arrested with the other members of the band, later confessed to the police that the PKK illegally brought them from Turkey to Germany in order to make them sell drugs for the organization (Hamburg Local TV Broadcast, 15 September 1993).

Three years of intensive police investigation by the Slagelse Police and the Narcotics Section of the National Police Force in Denmark resulted in the solution of several armed robberies whose spoils were used to finance narcotics purchases. The police captured a Danish person, who had links with two Turkish narcotics kingpins living in Denmark. During the trial the close relationship between these people and the PKK was proven. The superintendent Niels Bech of the National Police Force expressed that large parts of the profits from the narcotics sales in Denmark have returned to Turkey. In one case DDK 140,000 were sent to Turkey and kilos of heroin was sent to Europe in return (Danish Daily, “Berlingske Tidende,” 31 October 1993).

Two young PKK members (aged 14 and 16) were caught by the police selling drugs at the Trabrennbahn Train Station near Wandsbeck on 26 September 1994 (“Bild-Hamburg” 28 September 1994).

On 5-6 October 1994 the “Bild” reported that narcotics were being distributed from Jork in Alten Land to Northern Germany and that the Kurdish dealers transferred 15 million DM to their collaborators in Turkey.

On 24 October 1994 the German magazine “Focus” wrote that in the last 9 years 315 PKK members were involved in drug trafficking around Europe, 154 of whom were captured in Germany.

Ralf Brottscheller, the Senator of Interior of Bremen, accused the PKK of extortion and organized narcotics smuggling (“Focus,” 18 September 1995). In France, the Aulnay Sous Bois Public Security Units and Paris Bureau of Combating Narcotics Trafficking conducted an operation which was completed after long and careful preparations of 18 months. 30 people involved in narcotics trafficking on behalf of the PKK and the Mafia active in France and Belgium were taken into custody after the operation (French Press, 4 November 1996).

The Belgian Gendarmerie raided a camp in Zutendaal/Genk, in which the PKK militants were being trained, and apprehended 35 people, including children and some internationally wanted criminals (“Arnhemse Courant,” 22 November 1996). The administrators of a facade company helping the PKK’s activities in France were taken into custody in Paris (French Press, 25 February 1997).

The “Observatoire Geopolitique Des Drogues” noted in its monthly report that the biggest heroin seizure in Hungary to date was made on December 12, 1996, aboard a Turkish bus belonging to the Toros Line company. The Turkish traffickers, caught with 42 kg. heroin turned out to be “Kurds.” The report mentions the case of a Romanian citizen who, upon his arrest with 2 kg. heroin by the Turkish police in Edirne in September 1995, admitted that he was running for the PKK drugs in one direction and explosives in the other.

The report also notes that 65 percent of the drugs confiscated by the Romanian customs officers are found on passenger vehicles and that “every time Romanian police make a drug haul at a Turkish company, Kurds are involved” (“The Geopolitical Drug Dispatch”, No. 65, March 1997).

A high level member of the PKK, known as the PKK chief in the Hannover area, was arrested in Berlin. He had been wanted by the German police on charges of arson attacks, and damage to private property. The police found out evidence regarding the PKK’s involvement in illicit labor trafficking (“Berliner Zeitung” 4 April 1997). 20 refugees were arrested in a police raid on a refugee hostel which was discovered to be a PKK base, in Grimma, Bahren. The operation was conducted jointly by the German police and experts from the Federal Criminal Department. The police confiscated various fire arms, thousands of DM and receipts. These immigrants were actively involved in the activities of the PKK and its facade branches (German Press, 4 April 1997). The Bavarian police conducted a series of operations against the PKK militants in refugee camps, arrested 2, and took into custody 17 of them (Statement by Straubing Police Directorate dated 17 June 1997).

The PKK transfers people, weapons and drugs through the FRY (Former Republic of Yugoslavia) and purchases weapons in return (Croatian daily “Vjesnik” August 1997). The “Focus” magazine remarked on 23 March 1998 that members of the PKK invested the money laundered from drug trafficking and extortion in the real estate market in Celle, Germany.

On August 1, 1998, the Croatian and Slovenian security forces jointly confiscated 38 kg. of heroin in a vehicle bound for western Europe. According to the Croatian reports, the shipment of the heroin was realized by Turkish citizens “who are most probably members of the PKK” This is consistent with the statements made by Slovenian security forces who have pointed to a “reasonable suspicion” that a member of the PKK is involved in the smuggling (Croatian and Slovenian press reviews, 6 August 1998).

Four “Kurdish” people were captured with 2.6 kg. heroin, the largest amount of narcotics ever captured in west Norway. It is thought that the four people caught were merely couriers and that the trafficking was carried out by a “Turkish/Kurdish” network (Bergen, 7 August 1998).

“…The PKK has financed its war against Turkey by extortion and the sale of heroin, and according to British security service sources it is responsible for 40 percent of the heroin sold in the European Union…” (British weekly magazine “The Spectator”, 28 November-5 December 1998 issue).

Reports of Foreign Police and Foreign Officials

In January 1990, a PKK member was arrested in Switzerland for selling drugs on behalf of the PKK. In the same month a 13-year-old person, also linked to the PKK, was captured in the Netherlands and was released as being too young to prosecute. A Turkish citizen of Kurdish origin, apprehended in France on 22 January 1991, confessed that he had been trading drugs in France on behalf of the PKK and that the drugs were transported by trucks or sometimes by tourist vehicles and then distributed to different cities not only in France but in various other countries in Europe as well. After being arrested on 7 March 1991 in France, a “Kurdish” person confessed that the drugs he was selling belonged to the PKK.

Another Turkish citizen of “Kurdish” descent, captured with 48 kg. of heroin in Arnheim in November 1991, was found out to be a PKK member. The German Police reports underline the fact that l,103 kg. of heroin was seized by the police in 1991 and 400 of 735 suspects involved in the drug trading incidents were PKK members. This ratio mounted to 450/735 in 1992 and 300/457 in 1993.

The US Department of State Bureau of International Narcotics Matters expressed in its International Narcotics Control Strategy Report (1992) that the two-thirds of the people involved in drug trafficking incidents in Europe are PKK-oriented.

An active PKK member working as a truck driver, who was known to have stood as a candidate in Bonn in the 1992 elections for the PKK’s so-called National Assembly, was seized in Troisdorf, Germany, while transporting substantial amounts of drugs.

In 1993, the police seized 200 kg. of heroin in London. Further investigation revealed that the drug traders were working for the PKK. A police operation in Offenbach, Germany on 7 January 1993, led to the seizure of 5 kilos of heroin. Among the seven people captured by the police was a person known as the “PKK’s accountant.”

As a consequence of the operations conducted by the German police in Hamburg, Bremen and Bad Bramstad during May-October 1993, 15.7 kg. of heroin was confiscated and 22 people were apprehended, including PKK members and supporters. The criminals turned out to have requested political asylum from the German authorities. 15 Turkish citizens with “Kurdish” descent were arrested in connection with 1.6 kg. heroin seized by the German police in Recklinghausen, Germany, on 27 October 1993. Among those were the participants at pro-PKK demonstrations in Turkey. A message by the German Interpol dated October 26, 1993, pointed out that six Turkish citizens with Kurdish origin were arrested on charges of laundering the proceeds from drug trafficking in the Netherlands, Spain, Italy and Germany. Large sums of cash, thought to be laundered money, were captured by the German police.

Another Turkish citizen of “Kurdish” origin, captured in Caracas, Venezuela on 10 November 1993, while carrying 3.5 kg. of cocaine, confessed that she was a PKK courier.

This incident is said to prove the links of the PKK with the drug cartels even in Latin America.

The NCIS estimated that the 44 percent of 1993 budget of the PKK as 430 million French Francs, came from illicit drug trafficking.

During a six-week campaign initiated by the Stuttgart city police in January 1994, 76 people were apprehended, including some who had been formerly prosecuted in Turkey because of their links with the terrorist organization.

On 17 August 1994 the German Criminal Authority informed the Turkish Security Authorities that a political refugee, resident in Kiel, was engaged in drug trade and money transfer to the PKK.

The US Deputy Secretary of State in charge of narcotics, Ambassador Robert Felbard, answering a question at a press briefing in February 1994 regarding the PKK supervision of drug trafficking in Europe and the United States, stated that the US had quite a bit of information about the PKK’s involvement in the trafficking of heroin into Europe. The Amsterdam police, during an anti-drug operation on 11 December 1994, seized numerous firearms, machine guns, bombs and PKK documents and arrested several PKK militants.

The Bavarian Minister of Interior, Günter Beckstein, referring to the 30 PKK militants captured in Europe during the last two years, stated that the PKK has taken control of the European narcotics market (Turkish daily, “Cumhuriyet,” 31 July 1995). The Director of German Terrorism Research Forum, Rolp Tophoven, has stated that a large majority of the people arrested on charges of narcotics smuggling are of “Kurdish” descent, many of whom confess committing the crime on behalf of the terrorist PKK (Turkish daily, “Yeni Yüzyıl,” 12 November 1995).

Olivier Foll, another expert on international terrorism, noted that the PKK members, when apprehended for illegal possession of narcotics, confess to smuggling drugs for the PKK and exploit the “political” dimension of the issue as an excuse for their crimes. Mr. Foll criticized the “Kurdish” policies of some European statesmen who grant concessions to the PKK (Turkish daily “Yeni Yüzyl,” 12 November 1995). During the Sputnik operation of September 18, 1996, the Belgian police seized 350 million Belgian Francs that were thought to have been the proceeds from narcotics trafficking. Seven people having ties with the PKK were apprehended in connection with the crime. The Sputnik operation also revealed that the MED-TV, the mouthpiece of the PKK, is involved in PKK’s money laundering activities. The MED-TV representative in Germany was taken into custody as he was unable to explain the source of the 500 million BF, used in financing the station. It was later found that he was using revenues from drug trafficking for financing not only the MED-TV but also the so-called “Kurdistan Parliament in Exile” (KPE). The Belgian police seized many firearms in the KPE building they searched.

In August 1997, the German police conducted a comprehensive operation against the PKK members in Cologne in which six members of the PKK were arrested. After the operation, Cologne police officers issued a statement emphsizing the fact that the PKK is involved in organized crime including extortion in Germany to finance its acts of terrorism.

The Göttingen police of Germany, after a 14-month investigation, managed to penetrate the drug smuggling network with two “Kurdish” informers in May 1998 and found out that the revenues from 40 kg. of heroin marketed were channeled to the PKK.

The KDP (The Kurdistan Democratic Party of Masud Barzani) forces discovered extensive narcotics farms in the Gali Pes Agha region of northern Iraq, captured from the PKK in May 1997.

Turkish Police Reports

A PKK member, captured by the police with 14.5 kg. of heroin on 1 September 1993, confessed that he was acting on behalf of the PKK abroad, and that he was a drugsmuggler, transferring 30 percent of the proceeds to the terrorist organization. Following the confiscation of 20.3 kg. of heroin in Duisburg, Germany, two PKK supporters were arrested by the German police. This triggered a police investigation in Turkey, which led to the seizure of firearms and munitions in a vehicle owned by the same family in the city of Mersin on 12 May 1993.

A PKK militant of Iranian origin confessed that the terrorist organization has drug production facilities in Iran and that Osman Öcalan (the brother of Abdullah Öcalan and a leading figure of the terrorist organization PKK) is in charge of the production of narcotics which are later marketed mainly in Europe to raise money for the organization. Two PKK militants, arrested with 30 kg. of heroin, expressed that they were aiming to sell the drugs to provide financial contributions to the PKK. The Turkish Security Forces seized 120 kg. of heroin and 40 kg. of hemp seeds (cannabis) in a PKK shelter in southeastern Turkey.

One PKK member, who was put in jail on 3 July 1993 for getting involved in the terrorist acts of the PKK in Hakkari and released on 20 October 1993, was captured with 36 kg. of heroine, 140 kg. of precursors and some other drug-producing material. Another member of the PKK, sentenced to 6 years of imprisonment, confessed that he was in charge of establishing the links between the drug smugglers and the terrorist organization.

During the operations conducted by the Turkish security forces, two people, captured with 48 kg. of hashish, were arrested as they were found out to be involved in narcotrade so as to provide financial support to the PKK.

Another Turkish citizen said to be of “Kurdish-origin”, caught by the police in possession of 117 kilos of hashish in Istanbul, was later found to have participated in the PKK-led attack on the Turkish Consulate General in Frankfurt on March 1l, 1992.
One Turkish citizen of “Kurdish-origin” apprehended in July 1994 confessed that he was involved in drug trafficking to raise money for the PKK. The police, making use of the information he disclosed, were able to arrest some other members of the terrorist organization.

On 1 August 1994 a PKK member, apprehended in Diyarbakr with 2 kg. of heroin, acknowledged that he was selling drugs for the PKK. He also informed the police that some PKK members were cultivating drugs and gave the names of the places where hemp seeds (cannabis) were grown. In further investigation the police captured 120,000 roots of hemp seeds in a village named Dibek. On 21 August 1994 the Turkish security forces apprehended two people with 150 kg. of hashish and considerable amounts of hemp seeds and hashish growing material. The security forces also captured PKK documents and propaganda material and two machine guns.

Diyarbakır Police, conducting an operation against the PKK on 17 July 1994, apprehended three people with 80 kg. of hashish, PKK documents, a gun and three ERNK seals. These people confessed that the PKK ordered them to sell the drugs and purchase firearms and food supplies for the organization. The said people turned out to have participated in various terror acts such as the rocket attack to and storming of a police residence in Lice on 29 June, the bomb attack on the residence of a judge in Diyarbakır on 16 January 1994, and a bomb attack on a police patrol car.

Seven people captured in the city of Cizre on 23 March 1994 with 398.5 kilos of heroin confessed to smuggling narcotics on behalf of the PKK.

The security forces have had strong evidence suggesting that a network composed of PKK militants is involved in drug trading in Zaho, northern Iraq. The network is known to hand the drugs over to clients either in Zaho or in Turkey. Therefore, it was not very surprising that during the operation by the Turkish Armed Forces in northern Iraq against the PKK, the Turkish army discovered a large farm where the terrorists cultivated hemp (cannabis). The farm was located near the PKK’s Pirvela Camp in the Bahara valley. The Turkish military officers announced that the amount of drugs captured during the operation in northern Iraq reached 4.5 tons.

In a raid on 7 March 1995 on the residence of a person, suspected by the police of having contact with the PKK militants, the Turkish police seized large amounts of drugs, drug precursor chemicals, firearms and ammunitions.

Three of the seven people caught with 21.5 kilos of heroin in Hamburg, Germany, have been found out to have been formerly arrested in Turkey on charges of PKK membership.

The two people caught by the police with 20.6 kilos of narcotics in zmir on August 5, 1996, have been found out to be running an association linked to the PKK in the Netherlands.

Another PKK sympathizer, who was captured with acetic anhydride, a heroin precursor chemical, by the Turkish security forces in the city of Van on March 24, 1998, was found to have been previously arrested for providing logistic support to the PKK. The Turkish security forces have strong evidence that the PKK militants, settled in the Iranian part of our common border, receive commissions from the narcotics smugglers called “taxes or donations.”

The role of the PKK in incidents given above is undeniable, both because of the documents seized by the security forces and the backgrounds of the arrested people. Still, in certain Western countries, the activities of this terrorist organization, are
regrettably being tolerated.

After the prohibition of PKK in France and Germany towards the end of 1993, a wave of optimism emerged in Turkish public opinion that the rest of the European countries would follow suit by adopting similar measures. This, however, has not happened to date. Yet, it is clear that the prohibition of the PKK and its front organizations in European countries would also be in the interest of these countries. The PKK is responsible for narcotics trafficking, extortion, robbery, and illicit arms and human smuggling activities, and thus circumvent the rule of law and compromises the security and stability of the countries in which it operates. It is no coincidence that drug trafficking cases predominantly occur in those countries where the organization of the PKK is extensive and tolerated.

Is There A “Kurdish Question” in Turkey?

As the first melting pot and encounter point of many different civilizations and cultures, present-day Turkey contains a multitude of ethnic, religious and cultural elements. Turkey is proud of its great heritage. This centuries-long shared way of life is perfectly
second-nature for the people of Turkey.

Yet, different ethnic identities, including the Kurdish, are acknowledged and accepted in Turkey. The state does not categorize its citizens along ethnic lines nor does it impose an ethnic identity on them. Population censuses in Turkey never count people on the basis of their ethnic origins. But, this does not prevent an individual citizen to identify himself or herself in terms of a specific ethnic category. That is a private affair and ultimately a matter of personal preference. Public expressions and manifestations of ethnic identity are prohibited neither by law nor by social custom. Folklore is rich and colorful and local variations, customs and traditions are protected and supported.

Turkey is a constitutional state governed by the rule of law. Democracy rests on a parliamentary system of government, respect for human rights and on the supremacy of law. Multi-party politics, free elections, a growing tradition of local government mark the democratic way of life in Turkey.

Constitutional citizenship is one of the principles upon which the Turkish state was founded. The Turkish Constitution stipulates that the State and the Nation are indivisible, and that all citizens irrespective of their ethnic, racial or religious origin, are equal before the law.

For historical and cultural reasons, and under stipulations of binding international treaties, the concept of “minority” applies specifically to certain groups of non-Moslem citizens. In fact, the social fabric of Turkey is a unique real life case of the OSCE principle that “not all ethnic, cultural, linguistic or religious differences necessarily lead to the creation of national minorities”. Our citizens of Kurdish ethnic origin are not discriminated against and they feel themselves to be equal members of the society. Many have risen to the highest positions in the Republic. They share the same opportunities and the same destiny as the rest of the population.

Ethnicity is not a factor in the political geography of Turkey. That is, the predominant majority of the Turkish citizens of Kurdish descent live in western Turkey, with the greatest concentration being in Istanbul. Even in eastern and southeastern Turkey, the
Turkish citizens of Kurdish ethnic origin do not constitute a majority. The unitar structure of the State reflects the equality and togetherness of different geographic regions of Turkey.

Therefore, it is simply neither understandable nor acceptable for Turkey to discuss “the respect for social, economic and legitimate political aspirations of Kurds” as if the Turkish citizens of Kurdish ethnic descent constitute a different and separate community. They are citizens of a nation that has been sharing for centuries the same values with respect to language, religion, culture and patriotic identity, common history and the will for a mutual future.

It is of cardinal importance to differentiate between a militant organization, which resorts systematically to terrorism as well as all kinds of organized crime, and the phenomenon of Kurdish ethnicity. It is evident that our citizens of Kurdish ethnic origin are law-abiding people. Most of them live in western Turkey, drawn by economic attraction. They are of their own choice integrated into the society and its economic, social and cultural aspects. In Turkey, citizens of all ethnic origins can rise to the highest political positions and ranks such as cabinet ministers and members of parliament. Throughout the centuries, much mixing has taken place through intermarriages. Progress in industrial, cultural and social fields, as well as urbanization, has also contributed to the voluntary and natural process of integration.

The population in southeast Anatolia, like our citizens in other regions of the country, participate fully in the political life of Turkey; they freely make their voices heard in local administrations, in the municipalities, the Parliament, and the central government through elected representatives. It is nothing out of the ordinary for the individuals of different ethnic origins to participate in the political life of the country. Even the most militant circles concede the fact that there are no obstacles to social mobility of individuals from different ethnic origins to any profession or career, whether public or private.

The fundamental rights and freedoms of all Turkish citizens are secured by the relevant provisions of the Constitution. However, those rights have been threatened by the PKK, creating terror among the populace.

None of our citizens of Kurdish ethnic origin, notwithstanding allegations to the contrary, who publicly or politically asserts his/her Kurdish ethnic identity risks harassment or persecution. However, acts or statements made against the “territorial integrity” of Turkey are subject to legal prosecution under the law. If these allegations were true, none of the publications in Kurdish whose contents are full of assertions of Kurdish ethnic identity would have been tolerated by the authorities.

In the same vein, Turkey is often accused of refusing to negotiate with the terrorist organization PKK. These accusations contradict the fundamental rules of international law. Negotiating with a terrorist organization, responsible for thousands of murders, would be tantamount to justifying and encouraging terrorism.

Is the Use of Kurdish Banned in Turkey ?

Contrary to the allegations of some biased quarters, there is no restriction on the use of languages in Turkey. Presently, there are many private radio-TV stations broadcasting and numerous books and journals published both in Turkish and in various dialects of
“Kurdish” throughout the country. It should be mentioned here that “Kurdish” can be hardly depicted as “a single language” linguistically or socially. Many scholars point out the fact that there are many different local languages and dialects used in southeastern Turkey such as Zaza and Kırmanchi which are only as close to each other as French and English. These local languages and dialects are so dissimilar that people living in one village cannot even communicate with others from a neighboring village. As a result, Turkish has become the sole medium of communication in the region. It is ironic that Turkish is also used in PKK’s militant training camps and in the communication between its headquarters and terrorists as their common language.

The official language of the Republic of Turkey is Turkish, but Armenian, Ladino, Greek, the different dialects of “Kurdish”, etc. are spoken freely in daily life. There is only one official language in the country. However, in this respect Turkey does not constitute a unique and exceptional case either in Europe or among other democratic countries.

It should also be underlined that expressions of ethnic identity such as the use of local languages are viewed as private domain matters. Thus, they are not the subject of law and are therefore not regulated by the state. The Turkish language is the language of the Republic of Turkey and is consequently the only formal language of education and instruction. The same is true in most democracies. Though it is possible to help promote them, it is neither realistic nor feasible to make local tongues official languages of the State.

Socio-Economic Development of Southeastern Turkey and the Southeastern Anatolia Project (GAP)

The Southeastern Anatolia Project (GAP), consisting of a complex system of dams, waterworks, irrigation and hydraulic energy network is a colossal investment of Turkey, the biggest regional initiative ever attempted in Turkey. It aims at changing the whole complexion of the arid geography and consequently, the social and economic backwardness of southeastern Anatolia. The Turkish Government has always believed that one of the best tools in the struggle against terrorism is economic development. It is no accident that the region in which the PKK operates is also the least economically developed part of Turkey. The Turkish Government is determined to rectify that.

It is a fact that there are socio-economic regional imbalances in Turkey as in every developing, even some developed countries. Rough geographic and climatic conditions of southeastern Turkey are the main factors in this imbalance. Terrorism and economic backwardness of the region affect all our citizens indiscriminately. Despite many governmental incentives and low taxation policies, the private sector had in the past been reluctant to invest in the region, mainly due to security concerns. Public sector has taken the place of the private sector and many investments have already been realized by the State. “GAP” is the best example of that. Government investment in this region is much higher than the amount of taxes collected there. “GAP” is a gigantic economic step forward which will change the destiny of the region. Agricultural production of Turkey will rise by several folds when this project, which is both energy and irrigation oriented, is completed. Yet, its important impact is not expected only on agricultural production, but also on industry, construction, services, as well as on the Gross Regional Product and employment. When the Project is completed, per capita income will increase three times, and 3.3 million jobs will be created. The Southeastern Anatolia Project constitutes an integrated project which contributes significantly to the realization of national targets for the utilization of development potentials, self-induced economic growth, social stability and enhancement of export possibilities, and at the same time aims at the promotion of the principle of sustainable human development; thus, human development is the core of sustainable development in the “GAP” region. In this context, the “GAP Social Action Plan” consists of the basic policies, targets, strategies and implementation measures for ensuring the social development of the region through a human-centered approach emphasizing sustainability of the development. This people-centered development aims to remove the gap between the project area and the more developed regions in Turkey and to promote equitable development.

This ambitious socio-economic development drive also explains why the PKK has been targeting civilians as well as economic and social projects. PKK’s aim is both to terrorize the local population and to keep the region economically and socially backward so as to recruit more militants into its own ranks. However, this is being reversed as the GAP began to bear its fruits. For example, although the so-called head of the PKK is from ?anlurfa, there has never been a terrorist act there, because it is an economically powerful settlement. The state of emergency still has to continue in some of the provinces of southeastern Turkey. It is the direct consequence and explicit proof of the PKK terrorism in the region. It is of utmost importance for Turkey to augment the allocation of human and financial resources for the socio-economic development of this region. The precondition to achieve this task is the eradication of the PKK terrorist organization. Eradication of terrorism will not only put an end to the deliberate devastation by terrorists of the underdeveloped regions of Turkey, but also release important resources for developmental activity in those very regions. While terrorism might be viewed as a consequence of certain underlying causes, it is also incontestably true that terrorism is itself the main reason of poverty and underdevelopment of those areas where it is perpetrated.

In sum, our citizens of all ethnic origins -Turkish, Kurdish and others- living together for more than ten centuries in Turkey have created a society of patriotic citizens sharing common values. They established their own nation-state, the Turkish Republic, following the War of Independence. Ethnic descent is not considered a cause of discrimination or privilege just as in all modern nation States on the globe.

http://www.facebook.com/muammer.sezer6
http://www.netlog.com/muammersezer
http://tr.myspace.com/muammersezer
http://twitter.com/muammersezer
http://muammersezeriletisim.blogspot.com/
http://tr.linkedin.com/in/muammersezer/
http://www.youtube.com/user/muammersezer/
http://muammersezer.wordpress.com/
http://groups.google.com.tr/group/muammer-sezer-duyuru
http://www.facebook.com/muammer.sezer.wowturk
https://wowturk.wordpress.com/
http://muammersezer1.wordpress.com/
http://ozkanbostanciserefsizinitanimak.blogspot.com/
http://uk.groups.yahoo.com/group/muammer-sezer-ilker-alptekin/

Secretaryship

Sevgi ile yogrulmuş bir askerin hikayesi..

BİRİNCİ BÖLÜM

VATAN SANA
CANIM FEDA

Adınız tek
Adınız bir milletle ayakta
Kimi Vatan der
Kimi Mehmetçik
Yaşamanız bu toprakta…

(Fazıl Hüsnü DAĞLARCA)

Ey yükselen yeni nesil! Gelecek sizindir. Cumhuriyeti biz kurduk; onu yükseltecek ve devam ettirecek sizsiniz. ATATÜRK

Bilgi insanı kuşkudan, iyilik acı çekmeden, kararlı olmak da korkudan kurtarır. KONFÜÇYÜS

GÜLE GÜLE OĞLUM

Tam terminalden çıkarken, onun da gözlerinden birkaç damla yaşın usulca süzüldüğünü gördüm…

Ağlıyordu kadın. İhtiyar elleriyle yüzünü gizleyerek ağlıyordu. Belli ki, annesiydi. Parmaklarının arasından bakıyordu oğluna. Gurur ve ayrılık, iç içeydi bu bakışlarda. Yürek dolusu bir sevgi, bir hayranlık vardı. “Onu ben doğurdum, ben büyüttüm!” der gibiydi. Öylesine içten, öylesine sıcaktı ki, daha iyi görebilmek için yapıştım otobüsün camlarına. Şu köşedeki, kır saçlı, alnı kırışıklarla dolu, yüzü güneşten yanmış adam da babası olmalıydı. Dizlerinin üzerine çökmüş, duvara yaslanmıştı. Biraz sonra oğluna vereceği bavula sımsıkı sarılmıştı. Sıcak bir yaz günüydü. Güneş tam tepedeydi.

“En büyük asker bizim asker!”

Terminal bu sesle yankılanıyor, halaylar çekiliyor, arkadaşları arasında öpülüp koklanan asker adayı havalara fırlatılıyordu. Ellerindeki ay yıldızlı bayrağı sırayla dudaklarına götürüyor, alınlarına dokunduruyorlardı. Sağdan, soldan sesler geldikçe ateşleniyor, nispet yaparcasına daha çok bağırıyorlardı. Güleç yüzlü insanlardı. Kim bilir, ortak ne çok hatıra paylaştılar! Dost bazen kardeşten öteydi.

Davulcu babayiğit bir adamdı. Göbeğinin ortasına yerleştirdiği davula olanca gücüyle vuruyor, pala bıyıklı, çelimsiz zurnacı da gözlerini kapamış, havaya, ezberlediği nağmeleri üflüyordu. Birbirlerine yakışmışlar, iyi bir ikili olmuşlardı. Yanakları balon gibi şişen zurnacı, kırmızı gömleğine iliştirilmiş bahşişlerden birinin uçuşarak yere düştüğünü görmedi. Çocuklardan önce davranan davulcu, parayı kaptı ve nasılsa paylaşacağız düşüncesiyle hemen cebine koydu.

Eş, dost, arkadaş, akraba elbirliğiyle yolcu ediyorlardı Mehmetçiği. Acaba; “Oğullarını, askere sanki düğün yapıyormuş gibi davul zurnayla uğurlayan başka bir millet var mı?” diye meraklandım. Yıllar öncesine gittim. Ben de böyle asker olmuştum. Oğlumu da böyle göndermiştim askere. Bizim için de zor olmuştu ayrılık. Rahat bir çocuktu. Annesi biraz fazla düşerdi üstüne. “Yapma hanım, bırak şu oğlanı da öğrensin artık sorumluluklarını!” diye söylenir dururdum. Gönlümce yetiştiremediğimi, iyi şeyler veremediğimi düşünürdüm.

Annesine kalsa, kışlasının kapısına kadar uğurlayacaktı; ama oğlum istemedi ve “Ben çocuk muyum anne, ben artık askerim!” dedi. Ziyaretine ilk gittiğimizde, karşımızda çakı gibi durup da verdiği selamı hiç unutamam. Eşim bana dönmüş, “Bu, şimdi benim oğlum mu?” diyordu.

Önce, geniş bir alana dizildiler. İstiklâl Marşımız bayrak bayrak dalgalandı gökyüzünde. Binlerce askerden, anneden, babadan selam götürdü yıldızlara:

“Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak
O benim milletimin yıldızıdır parlayacak
O benimdir, o benim milletimindir ancak…”

Silâha, bayrağa ve birbirlerine gururla sarılmışlardı. Dikkatle baktığım halde aralarındaki oğlumu seçemiyordum. “Sen görüyor musun hanım?” dedim. Koluma daha bir sıkıca tutundu ve “Ne fark eder, şimdi hepsi de bizim oğlumuz!” dedi.

Sonra, yemin töreni yapıldı. Duramadım yine yerimde, fırladım ayağa. Bütün satırları içime sindire sindire onlarla birlikte tekrarladım:

“Barışta ve savaşta, karada, denizde ve havada, her zaman ve her yerde, milletime ve cumhuriyetime doğruluk ve muhabbetle hizmet ve kanunlara ve nizamlara ve amirlerime itaat edeceğime ve askerliğin namusunu, Türk Sancağının şanını canımdan aziz bilip icabında vatan, cumhuriyet ve vazife uğrunda seve seve hayatımı feda eyleyeceğime namusum üzerine and içerim!”

Sokuldum en yakındaki Mehmetçiğe, sordum; “Nedir bu yeminin anlamı?” Siyah, hilâl kaşlarının altındaki gözleri çakmak çakmak yandı ve dedi ki:

“Askerin;
Mesleğine yürekten bağlanışıdır.
Teminatı; şeref,
Bedeli de;
Gerektiğinde uğrunda ölmektir!..”

Nasıl da sarılmıştım ona uzunca bir süre. Önümüzden sıra sıra geçtiler. Bir toz bulutu kalktı ve her adımda; “Vatan… Sana… Canım… Feda!” “Her… Türk… Asker… Doğar!” nidalarıyla inledi dağ taş. Gurur duymuştum oğlumla. Askerden döndükten sonra bambaşka biri olacağını, daha o an anlamıştım. Utandırmadı beni. Her hareketiyle olgun bir insan artık…

–İyi günler, oturabilir miyim?

Öylesine dalmıştım ki, bu ses beni kendime getirdi. Yol arkadaşım olmalıydı. Hemen toparlandım:

–Tabii, buyurun.

O otururken dikkat ettim. Biraz önce arkadaşlarının elleri arasında havalara fırlatılan delikanlıydı bu! Kendisini uğurlamaya gelenlere el sallıyordu. Mutlu görünen güzel bir yüzü, kısa saçları ve koyu kahve gözleri vardı. Otobüs ayrılıncaya kadar salladı elini. Tam terminalden çıkarken, onun da gözlerinden birkaç damla yaşın usulca süzüldüğünü gördüm. Yakmaya başlamıştı ayrılık acısı. Bunca kalabalıktan sonra yalnızlık hissetmişti. Koluna dokundum:

Türk Milleti’nin yüce ideallerinin gerçekleşmesi için kahraman asker evlatları hep önde gidecektir. ATATÜRK

Dünyanın hiç bir ordusunda yüreği seninkinden daha temiz, daha sağlam bir askere rast gelinmemiştir. ATATÜRK

Ey Türk Gençliği! Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyetini ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir. ATATÜRK

Türk Milleti güçlükleri; milli birlik ve beraberlikle yenmesini bilmiştir. ATATÜRK

Eğitimdir ki, bir ulusu ya hür, bağımsız, şanlı, yüksek bir toplum halinde yaşatır, ya da bir ulusu esaret ve sefalete terkeder. ATATÜRK

Cumhuriyet sizden “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür “ nesiller ister. ATATÜRK

Okul genç beyinlere; insanlığa hürmeti, millet ve memleket sevgisini, şerefi, bağımsızlığı öğretir. ATATÜRK

Denilebilir ki hiçbir şeye muhtaç değiliz, yalnız tek bir şeye çok ihtiyacımız vardır; çalışkan olmak. ATATÜRK

Hayatın her çalışma safhasında olduğu gibi, özellikle öğretim hayatında disiplin, başarının esasıdır. ATATÜRK

Uygarlığın, ilerlemenin ve güçlülüğün temeli, aile yaşamıdır. ATATÜRK

Hürriyetin de, eşitliğin de, adaletin de dayanak noktası, milli egemenliktir. ATATÜRK

Yarınlar yorgun ve bezgin kimselere değil, rahatını terkedebilen gayretli insanlara aittir. ÇİÇERO

Bilgi insanı kuşkudan, iyilik acı çekmeden, kararlı olmak da korkudan kurtarır. KONFÜÇYÜS

Ey yükselen yeni nesil! Gelecek sizindir. Cumhuriyeti biz kurduk; onu yükseltecek ve devam ettirecek sizsiniz. ATATÜRK

–Hayırlı teskereler tertip!

Nemli gözlerini silip, döndü:

–Ben askere gidiyorum!

Gülümsedim:

–Anladım, tebrik ederim!

Bu defa bakışlarında şaşkın bir ifade belirdi:

–Tebrik mi? Beni mi?

–Seni tabii ki! Öyle her babayiğidin harcı mı Türk Ordusu’nun Askeri olmak!

Yutkundu… Bir iki saniye öylece kalakaldı. Ardından, yanık bir türkü söylercesine dokunaklı çıktı sesi:

–Ah! Bir de şu gurbet olmasa!

–Varsın olsun delikanlı, memleketin içi gurbet mi sayılırmış? Kışla bizde evdir, yuvadır askere. Hem de “Bir kültür ve sanat ocağıdır.” Güle güle git, güle güle gel.

Cevap vermedi, başını salladı ve sustu. Bir kez daha kalanlara doğru baktı…

Onu kendi yoğun düşünceleriyle baş başa bırakmak istedim. Kitabıma uzandım. Henüz birkaç sayfa okumuştum ki, hüzünlü bir sesle sordu:

–Ne okuyorsunuz?

Biraz gergindi. Belli ki, rahatlamaya ihtiyacı vardı. Sohbet edersek heyecanı azalır diye düşündüm:

–Savaşı anlatan bir kitap okuyorum. “Yaşamla olan savaşımızdan!” bahsediyor. Siz okudunuz mu?

Başını “Hayır!” anlamında salladı.

–Ben bitirmek üzereyim. İsterseniz yolculuk boyunca okuyabilirsiniz. İnsanlara, “Mutluluğu, coşkuyu, farkına ve tadına vararak yaşamanın yollarını…” anlatıyor.

Aklı biraz karışmıştı. Radyodan gelen hareketli müziğin ritmine ayak uyduruyor, dizlerini sallıyordu.

–Ben zaten coşkulu yaşıyorum. Boş zamanım yok. Tarlada tapandayım, çalışıyorum, geziyorum, arkadaşlarla futbol oynuyorum. İşimde gücümdeyim.

Galiba yanlış anlamıştı. Elimi uzattım:

–Ben Metin Yılmaz, emekli ziraat mühendisiyim.

–Benim adım da Mustafa, memnun oldum.

–Ben de memnun oldum delikanlı. Nerede yapacaksın askerliği?

–Acemi birliğime gidiyorum, Zırhlı Birlikler, Ankara.

–Heyecanlı mısın?

–İlk defa ayrılıyorum evden, biraz da korkuyorum!

–Neden korkuyorsun?

–Disiplinden, askerlik çok zormuş!

–Mesleğin ne?

–Çiftçiyiz, hayvanlarımız da var.

–Öyleyse ağaçları bilirsin, tanırsın!

–Birçok ağaç diktim ben.

–Peki, hiç kabuksuz ağaç gördün mü?

–Görmedim, kabuksuz ağaç olur mu?

–Olmaz tabii! İncecik bir kabuk. Ama o kabuk, ağacın elbisesidir. Hava ve topraktan aldığı tüm gıdanın, dallarının en ucundaki meyveye kadar ulaşmasını sağlayan şey, işte o incecik kabuktur. Bir ağaç için kabuğun önemi neyse, bir asker için de disiplinin önemi odur. Çünkü disiplin de askerin elbisesi, üniformasıdır. Ağaç kabuğundan korkar mı ki, asker disiplinden korksun Mustafa?

Sustu, başını eğip yere baktı. Yakında o da alışacaktı disipline. Aklıma, yıllar önce Kore’de esir düşen askerlerimizin, zor şartlara rağmen aralarındaki komuta zincirinin kırılmasına izin vermeyişleri geldi. Hiçbir zaman gevşemeyen bu disiplin, hayatta kalmalarını sağlamıştı. Hasta ve yaralılarını kaderlerine terk etmiyor, “Siz kendi sağlığınızı düşünün, güçsüzlerle uğraşmayın!” telkinlerine de kulak asmıyorlardı. “Yemeklerini eşit dağıtıyor, aç gözlülük ya da aslan payı nedir, bilmiyorlardı. Onları birbirine düşürmeye çalışan Çinli kamp komutanına tek kurtuluş yolunun disiplin olduğuna inanan Türk subayının verdiği cevap ilginçti;

–Bizden ne istiyorsanız, önce bana söyleyin. Takibini ben yaparım. Beni aradan çıkartabilirsiniz; ama kontrol yine de size geçmez. İdareyi benim bir astım, sonra da onun astı alır. Bu, ortada iki er kalıncaya kadar böyle devam eder. O zaman da emri, kıdemli olan verir. Boşuna uğraşmayın…”

BİLMEMEK AYIP
DEĞİL

Yıllar geçmiş, olmamıştı çocukları. Ayrılmayı bile düşünmüşlerdi; ama çok seviyorlardı birbirlerini…

Otobüste çay ve meşrubat servisi başladı. Görevli genç, birer tane de kek bıraktı bize. Ben çay istedim, delikanlı meşrubat aldı.

Konuşmalarımızın, ilgisini çektiğini hissettim. Bakışları merak doluydu. “Bilmiyorum!” demekten çekinmiyordu. Kitap okumaya pek fazla vakit ayıramadığı belliydi. Bununla birlikte, saygılı ve öğrenmeye arzulu görünüyordu. Belki de fırsat bulamamıştı. Onu daha yakından tanımak istedim:
–Evli misin Mustafa?

–Evet, bir ay sonra da çocuğum olacak.

–Tebrik ederim. Sağlıkla doğar inşallah. Sahi, kaç yaşındasın sen?

–Dün doğum günümdü. Yirmi yaşına girdim.

–Biraz erken değil mi çocuk için!

Canı sıkılır gibi oldu. Alnını ovuşturup, gömleğinin yakasını gevşetti ve şikâyet edercesine söylendi:

–Oldu işte!

–Bunda utanılacak ne var Mustafa?

–Bu konular bizim evde pek konuşulmaz. Aslında bize yakın sağlık ocağı da var. Eşim annemden biraz çekindiğinden gitmek istemedi.

–Doktora gitmekten utanılmaz ki! “Bilmemek değil, öğrenmemek ayıp!” Bundan sonra dikkat edin bari. Al eşini, götür ebeye, doktora. Sorun, konuşun, öğrenin, planlayın hayatınızı. Bunda çekinecek ne var? Hem sen, biraz da erken evlenmişsin!

–Bizim buralarda erken sayılmaz. Ben en küçüğüm. Altı tane de ablam var. Babam, “Erkek isterim!” diye tutturmuş. Sayımız artınca da her şey daha zor olmuş tabii. Allah’ın verdiği can alınmaz demişler, öncesinde tedbir almayı da hiç düşünmemişler! Annem benden sonra hastalanmasa kim bilir kaç kardeşim daha olurdu. Zor yetiştirmişler hastaneye. Doktor sinirlenmiş; “Bu kadın bir daha doğurursa ölür ve çocuklar da annesiz kalır!” demiş. Yine de zor iknâ olmuş babam.

Şöyle biraz duraklayıp bir şeyler düşündü. Sonra derin bir nefes alıp devam etti:

–Ablalarım, doğru dürüst okuyamadan evlenip gittiler. Aslında babam çok istedi beni okutmayı. Baktım hem yalnız kalmış, hem de yaşlanmış. Üstelik de tarlada çok iş var. Lise ikide bıraktım okulu, sonra da evlendim.

“Bıraktım!” derken sesini garip bir hüzün kapladı. Anladım ki varmış okumaya isteği; ama olmamış.

–Üzülme, askerden döndükten sonra da okuyabilirsin. En azından diplomanı alırsın.

–Belki! Hele bir döneyim askerden. Daha on beş ay var. Ben, sonrasını düşünüyorum.

–Bakma öyle çok göründüğüne. Göz açıp kapayıncaya kadar çabuk geçiyor zaman. Askere gidişimi, dün gibi hatırlarım. Bunca seneye rağmen komutanlarımın isimlerini bir bir sayarım. Hele üzerimde emeği olanları hiç unutmam. Çok şey öğrendim askerde. Askerlik yapmayana kız bile vermezlerdi eskiden. Çünkü askerden gelen, çocukluktan sıyrılır, olgunlaşır, adam olurdu.

Mustafa’nın bu son cümleye biraz içerlediğini hissettim. Yüzü asılmıştı. Hemen aldım gönlünü:
Türk Milleti’nin yüce ideallerinin gerçekleşmesi için kahraman asker evlatları hep önde gidecektir. ATATÜRK

–Kızma hemen Mustafa! “Askerlik vatan borcudur!” Bu borç ödenirken, delikanlı, hayatın gerçeklerini daha yakından tanıma fırsatı bulur ve kendisiyle yüzleşir. Gerçi, bir insanın karakteri, yirmi yaşına kadar iyice belirginleşir; ama askerlik ona kendi doğrularını kontrol etme fırsatı verir. Çocukluktan beri, aile, arkadaş ve yaşadığı çevreden aldıklarını, başkalarının tecrübeleriyle karşılaştırma şansı verir.

Otobüs ilerliyordu. Şehirden çıkmak üzereydik. Çayımdan bir yudum daha aldım. Kız kardeşim Ülkü ve eşi birkaç yıldır burada görev yapıyorlardı. Onları ziyarete gelmiştim. İkiz yeğenlerimi görmek büyük mutluluk vermişti bana. Yıllar geçmiş, olmamıştı çocukları. Ayrılmayı bile düşünmüşlerdi; ama çok seviyorlardı birbirlerini. Karşılıklı anlayış gösterip, sabrettiler. “Tıp çaresini bulur.” dediler. Sonunda erdiler işte muratlarına. Şimdi dünya güzeli iki kızları var. Hiç düşürmüyorlar kucaklarından.

Yol, yemyeşil ağaçların süslediği dağların eteklerinden uzayıp gidiyordu. İnsanlar, arabalar yokken bu yolları nasıl gidip geliyorlar, nasıl göze alıyorlardı yolculukları? Yoksa biz mi rahatlığa alışmıştık? Ben böyle düşünürken, şoförümüz sert bir fren yaptı. Karşıdan gelen bir kamyon hatalı sollamış, diğer kamyon da buna izin vermeyince yol kapanmıştı. Şoförün hemen arkasındaki koltuklarda oturuyorduk. Onun suçu yoktu. Hızlı gitmiyor, kurallara dikkat ediyordu. Nihayet kamyonlar inadı bıraktılar ve kendi yollarına girdiler. Tam yanlarından geçerken Mustafa söylendi:

–Metin Ağabey, gördün mü şunların yaptıklarını?
Dünyanın hiç bir ordusunda yüreği seninkinden daha temiz, daha sağlam bir askere rast gelinmemiştir. ATATÜRK

–Evet, Mustafa, cahillik işte! İnsan, bir anlık hatasının başkalarına da zarar verebileceğini hiç unutmamalı!

Şoförümüz kamyoncuların arkasından lâf yetiştiriyordu:

–Herkes işini iyi yapsın! Ne diye gitmezsin sana ayrılan şeritten? Neler neler görüyorum ben bu yollarda! Arabasına sarhoş binenleri, olmadık yerde sollayanları, işaretleri, ışıkları umursamayanları, yolları yarış pisti zannedenleri ve daha niceleri… Hepsinin de sonu, acıyla bitiyor!

Bir sürücü kursunda ders veriyormuş gibi devam etti:

–Hiç mi gazete okumuyor bunlar? Hiç mi televizyon seyretmiyor? Gün geçmiyor ki trafikten ölümlü bir habere rastlamayalım. Her yıl binlerce insan bu yollarda veriyor son nefesini ya da sakat kalıyor. Sanki bir savaştayız! Yine de ders almıyorlar. Benim de kamyoncu arkadaşım var; ama böyle şeyler yapmıyor. Yorulmuşsa eğer, çekiyor bir tarafa, dinleniyor. Evinde çocuklarının ekmek beklediğini, karısının da kulağı kapıda, hasretle yollarını gözlediğini hiç unutmuyor…

VATAN BORCU

“Şampiyon biz olacağız!” diyordu. Futboldan bahsediyorlardı. İyice havasına kapılmışlardı…

Mustafa yeniden bana döndü:

–Metin Ağabey zor geçecek askerlik, zor geçecek on beş ay!

Bu küçük cümlede çok şeyler saklıydı. Hiç şüphesiz, bildiklerinin başarmak için yeterli olup olmadığını merak ediyordu. Gülümsedim:

–Zor geçecek; ama çok şey öğreneceksin.

–Yeni şeyler mi? Yapabilecek miyim?

–Elbette yaparsın. Hem de en iyisini, en güzelini yaparsın. Yeter ki severek, isteyerek, benimseyerek yap. Ya günleri sayacaksın bir bir, geçsin ve bitsin diye ya da bileceksin kıymetini her dakikanın, değerlendireceksin. Bu kural hiç değişmez. Askerde de, sivilde de her zaman aynı. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu, bu ülkenin geleceğini boşuna mı siz gençlere emanet etti Mustafa?

–Hayır, Metin Ağabey, bize güveniyordu.

–Evet, size güveniyordu. Çünkü ülkenin genç fidanları sizler; vatan ve millet sevgisiyle beslenip boy attıkça, sizden sonra gelen nesil de aynı sağlam temellerle ülkemizi koruyup, kollayacaktı.

Mustafa’nın, böylesine bir güvene lâyık görüldüğü için duyduğu mutluluk, yüzünden okunuyordu. Biraz kibirlice konuştu:

–Atatürk büyük adammış. Sanki arabanın farı gibi. Her zaman yolu o aydınlatıyor. Biz o yoldan rahat rahat ilerleyebilelim diye. Kime inanacağını da iyi bilmiş, doğru karar vermiş. Tabii ki bize güvenecek.

Onun bu mutluluğunu ben de paylaştım. Gözlerinin içine baktım:

–Biliyor musun delikanlı; “Öğüt vermek kolay, örnek olmak zordur!” Mustafa Kemal, Kurtuluş Mücadelemizin meşalesini yakmak için Samsun’a çıktığında henüz otuz sekiz yaşındaydı. Yanında ise sadece inanç dolu yüreği ve heyecanları vardı. Ama o, en uzun yolların bile ileriye atılan ilk küçük adımla başlayacağını biliyordu. Göze alamayan ve inanmayanlar, “Başaramazsın!” dediler. Onlara, “Başarı; başaracağım diye başlayanın ve başardım diyebilenindir!” diye cevap verdi. İnandı ve başardı. Bu başarının emanet ve devamını da size yani her zaman güvendiği Türk Gençliği’ne bıraktı. Silâh arkadaşlarından Kılıç Ali, hatırasında şöyle yazar;

“Hatay konusunda sıkıntı yaşanan günlerden birinde yemekli bir toplantı yapılıyor ve Gazi, Fransız yetkiliye içini döküyordu:

–Hatay işi benim kişisel davamdır. Üzülüyorum! Korkarım ki; beni, meseleyi başka türlü halletmek zorunda bırakacaksınız.

Arka masalarda oturan bir genç bu sözleri duyar duymaz ayağa fırladı ve sesi salonda yankılandı:

–Korkma Atam, arkanda biz varız!

Mustafa Kemal, başını, sesin geldiği yere çevirdi. Yüzü gerilmiş, kaşları çatılmıştı. Oradakiler, Gazi’nin delikanlıya sinirlendiğini düşünüp sustular. Mavi gözlerini gence dikti ve şöyle dedi:

–Biliyorum çocuğum, onun için böyle konuşuyorum…”

Mustafa yine keyiflendi, yine mutlu oldu:

–İşte gördün mü, ben demedim mi o bize güveniyordu diye?

–Evet, Mustafa, çok güveniyordu siz gençlere. Dumlupınar’da da şöyle sesleniyordu:

“Gençler! Cesaretimizi artıran ve sürdüren sizsiniz. Almakta olduğunuz terbiye ve irfanla insanlık meziyetinin, vatan sevgisinin, fikir hürriyetinin en kuvvetli timsali olacaksınız. Ey yükselen yeni nesil!.. Gelecek sizindir. Cumhuriyeti biz kurduk, onu yüceltecek ve yaşatacak olan sizlersiniz.”

–Sen de kendine güvenmelisin delikanlı. Bu sağlam temeller, içinde bir yerlerde saklı. Hiç düşündün mü, onları ortaya çıkarmayı? Hiç düşündün mü, ne var onların özünde?

Düşünüyormuş gibi yaptı. Bardağından bir yudum aldı ve cevabını tok bir sesle verdi:

–Ben kendime güveniyorum Metin Ağabey. Öyle kolay kolay kimse bükemez kolumu. Sırtımı yere getiremez. Şöyle bir sarıldım mı adamın beline, iki büklüm yaparım evelallah! Çok azdır yere çarpamayacağım kişi…

Yine yanlış anlamıştı:

–Gerçi ben bunu kastetmemiştim; ama neyse. Bir insanın başka güçleri de vardır içinde. Bu güçleri harekete geçirecek vazifeleri vardır. Arayıp, bulalım mı senle bunları?

Bu defa kendinden daha emindi:

–Ben buldum bile Metin Ağabey, her şeyden önce asker vatanını sevmeli.

Eksiği olsa da yaklaşmış sayılırdı. Elimi elinin üzerine koyup, parlak kahverengi gözlerinin içine baktım:

–Haklısın Mustafa. Sadece küçük bir yanlışı düzeltmeliyim. Bence asker değil, insan demelisin. Çünkü vatan; sadece askerin değil, bütün bir milletin vatanıdır. Bu topraklar bize dedelerimizden yadigârdır. Biz bugün bu topraklar üzerinde özgürce dolaşabilelim, havasını tadına vararak soluyabilelim diye onlar savaştılar, yaralandılar, şehit düştüler.

Birden, şoför söze karıştı. “Doğru söylüyorsun beyefendi. Benim rahmetli dedem de İstiklal Harbi’ne katılmış, esir düşmüş, gazi olmuş. Bizler çocuktuk. O başından geçenleri anlatmaya başlayınca merakla dinlerdik.” dedi.

Belli ki, daha söyleyecek çok sözü vardı. Sohbete katılmak, içini dökmek istiyordu. Oysa koltuğunun hemen üzerinde “Lütfen şoförle konuşmayınız!” yazılı küçük levha sallanıp duruyor, bize onu meşgul etmememiz gerektiğini hatırlatıyordu. Mustafa ile bakıştık ve karar verdik. Artık daha sessiz konuşacaktık. Kulağıma doğru eğildi:

–Aklım karıştı benim. Bak işte vatana borcumu ödemeye gidiyorum. Hayırlısıyla ödeyeceğim de. Benim görevim on beş ay sonra bitmeyecek mi?

Mustafa pek çok gencimizin farkına varmadan düştüğü tuzağın içindeydi. Askerlik çağına gelmiş her Türk genci için askerlik elbette vatan borcuydu; ama bu borç bir diyet değildi. Askerlik bitince de görev sona ermiyor, belki de yeni başlıyordu. Bunu ona nasıl açıklayabilirim diye düşünürken, karşı koltukta yalnız oturan hanımefendi benden çabuk davrandı:

–Hiç olur mu öyle şey delikanlı? Bak ben yirmi yıllık öğretmenim. Bir erkek için askerlik, çeliğe su vermektir! Hayata yeniden başlamak demektir. Ben hep böyle anlattım kız erkek bütün öğrencilerime. Bugün götürseler hiç düşünmem, seve seve giderim. Elbette senin de görevin askerlikle bitmeyecek. Dönüşünde birçok zorlu sınav seni bekliyor olacak. Kolay mı; iyi bir aile reisi, iyi bir komşu, iyi bir üretici, iyi bir yurttaş, iyi bir insan olmak?

Sonra bana eğildi:

–Özür dilerim, söze karıştım. Engel olamadım kendime.

Orta yaşlı, gözlüklü, sarışın, zarif, bakımlı ve güzelce bir hanımdı. Kaşlarını çatarak Mustafa’ya yeniden döndü:

Ey Türk Gençliği! Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyetini ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir. ATATÜRK

–Bak oğlum, sen delikanlısın. Delikanlılık; yürekliliği, gözü pekliği, sınırsız gücü ve coşkuyu anlatır. Bütün bunları kullanabilmen için de bazı değerlerin farkına varman gerekir. Gençlik; bir ulusun varlığının temel taşı, dinamik gücü ve geleceğinin güvencesidir. Sizler, bir ovayı sulayan ırmak gibisiniz. Eğer bu ırmağın akışı düzenlenir, kanallarla ovaya salınırsa verimi artırır, toprak bol ürün verir, yararlı olur. İlgilenilmez, yön verilmez, kendi haline bırakılırsa, vay geldi halimize!

Tane tane, öyle güzel konuşuyordu ki, Mustafa ve ben onu hayran hayran dinliyor, anlattıkları hiç bitmesin istiyorduk. Çantasından iki kırmızı elma çıkarıp bize uzattı. Bu elmalar bana; Kurtuluş Mücadelemizin öncü ve ileri karargâhlarından Amasya’da; “Vatanın bütünlüğü ve milletin bağımsızlığı tehlikededir. Milletin bağımsızlığını, yine milletin azmi ve kararı kurtaracaktır!” imzası atılırken Mustafa Kemal’e ikrâm edilen elmaları hatırlattı. Uzanıp aldık. Nâzik hanım da içten bir gülümsemeyle sürdürdü konuşmasını:

–Öğretmenler hep böyledir işte. Bana kızmıyorsunuz değil mi? Hadi tatlı yiyin, tatlı konuşun. Ben de susayım artık.

Mustafa hemen atıldı:

–Hayır, hayır! Daha anlatın.

Aslında bu sohbetin koyulaşmasını ben de istiyordum. “Lütfen devam edin.” dedim.

Gözlüğünü çıkardı, camını temizleyip tekrar taktı. Büyük ve mavi gözleri vardı. Sınıfındaki öğrencilere bir şeyler öğretebilmenin heyecanıyla aynı duygular içerisindeydi. Derin bir nefes alıp devam etti:

–Ne güzel bir vatanımız var. Sanki cennetten bir köşe. Oysa üzerinde yaşayan bizler bazen ona haksızlık ediyor, görevlerimizi tam yapmıyoruz! Nüfusumuzun, neredeyse, yarısı gençlerden oluşuyor. Yeni kurulacak aileler, Türk toplumunun temeli olacak. Bu yüzden onlara çok iş düşüyor.

Mustafa, başını onaylar anlamında sallıyor, öğretmen hanımın anlattıklarını ilgiyle dinliyordu. Bu durumdan hoşlanmıştım. Öğrenmeye karşı içtenliği, saygı uyandırıcıydı. Oysa zamanımızda pek çok genç, bildiklerinin yeterli olduğunu düşünüyor ve kendisine anlatılan tecrübeleri umursamıyordu. Birkaç küçük cümlesiyle bile bizi derinden etkileyen bu hanımla tanışmak istedim:

–Ben Metin, asker adayımız da Mustafa.

Uzandı nazikçe ellerimizi sıktı.

–Benim adım da Nermin, memnun oldum.

–Biz de memnun olduk Nermin Hanım. Sizi dinlemek bir zevk. Kelimeler, sizinle başka türlü bir anlam kazanıyor. Lütfen anlatın düşüncelerinizi.

Mutlu oldu. Etrafına bakınıp, kimseyi rahatsız etmediğine emin olduktan sonra aynı içtenlikle devam etti:

–Biraz önce delikanlının disiplinden çekindiğini duydum. Buna hiç gerek yok. Çünkü kurallar her yerde vardır. Önemli olan kuralların mantığını kavramaktır. İnsan, toplumun koyduğu kurallara uymak zorundadır. Yalnız yaşamıyor, hayatlarımızı paylaşıyoruz. Davranışlarımızdaki uyum, toplum düzenini sağlar. Bu kurallar, insanın doğumundan itibaren başlar ve hayatımız boyunca da devam eder. Ancak kuralların uygulandığı toplumlar güvenli, huzurlu ve mutlu olabilirler.

Mustafa’ya doğru döndü:

–Askerliğini yaparken belki sen de bazı kuralları eleştireceksin; ama kısa bir süre sonra göreceksin ki bu kurallar başarı çarkının dişlileri. Her biri diğerine bağlı çalışıyor ve diğerini yakından etkiliyor.

Bu arada, öğretmen hanımın hemen arkasındaki koltuklarda iki bey hararetle tartışmaya başladı. Konuşmalarından, Karadeniz yöresinden olduğu belli olan; “Şampiyon biz olacağız!” diyordu. Konu futboldu ve iyice havasına kapılmışlardı. Diğeri, İstanbul takımlarından birini destekliyor ve nedenlerini anlatıyordu. Taraftarı oldukları takımın başarısını, kendi başarıları olarak yorumluyorlar, aksine de tahammül edemiyorlardı! Nihayet sakinleştiler. Nermin Öğretmen, birbirlerine sırtlarını dönen bu iki kafadara bir kez daha bakarak konuşmasına devam etti:

–Ne diyordum Mustafa? Evet, görevlerimizi anlatıyordum. Askerlik bitince de görevin sona ermeyecek elbette. Hak ve sorumluluklarını daha iyi öğrenecek, daha iyi uygulayacaksın. Elbette ki, insanlarını hak ve sorumlulukları konusunda iyi eğitebilen ülkeler her zaman huzur içinde yaşar ve her zaman daha da güçlenerek gelişir.

Mustafa gözlerini kıstı, alnı hafifçe kırıştı. Dikkatle dinlediği belli olsun istiyordu. Öğretmen derin bir soluk daha aldı:

–Biliyorum, öğüt verir gibi konuşuyorum; ama ne yapayım, tutamıyorum işte kendimi. Geleceğe umutla bakabilmek ve içinde bulunduğumuz coğrafyada, dimdik ayakta kalabilmek için haklarımızı, görevlerimizi ve kuralları iyi bilmeliyiz. Bunun aksini düşünmek bile istemiyorum. Diyelim ki; kuralları bir tarafa bıraktık. Mesela; “Trafik kuralları!” Bütün uyarı işaretlerini, yol çizgilerini, yaya geçitlerini, lambaları kaldıralım ve insanları bu konuda özgür bırakalım. Sence neler olur delikanlı?

Mustafa kendinden emin bir tavırla hemen yapıştırdı cevabı:

–Bütün trafik birbirine girer, her şey karmakarışık olur. Mesela biz, futbol maçlarımızda, karışıklığı önlemek için, kimin nerede oynayacağını önceden belirliyoruz. Herkes gol atacağım diye düşünürse; orta sahada kim duracak, oyunu kim kuracak, kaleyi kim savunacak? Hele bir de hakem yoksa birbirimize düşüyor, maçı hiç bitiremiyoruz.

Bu hazır cevap örnek hoşuma gitmişti. Gülümseyerek dokundum koluna:

–Haklısın Mustafa. Oyun da olsa kuralına göre oynamalıyız. Disiplini kaybettiğimizde onun sağlayacaklarını da kaybediyoruz. Nasıl bari, çok gol atabiliyor musun maçlarda?

–Yok ağabey, şimdiye kadar bir iki tane ancak attım.

–Hiç oynama daha iyi, nasıl golcüsün sen?

Türk Milleti güçlükleri; milli birlik ve beraberlikle yenmesini bilmiştir. ATATÜRK

–Yanlış anladın Metin Ağabey, ben kaleciyim. Kaç gol yedin dersen, sayısını bile unuttum. Bizim arkadaşlara göre zamanlama hatası yapıyormuşum. Bana göre de onlar beceremiyorlar! Top hep bizim kalede, ben ne yapayım?

Nermin Hanım inceden gülümsüyordu. Gözlüklerini çıkarıp Mustafa’ya döndü:

–Bunlar pek önemli değil. Dikkat et de zamanlama hatalarını başka işlerde yapma bari.

Mustafa göğsünü biraz gerdi:

–Yapar mıyım hiç? Mesela, tarlaya her yıl aynı ürünü ekmem, dinlendiririm onu. Ne zaman sulayacağımı, ne zaman biçeceğimi iyi bilirim. Ele güne muhtaç olmam. Bazen bana gelip bu genç yaşımda fikir bile danışırlar. Ben de kimseden esirgemem yardımı. Dilim döndüğünce anlatırım.

Böylesine akıllıca bir cevap beklemiyordum doğrusu. Şaşırmıştım. Öğretmen hanım beğenisini benden önce ifade etti:

–Aferin delikanlı. Gördün mü, işte disiplin denen şey bu. Sadece askerde değil, hayatın özünde var. Her şey belli bir kurala bağlı çalışıyor. Bu kurallar, insanın daha rahat bir yaşam sürmesi için kendiliğinden çıkıyor ortaya. Kar tanelerinin gökyüzünden birbirlerine yapışmadan indiklerini biliyor muydun? Düşünsene bir, tersi olsaydı büyük kartopları ne çok zarar verirdi bize. Her şeyde bir sistem var.

Nermin Hanım doğru söylüyordu. Ben de bunca yıl, mesleğimi hakkını vererek yapmak için, köy köy dolaşmıştım. Köylü ziraatı bilse de, yeni şeyler denemekten hep kaçınıyordu. Bazen saatlerce anlatıyor, örnekler veriyor, yine de iknâ edemediğim oluyordu. Gerçi onların da bir sistemi vardı; ama bu sistem, daha önce yapılanları taklit etmekten öteye gitmiyordu!

Babadan görme usullerle kıt kanaat, zar zor geçinip hayatlarını sürdürenler, bunu değiştirmeyi de hiç düşünmüyorlardı. Elbette bu insanların ürkekliğinde yılların birikimi de aranmalıydı. Ben her zaman onlara, iyi bir insanın önce kendi işinde başarı göstermesini ve çalışkan olması gerektiğini hatırlatırdım.

YÜREĞİ ÇİÇEKLİ
BAHÇE

“Kimi horon, kimi bar, kimi zeybek! Ama aralarında ortak bir şey vardı; Saf ve tertemiz bir yürek!..”

–Hayrola Metin Bey, nerelere dalıp gittiniz, neler düşünüyorsunuz?

Derin bir iç çektim. Nermin Hanım’ın mavi gözlerine bakıp, içimden nasıl geliyorsa, öyle konuştum:

–İyi bir vatandaş mıyım diye düşünüyorum. Acaba, bu güzel vatanın bana sağladıklarının karşılığını verebildim mi? Bu eşsiz ülkeye, nice zorluklarla kurulmuş devletime ne verebildim? Yoksa hep devlet bana mı versin dedim!

Nermin öğretmen önce hafifçe kaşlarını çatsa da sonra bunu sıcak bir gülümseme izledi. Yüzümdeki ifadeden sesime yansıyan endişeyi görmüş, hissetmiş olmalıydı.

–Metin Bey, eğer siz kendinize bu soruyu soracak kadar olgunlaşmışsanız, görevinizi de yapmışsınız demektir. Çünkü iyi insan, sorumluluklarının farkına varan insandır.

Mustafa onaylar gibi başını sallarken o da devam etti:

–Ait olduğumuz topluma faydalı hizmetler üretebildiğimiz müddetçe iyi insanız. Böylece yaptıklarımızı farkına vararak yapar, yaşadığımız toplumun bir üyesi olduğumuzu unutmayız. Sorumluluklarımızı da yerine getirmek, erdemli bir davranıştır. Çünkü bir milletin gücü, insanlarının ülkelerini, kültür değerlerini ve diğer insanları sevmeleri ile çoğalır. Düşünün bir defa; kalbinde yurt sevgisi taşımayan insan, iyi bir vatandaş olabilir mi? Vatan zorla sevdirilebilir mi? “Sana emir veriyorum, bundan sonra vatanını seveceksin!” diyebilir miyiz?

Düşündüm, elbette haklıydı. Üzerinde yaşayabileceğimiz, nefes alabileceğimiz bir ülkemiz olmasa, sevgilerin, ailenin, yaşamanın ne anlamı kalırdı? Hep bildiğimiz; ama hiç konuşmadığımız sözcükler dökülüyordu ağzından. İnsanın içini ısıtan sıcak sesini tekrar duyduk:

Eğitimdir ki, bir ulusu ya hür, bağımsız, şanlı, yüksek bir toplum halinde yaşatır, ya da bir ulusu esaret ve sefalete terkeder. ATATÜRK

–Vatan topraktan ibaret değildir ki, üzerine gelişigüzel yaşayalım. Boşuna “Önce Vatan!” dememişler. Bizi doğuran da, doyuran da, büyüten de odur. Bir insan düşünün; neyin uğrunda vazgeçebilir yaşamaktan? Neyin uğrunda, bir daha nefes almamayı göze alabilir? Neyin uğrunda, güzel alnına mermi yiyebilir? Neyin uğrunda, evini, barkını, çoluk çocuğunu terk edebilir? Sadece tek bir şey için; “VATAN!”. İşte vatan bu yüzden kutsaldır.
Mustafa’nın gözleri büyümüş ve yüzü yine kızarmıştı. Belli ki konuşmasının başında; “Bir bitse şu on beş ay!” dediğine utanıyordu şimdi. Başı öndeydi. Gözlerinin onu ele vereceğinden korkuyor, öğretmen hanıma bakmıyordu. Mahcup olmuş ve kendini suçlu hissetmişti.

İnsanlarımız, ne kadar güzel, ne kadar duyarlıydı. Ülkemizin her yöresinde, belki biraz başka konuşuyorduk Türkçeyi. Belki, başka türlü giyiniyorduk. Belki, yemek kültürümüz biraz farklıcaydı. Belki, başka türlü oynuyorduk düğünlerde; Kimi horon, kimi bar, kimi zeybek! Ama aramızda ortak bir şey vardı; saf ve tertemiz bir yürek! İşte bu yürek bizi biz yapıyor, bizi millet yapıyordu. Kocaman bir bahçeydi Türkiye. Her çiçeğinde ayrı bir tat, ayrı bir koku vardı. Çiçeklerden biri solsa, diğerleri de büküyordu boynunu. Suçu kabul etmesek de, bu çiçekli bahçeyi taşlı bir tarlaya dönüştüren yine bizdik. Eğitim ve sevgiden aldığımız pay, yön veriyordu hayatlarımıza. Hep çiçekli kalmalıydı bu bahçe. Hep mis kokmalıydı.

Ben böyle düşünürken, Nermin Hanımın, Mustafa’nın ellerine baktığını hissettim. Ben de baktım. Avuçlarında koyu bir kırmızılık gördüm. Nedenini soracaktım ki, öğretmen benden çabuk davrandı:

–Ne o Mustafa, elin mi kanadı?

Delikanlı hemen avuçlarını sıktı. Bir şeyler saklamak istiyor gibiydi. Nermin Öğretmen ısrar etti:

–Elini mi kestin?

Başı önde, sanki fısıldıyormuş gibi cevap verdi:

–Yok bir şey!

Bu defa da ben meraklandım:

–Boya mı oldu elin?

–Boya da değil!

–Söylesene oğlum, ne oldu ellerine?

Mustafa, usulca kaldırdı yüzünü. Güzel kahverengi gözleri, bir bana, bir öğretmen hanıma baktı. O gözlerde akan nehir sanki birden durmuştu. Dudağının kenarı büzülmüş, nefes almadan öylece kalakalmıştı. Bir şeyler gizlemeye çalışan küçük bir çocuk gibiydi. Alnı terlemişti. Kaşının kenarından süzülen küçük damlayı, parmağının ucuyla yakalayıp belli belirsiz mırıldandı:

–Boya ya da kan değil Metin Ağabey, avuçlarımdaki; “Kına!..”

Mendilini çıkardı. Alnının terini sildi. Koltuğuna doğru yaslandı. Gözleri bilinmez bir noktaya takıldı. Kına demiş, rahatlamıştı. Bunca sıkılmasına anlam veremeyip, gülümsedim. Daha sonra pişman olacağım bir soru sordum ona:

–Sen gelinlik kız mısın da, ellerine kına yaktın Mustafa?

Benim hiç düşünmeden, şaka olsun diye sarf ettiğim bu cümlenin Mustafa’yı böylesine etkileyebileceğini nerden bilebilirdim? Yüzü gerilip, kaşları çatıldı ve alabildiğine büyüyen gözleri parladı. Bana öyle bir baktı ki, kanımın donduğunu hissettim. Konuşmaya başladı. Sesi artık daha bir erkek sesiydi:

–Ben gelinlik kız değilim Metin Ağabey! Geçen gün anam çağırdı. Gittim, oturdum dizine. “Buyur ana!” dedim. “Uzat ellerini!” dedi. Uzattım. Kınaladı avuçlarımı. Sordum; “Ana, neden kınalarsın beni?” “Dinle oğul!” dedi ve anlattı:

“Bizde; törelerimizde, gelenek ve göreneklerimizde, üç şeye kına yakılır. Bir, gelin kızın avucuna kına yakılır; evine, ailesine, yuvasına kendini adasın diye! İki, kurbanlık koça kına yakılır; Allah’a kurban olsun diye! Üç, askere giden Mehmetçiğe kına yakılır; vatanına, devletine, milletine, toprağına, bayrağına düğüne gidiyormuşçasına gitsin diye! İşte ben seni bu yüzden kınalarım oğul. Haydi, var git şimdi, yolun açık olsun. Unutma, ben de seni adadım vatana!..”

–Sonra, alnımdan öptü ve sardı avuçlarımı. Bu yüzden kınalı şimdi ellerim. Ben yakmadım. Anam yaktı, anam kınaladı beni!

Öğretmen hanım mı benden önce bıraktı gözyaşlarını, yoksa ben mi ondan önce suladım yanaklarımı, bilmiyorum. Sanki yıllar süren bir sessizlik yaşadık. Bu defa Mustafa’nın gözlerine bakmaya biz utanıyorduk. Cumhuriyetimizin kurucusu Atatürk’ün “Dünyanın hiçbir ordusunda yüreği seninkinden daha temiz, daha sağlam bir askere rast gelinmemiştir.” ifadesini şimdi çok daha iyi anlıyordum. Nermin Öğretmen gözlüğünün camlarını temizlemek bahanesiyle oyalanıyor, ben de ellerimi koyacak bir yer arıyor; ama bir türlü bulamıyordum. Kim bilir ne emeklerle büyüttüğü yavrusunu, kurbanlık koç misali kınalayarak, “Ben de seni adadım vatana!” diyebilen o eli öpülesi anneyi, kendi annemmiş gibi kucaklamak istedim. Nihayet, Nermin Hanım bu sessizliği bozdu:

–İşte Anadolu kadını bu Mustafa! Kurtuluş Savaşımızda cepheye mermi taşırken, öküzünün yerine kendini kağnıya koşan, bebeğinin battaniyesini üzerinden çekip alıp, ıslanmasın diye cepheye taşıdığı mermiyi saran kadın bu. Sen annenle gurur duy ki, o da bassın seni bağrına. Bak şairin mısralarındaki, başka bir oğul da annesine neler söylüyor:

“Altında dökülsün oğlunun kanı,
Bayrağın gül rengi solmasın anne…”

–İşte sen de bayrağımızın gül rengini asla soldurmayacak bir Mehmetçik olacaksın. Annene lâyık bir evlat olduğunu da görüyorum. Duygu ve düşüncelerin askerlik boyunca daha da olgunlaşacak. Konuştuk işte, yurdu sev demekle olmuyor. Tüfek çatılacak çat diyoruz ama yurt sevilecek sev nasıl diyeceğiz. Sevdiğinde ne olacağını, hayatında neyin değişeceğini anlatmak, öğretmek lazım. Teskereni aldığında bütün bu değerleri daha iyi anlayacaksın.

Cumhuriyet sizden “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür “ nesiller ister. ATATÜRK

Bir kına hikâyesi de ben anlatayım sana. Olay Çanakkale’de geçer; “Yozgat’ın Sorgun Kazası’nın Karayakup köyünden cepheye gelen Murat, bölükteki tıbbiye öğrencilerinden Şükrü’ye bir mektup yazdırır. “Anacığım kardeşlerimi askere gönderirken başlarına kına koyma… Zabit Efendi bana sordu, cevap veremedim. Kardeşlerim de mahcup olmasınlar.” Murat’ın anasından cevap gecikmez; “Ey gözümün nuru oğlum, zabit efendiye selam söyle… Kurbanlık koçlar niye kınalanırsa ben de onun için seni kınalayıp gönderdim.” Mektup Çanakkale’de Murat’a ulaştığında Murat kınalı başıyla çoktan şahadete ermiştir bile.

Elimizdeki hamuru yoğurup ekmek yapmak ya da çürütüp çöpe atmak da kendi ellerimizde. Askerlik bitiyor ama hayat bitmiyor ki. Askerde öğrenilenlerin belki yarısından da çoğu aslında askeri eğitim değil, hayatın ta kendisi değil mi?

Sesinde bir titreme vardı. Delikanlının terminaldeki annesi gibi o da şimdi sevgi ve hayranlıkla bakıyordu Mustafa’ya. Uzun yıllar boyunca öğrencilerine de bu duygularla baktığı belliydi. Yetiştirdiği öğrenciler, ne kadar şanslı olduklarının farkında mıydılar acaba?

GÜÇLÜ İNSAN

Israr ettim, aldı ve içti. Sonra omzuma dokundu. “Su gibi ömrün uzun olsun!” dedi…

Nermin Hanım gömleğinin yakalarını düzeltti. Sade ve güzel giyinmişti. Giydiğimiz elbiselerin, karşımızdakilere bizimle ilgili mesajlar verdiğini düşündüm. Gözüme, yan koltuklardaki bir adamın elindeki gazeteden Mustafa Kemal’in resmi ilişti. Onun bize örnek olmak için, en ağır şartlarda bile, her fotoğrafında nasıl böyle şık ve zarif olmayı başardığını anlayabilmek ne kadar zordu.

Otobüs ilerliyordu. Şoförümüz bir türkü tutturmuş, kendi halinde, belli belirsiz mırıldanıyordu. O da güzel giyinmişti. Yakaları tertemiz, apoletli, kısa kollu, beyaz bir gömleği vardı. Mavi renk kravatını özenle bağlamıştı.

Saçları taralıydı. Sakal tıraşını da yeni olmuştu. Gizli gizli sigara içmiyor ya da radyoda sadece kendisinin hoşlandığı müzikleri aramıyordu. İşini sevdiği ve ona saygı duyduğu belliydi. Ara sıra da gömlek cebinin üzerindeki “Halil” yazılı isimliğini gururla parlatmayı ihmal etmiyordu. Muavin Fatih de otobüse gözü gibi bakıyordu. Her yer bakımlı ve temizdi. Çöp kutuları boş, her şey yerli yerindeydi. Eskiden yolculuklarda sigara dumanlarından nefes bile alınamazdı.

Zaman değişmiş, insanlarımız, sigarayla ilgili yasaklara uymalarının, kendi sağlıkları açısından da önemli olduğunu anlamışlardı. Alışkanlıklardan vazgeçmek zor olmasına rağmen, kararlarımızı yürekten ve inanarak verdiğimizde yapamayacağımız şey yoktu.

Komşumuz Rıza Bey geldi aklıma. Esiri olmuştu alkolün. “Git tedavi ol!” derler, dinlemezdi. “Battı balık yan gider” ya da “Atın ölümü arpadan olsun!” gibi bahanelerle nasihatlere kulak asmazdı. Ayık görmezdik hiç! Sevinince içer, üzülünce içer, mutlaka bir sebep bulurdu. Ölçüyü de hep kaçırır, gece yarıları düşe kalka gelirdi evine. Fena adam değildi; ama sarhoş olunca dağıtır, ne yaptığını bilmezdi. İnsanlar hep ayıplar, o aldırmaz, eşine ve çocuklarına acıyarak bakarlardı. Bağırır, çağırır; sabah olunca da bir şey hatırlamazdı. Gençlerimize sigara tutuyor, içki ısmarlıyor, kötü örnek oluyordu. “Ev alma komşu al!” derler ya, bütün mahallenin huzuru kaçmıştı. Taşınmalarına sevinmiştik. Düşenin dostu olmuyor işte! Bir arkadaşımızın içkiye, sigaraya başlamasına sebep olalım, sonra da bana ne kardeşim akıl incir çekirdeğinin içinde mi? Zorla mı içirdim diyelim. Olacak şey mi bu? “Ver Allah’ın verdiğine, vur Allah’ın vurduğuna!” olur mu, ne kötü düşünce. Gerçi kötü insanların da bir yaratılış amaçları varmış; iyi insanları denemek. Sözün özü, acemi marangoz olmamak lazım, yani talaşımız tahtamızdan çok olmayacak.

Yanımdaki delikanlıdan sigara kokusu almamıştım. Çekinerek sordum ona:

–Sigara içiyor musun Mustafa?

–Yok! Tek tük. Öyle paket falan da taşımıyor, sadece arada bir tutulduğunda alıyorum. Tiryaki olacağımı da hiç sanmıyorum. Gerçi arkadaşlar “Askerde iyice alışırsın.” diyorlar. Bilmem artık!

–Nedenmiş o?

–Hani insan özleyince evdekileri, yakıverirmiş hemen. Çoğunluk içince de ortama uymak gerekirmiş.

– Daha neler! Sigarayla özlem mi giderilir? Alışmam diye diye alışır insan. Ben tiryaki olmam diye diye tiryaki olur. Bu senin hayatın. Aldırma sen öyle konuşanlara. İnsan güçlü olduktan, kendisini kontrol etmesini bildikten sonra, neden yardım beklesin sigaradan, alkolden!

–Ama bazen sıkıntı basıyor, insanın canı çekiyor be ağabey. Yemekten sonra, demli çayın yanında şöyle duman duman tüttürünce bir tane, sanki iyi geliyor insana.
Okul genç beyinlere; insanlığa hürmeti, millet ve memleket sevgisini, şerefi, bağımsızlığı öğretir. ATATÜRK

–Bak Mustafa, kitabımdaki şu cümleleri okuyayım sana, şöyle soruyor: “Güçlü bir insanım, benim gücüm var diyen insanla, Güçsüz bir insanım, benim gücüm yok diyen insan arasındaki fark nedir?” Sonra yine şöyle veriyor cevabını, “Ben, güçlü bir insanım, benim gücüm var diyen insan, hayatın direksiyonunu elinde tutan insandır. Ben, güçsüz bir insanım, benim gücüm yok diyen ise direksiyonu başkalarına vermiştir. Onlar ne isterse onu yaparım duygusu içindedir.” Sana yanlış şeyleri tavsiye edenler, yarın bunların sonuçlarına da katlanırlar mı delikanlı? Paylaşırlar mı seninle hastalığı, mutsuzluğu, yokluğu?

Cevap vermeyip, başını “Hayır!” anlamında salladı. Sesimi yumuşatarak devam ettim:

–Sen akıllı bir gençsin. Bu senin hayatın. Güçlerinin farkına varmalı, kendini kontrol etmelisin. Çünkü İnsan önce kendisinden sorumludur. Bu sorumluluk toplumu da etkiler. Böylece kendine olan güvenin artar, verdiğin kararlar daha sağlıklı olur. Hayatındaki en önemli kişi sensin. Her şeyden önce kendini güçlü tutmalısın. Ne kadar güçlü ve kendinle barışık olursan, bunu etrafındakilere yansıtman da o denli kolay olacaktır.

–Haklısın Metin Ağabey. Bana da söyleyecek bir söz bırakmadın. Gerçi, bazen içim şöyle bir daralıyor, bunalıyorum. Aklıma kötü kötü şeyler geliyor. Sanki, yüküm çokmuş da dizlerimde onları taşıyacak derman kalmamış gibi oluyor. Kolay değil hayat, kolay değil yaşamak. İşte böyle durumlarda bir iki kadehle her şeyi unutmak istiyor insan.

–Ayıldıktan sonra ne olacak Mustafa? Yüklerin azalmış mı olacak? Sen bu yaşında böyle düşünürsen, biz ne yapalım? Bizim için kolay mı hayat? Kimin için kolay? Umutsuzluğa kapılıp yenik düşelim de, onu daha mı zor hale getirelim? Hayat, hepimiz için aynı. Basit beklentilerden uzak durmak lâzım. O, acısı ve tatlısıyla birlikte güzeldir.

–Güzel olmasına güzel elbette, bir de şu ayrılık olmasa.

–Onun da kendine has bir güzelliği var. Ayrı kalınca daha kıymet bilir insan. Hayat güzeldir, onu sevmenin yollarını bulmak lâzım. Halimize şükretmeyi de bilmeliyiz. Bak bir hikâye anlatayım sana; kılık kıyafetine biraz fazlaca önem veren bir adam varmış. Üzerindekiler yeni de olsa modası geçti diye değiştirir, paraya pula aldırmazmış. “Gereksiz harcama yapıyorsun!” diyenlere, “Ben kazanıyor, ben harcıyorum, size ne?” dermiş.

–Doğru Metin Ağabey, kime ne adamın parasından?

–Önce hikâyenin sonunu dinle. Bu adam yine bir gün, oldukça sağlam ve şık ayakkabılarından bıktığını hissetmiş. Onlarca çift ayakkabısı olmasına rağmen, daha önce bir mağazanın vitrininde gördüğü, o ayların modası ayakkabıyı almaya niyetlenmiş. Yolda, iki bacağı da dizlerinin altından kesik ekmek parası isteyen bir dilenciye rastlamış. Durup, bir an düşünmüş. Ayakları olduğuna ve ayakkabı giyebildiğine şükreden adam, yeni ayakkabı için ayırdığı parayı da bu dilenciye vererek geri dönmüş. Bu olaydan çıkardığı dersle de daha dikkatli yaşamaya karar vermiş.

Mustafa farkında olmadan, elleriyle bacaklarını yokladı ve eğilip ayaklarına doğru baktı. Yerinde mi diye kontrol ediyordu herhalde. Nermin Hanım içten bir tavırla gülümsedi:

–Bir örnek de ben vereyim size. Bizlere yaşama sevincimizi, hangi şartlarda olursak olalım kaybetmememizi, mutlu olmamızı öneren gerçek bir örnek.

Küçük bir not defteri çıkarıp aradığı sayfayı buldu ve okumaya başladı:

–Karamsarlığa yenilenlerin umut ışıkları hemen söner. Oysa, bizi yaşatan şey umutlarımızdır. Mutluluk için mücadele etmeliyiz. İşte bunları yazan kişi, bebeklikten beri kör, sağır ve dilsiz olan Helen Keller. Onun mutsuz olmak için her türlü nedeni varmış. Oysa Helen, kendine acımayı seçip, hayata küsmemiş. Belki çok şaşırtıcı. Sadece kendi dilini değil, birkaç dil daha öğrenmiş. Yaşama sevinci ile insanlara umut ve örnek olmuş. Üniversiteyi başarılı bir şekilde, normal öğrenciler gibi dört yılda bitirip, dünyaca tanınan bir yazar olmayı da başarmış. Bugün, yazdığı kitaplar birçok dile çevrilip, milyonlarca insan tarafından zevkle okunuyor.”

Daha devam edecekti ki; buruşturularak sıkıştırılmış bir gazete parçasının, otobüsün daracık koridorunda yuvarlandığını gördük. Bir ikincisi öğretmen hanımın saçlarını sıyırarak ön cama çarptı. Nerdeyse gözlüğü düşecekti. Arkaya dönüp baktık. Genç bir grup, aralarında şakalaşıyordu. Okudukları gazetenin sayfalarını paylaşmışlar, avuçlarında sıkıştırarak birbirlerine atıyorlardı. Otobüsün tam ortasında, beş altı kişi kadardılar. Kahkahaları otobüsü çınlatıyordu. Bir annenin sabırla uyuttuğu bebeği uyandı ve ağlamaya başladı.

Mustafa yerinden kalkmak için hamle yaptı. Kolundan tutup fısıldadım:

–Boşver! Bir tatsızlık çıkmasın.

Bizim başkalarına yaptıklarımızı başkaları da bize yapsaydı, tepkimiz ne olurdu acaba? Bu konuda “İğne ve çuvaldızından!” bahsetmişti atalarımız! Gürültülerinden rahatsız olanlar, görevliden yardım istediler. Biraz önce çay servisi yapan Fatih, yanlarına gitti. Belli ki daha sessiz olmalarını rica etti. Sustular; ama bu defa da o gazete parçalarından uçak yapıp uçurmaya başladılar. Bir süre sonra, bakışların çoğaldığını görünce onu da bıraktılar. Nermin Hanım bize döndü:

–Görüyor musunuz beyler? Düşünmeden yapılan basit hareketler bile başkalarını etkileyebiliyor. Eğleneceğiz, zevk alacağız, diye çevremizdekilere zarar veremeyiz. Saygı, insanın önce kendi içinde başlar, sonra sırasıyla diğer insanlara, millete, devlete, kanunlara dalga dalga yayılır. Saygı; sevgi ve değer vermektir. İnsan ilişkilerinin temelidir. İnsanlara, kurallara, kurumlara karşı saygı, sorumluluk demektir. Bakın, bir süredir sohbet ediyoruz; ama birbirimize karşı saygısızlık yapmıyoruz. Birbirimizi kırmıyor, suçlamıyor ve sözlerimizi kesmiyoruz. Düşüncelerimize önem veriyor, dinliyor ve anlamaya çalışıyoruz. Yani birbirimize saygıda kusur etmiyoruz.

Gözlüğünü eline alıp camlarını sildi. Sonra mavi gözlerini süsleyen uzun kirpiklerini düzeltip devam etti:
–Bakın, ne güzel bir deyim; saygıda kusur etmemek. Kişiler arası mesafenin ölçülerini ne de güzel ifade ediyor. Mesleğimiz her ne olursa olsun, saygıyı unutmamayı öneriyor. Çünkü her zaman ve her yerde o çıkmıyor mu karşımıza? Saygıyı dikkate almadan yapılan davranışların, yanlış ve kusurlu olduğunu hatırlatmaya gerek mi var Mustafa? Gerek mi var Metin Bey?

Biraz sertçe sormuştu. Mustafa onun yanında olduğunu göstermek istercesine çabucak cevapladı:

–Yok tabii öğretmenim. Siz öyle diyorsanız doğrudur!

Gerçekten de Nermin Öğretmen tepki göstermekte haklıydı. Ben de bir zamanlar delikanlıydım. Bu gençleri anlayabiliyordum. Eğlenmelerine kim ne diyebilirdi? Yalnız aşırıya kaçmaları, hoşgörü sınırlarını zorluyor, başkalarına zarar veriyordu. Birkaç cümle de ben eklemek istedim:

–Size yürekten katılıyorum Nermin Hanım. Kendine saygı duymayan insan, kendi varlığına da değer vermez. Mutlu olmak için bunun tersini yapmak, kılık kıyafete, temizliğe, her şeye özen göstermek lâzım. İşte çevreye yansıyan bu özen, bizi de, başkalarını da mutlu eder. İletişim sağlam kurulur. Bu gürültücü gençlerin birbirleriyle şakalaşırken ölçüyü kaçırmalarının altında, yetiştikleri zemini aramalıyız. Yani ailesinden, çevresinden, okulundan nasıl bir eğitim aldı? Eğer bir eksiklik varsa, problemin kaynağını bulmak için, bence buralara bakmak gerekiyor.

Susamıştım. Gözlerim muavini aradı. Otobüsün arkasında ayakta duruyordu. Su istiyorum işareti yaptım. Elinde su şişesi ve birkaç plastik bardakla hemen geldi. Oldukça kibardı. Ütülü pantolonuna şık bir kemer takmıştı. Biraz kiloluydu, gülümseyince göbeği oynuyordu; ama bu onu daha sempatik yapıyordu. Bardağa su doldururken otobüs sallandı ve bir iki damla üzerimize döküldü. Hemen özür diledi.

Arka koltuktaki yaşlı adam da su istedi. Pamuk beyazı kısa saç ve sakalı bakımlıydı. Boylu poslu, yapılı görünüyordu. Demek ki, gençliğinde daha da heybetliydi. Kulakları biraz irice, dudakları kalındı. Yaz ortasında olmamıza rağmen, üzerinde bir hırka vardı. Elimdeki dolu bardağı ona uzatıp, “Buyurun!” dedim. “Rica ederim, su küçüğün sofra büyüğün!” dedi. Bu söz çok hoşuma gitti. Daha doğrusu, bunca yaşıma rağmen birisi beni “Genç!” görüyordu. Israr ettim, aldı ve içti. Sonra omzuma dokundu. “Su gibi ömrün uzun olsun, aziz ol!” dedi. “Sağ olun!” dedim. Ben bu cana yakın adama sadece bir bardak su vermiştim. Oysa o bana, insan ilişkilerinde nezâket ve görgünün güzel bir örneğini hatırlatmıştı. Mustafa’ya döndüm:

Denilebilir ki hiçbir şeye muhtaç değiliz, yalnız tek bir şeye çok ihtiyacımız vardır; çalışkan olmak. ATATÜRK

– İşte saygı bu Mustafa. Kültürümüze iyi bak! Koca milleti nasıl da tek bir aile gibi sarmalıyor. Birbirini tanımayan insanlar, aynı ailenin fertleriymiş gibi davranıyorlar. Birbirlerinin malına, canına, namusuna, düşüncelerine, inançlarına saygı gösteriyorlar. İşte bu, saygının doruk noktasıdır. İşte bu, millete saygıdır. Millete saygı da, insanda, onu geliştirmek, varlığını sürdürmek arzusu oluşturur. Milletini sayıp sevmeyen insanlar, giderek kendi milletlerine yabancılaşır ve hatta düşman olurlar! Atatürk’ün de dediği gibi; “Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli kültürdür!”
Nermin Öğretmen beni başıyla onayladı. Yüzünün biraz değiştiğini gördüm:

–İyi dediniz Metin Bey! Evet, düşmanı olurlar! Bunun acı örneklerini hep birlikte yaşamadık mı? Kandırılan bazı vatandaşlarımızın kendi kardeşlerine kurşun sıktıklarını görmedik mi? Binlerce anne, tabutlarda yatan oğullarına sarılıp da ağlamadı mı? Az mı döküldü bebeklerin, çocukların, babaların kanları? Az mı söndü ocaklar? Bu milleti, bu toprakları bölmeye, parçalamaya kalkmadılar mı? Gidebileceğimiz, yaşayabileceğimiz daha kaç tane Türkiye var? Bize ait başka bir toprak, başka bir vatan daha var mı? Varsa nerede var? Var da biz mi bilmiyoruz?

BİR DEMET PAPATYA

Aşağıda büyükçe bir dere büklüm büklüm bükülüyor, yakaladığı toprağı, süzüle süzüle alıp götürüyordu.

Yolda çalışmalar vardı. Otobüs yavaşladı. Bir tepeyi aşıyorduk. Arabamızın altına, yanına sıçrayan taşların sesleri bize kadar geliyor ve kaptan artık daha dikkatli kullanıyordu. Biraz daha yavaşladı. Az sonra, yanına yardımcısı geldi. Bir şeyler konuştular; ama anlamadım. Uygun bir yerde durup aşağıya indi. Bir iki dakika sonra da geri döndü. İçten bir tavırla özür diledi ve “Otobüste bir problem var, yarım saat kadar burada kalacağız.” dedi.

Hayatın her çalışma safhasında olduğu gibi, özellikle öğretim hayatında disiplin, başarının esasıdır. ATATÜRK

Mustafa, aşağıya inmeyi ve biraz dolaşmayı teklif etti. Bana da iyi geleceğini düşünüp, kabul ettim. Nermin Hanım ise; “Okumayı tercih ediyorum.” deyip, otobüste kaldı. Hava çok güzeldi. Orman, bütün o tepeyi gelin gibi süslemişti. Çam ve kekik kokuları burnumuzu yakıyor, kulaklarımız kuş cıvıltılarıyla doluyordu. Egzoz dumanlarından, kalorifer bacalarından, korna seslerinden eser yoktu. Otobüsün arızalanmasına sevinmiştim. Mustafa da öyle görünüyor, çiçek topluyordu. Eğilip, bir papatya kopardı. Sonra bir, bir tane daha. Bana bakmadan konuşmaya başladı:
–Zeynep terminale beni yolcu etmeye gelemedi. Çok istediği halde, annem; “Hamilesin kızım, sen evde kal, ne olur ne olmaz!” dedi. O da evde kaldı.

Evli olduğunu ve eşinin bir aya kadar doğum yapacağını söylemişti; ama adının Zeynep olduğunu şimdi öğrenmiştim. Onu biraz kızdırmak istedim:

–Bakıyorum hemen özledin eşini, Mustafa!

Utandı, cevap vermedi. Duymamış gibi yapıp, çiçek toplamaya devam etti. Bense cevabımı zaten almıştım. Çünkü daha kışlasına bile katılmadan, hasret kokan bir asker türküsü mırıldanıyordu:

“Kara gözlüm, efkârlanma gül gayrı
İbibikler öter ötmez ordayım
Mektubunda diyorsun ki gel gayrı
Sütler kaymak tutar tutmaz ordayım…
Vatan borcu biter bitmez ordayım…”

Farkında olmadan, temiz havayı soluya soluya bayağı yürümüşüz. Bir çeşmenin başına kadar geldik. Kim bilir kaç âşık, sevda ateşini, bu çeşmenin soğuk suyundan içerek dindirdi! Şair belki de bu çeşme için yazdı mısralarını;

“ Derinden derine ırmaklar ağlar,
Uzaktan uzağa çoban çeşmesi.
Ey suyun sesinden anlayan bağlar,
Ne söyler şu dağa çoban çeşmesi?”

Aşağıda büyükçe bir dere büklüm büklüm bükülüyor, yakaladığı toprağı, süzüle süzüle alıp götürüyordu. Gönül hiç arzu etmese de, bu bulanık suda, kendi alın terlerimiz akıyordu. Vatanımızı düşmana karşı korurken, gerektiğinde bir karışı için bile canlarımızı vermemize rağmen, topraklarımızın böyle akıp gitmesine, neden göz yumuyorduk?

Gazetede okumuştum; “Erozyon nedeniyle her yıl beş yüz milyon ton toprağımızı kaybediyoruz.” diyordu. “Oysa sadece bir kibrit kutusu kadar tarım toprağının oluşabilmesi için en az yüzlerce yıl süreye ihtiyaç olduğunu!” öğrendiğimde daha da artmıştı kaygım.

Ağaçlar toprağı tutuyor; ama biz güzelim ormanlarımızı katil baltalarla yok ediyorduk. Bu hızla gidersek, cennet ülkemizin çöle dönüşmesi kaçınılmazdı. Gözlerimizin önünde kaybolup gidiyordu geleceğimiz.

Çeşmenin hemen arkasındaki ağaçlar kesilmişti. Biraz ilerdeki tepenin yamacında, bu ağaçlardan yapıldığı belli olan birkaç boş kulübe vardı. Pencereleri kırılmış, kapıları yere düşmüştü. Yazık olmuştu bunca ağaca. Kim bilir ne kadarı da sobalara kışlık odun olmuştu acaba! Mustafa sinirli konuştu:

O ağacın da canı var. Ağaç kesen kol keser, baş keser! Hiç mi vicdanınız sızlamıyor? Bari gidin arayın bulun kuruyanları, onları kesin. Zaten bu işin de görevlileri var. Daha iyi biliyorlar, hangisi uygun kesilmeye, hangisi değil!

Eğilip kana kana içmese çeşmenin buz gibi suyundan, belki uzunca bir süre daha sakinleşmeyecekti.
Birden iki çocuk çıktı ortaya. Yakınlarda bir köy olmalıydı. Onlar da su içtiler. Kıyafetlerinin eskiliği ve yamalar hemen dikkat çekiyordu. Lastik ayakkabılarının sağı solu delinmiş, parmakları görünüyordu. Kısa saçları, yuvarlak yüzleri ve çekik gözleriyle birbirlerine benziyorlardı. Kardeş olmalıydılar. Daha kısa boylu olanın bir ayağı aksıyordu. Ya akraba evliliği yapılmış ya da doğumda bir aksilik olmuştu.

Her ne olmuşsa, ayağı aksıyordu işte. Üstelik yalnız da sayılmazdı. Çünkü ülkemizde altı milyona yakın engelli insan vardı. Değişik nedenlerle günlük yaşantılarında, fiziksel problemler yaşayan bunca insan. Bir tekerlekli sandalyeye sahip olduğunda dünyalar kendilerinin olan; ama sonra da bu sandalye ile otobüse binemeyen, merdivenlere takılıp inemeyen, sinemaya, tiyatroya, alışveriş merkezine gidemeyen ve bir tuvalete bile giremeyen birçok insan. Onların, hor gözle bakışlara tahammülleri yoktu. Acımamızı, üzülmemizi de istemiyorlar, bizden sadece insanca ve eşit davranışlar bekliyorlardı. Güçleri yettiğince çalışmayı, üretime katılmayı ve sıradan bir yurttaş olmayı arzuluyorlardı.

Kimi işitemiyor, kimi konuşamıyor, kimi yürüyemiyor, kimi de göremiyordu belki; ama onlar hissedebiliyordu. Çünkü onlar insandı.

Çeşmenin yanında birkaç küçük kuş belirdi. İçlerinden birisi, diğerleri gibi rahat hareket edemiyordu. Kör bir avcı saçması ya da haylaz bir oğlanın sapanından fırlayan taş, sol kanadının neredeyse yarısını alıp götürmüştü. Ayağı aksayan çocuk bunu görünce, susayan kuşa, elindeki ekmekten kopardığı kırıntıları uzattı. Ürken kuş, bir iki adım geriye sıçradı. Çocuk iyi niyetini belli eden sakin tavrıyla bir kaç kez daha uzattı avucunu ve kırıntıları yere bıraktı. Kuş, çekinerek de olsa usul usul yaklaştı ve çocuğun ekmeğini onunla paylaştı. “Dert çekmeyen halden anlamaz!” demiş atalarımız. Anlamak için ise başımıza kötü bir iş gelmesini mi beklemeliydik acaba?

İki kardeş koşarak uzaklaştı yanımızdan. Bir merhaba bile diyememiş, adlarını bile soramamıştık. Dönüş yolunda Mustafa söylendi:

–Çocuklara üzüldüm Metin Ağabey!

–Ben de üzüldüm Mustafa. Dünyaya getirmek iş değil ki! Bu çocuklara bir gelecek vermek, beslemek, giydirmek, okutmak lazım!

–Başka ne yapabilirler ki Metin Ağabey? Güçleri ancak bu kadar. Hem “Çocuğu veren Allah, rızkını da verir!” derler. Yedikleri iki lokma ekmek işte!

–Anlamadım delikanlı. Şimdi ekmek bulunur, rızkı verilir ümidiyle bol bol çocuk mu yapalım? “Dereyi görmeden paçayı sıvamak!” yanlıştır. Gelişigüzel yaşayamayız. İçinde bulunduğumuz duruma göre davranmalı, hayatı plânlamalıyız. Öyle her şey devletten de beklenmez. Her konuda, önce elimizden gelen çabayı kendimiz göstermeliyiz. İnsanlarımızda öğrenme arzusu, hata yapmama bilinci olmalı. Geçenlerde televizyonda izledim. Bir adamın üç eşinden tam yirmi yedi tane çocuğu varmış. İsimlerini bile doğru dürüst sayamıyor; ama sanki bir meziyetmiş gibi kamera karşısında alımla, çalımla, pala bıyıklarını bura bura poz veriyordu. Hele bir de sırıtması vardı ki, evlere şenlik.

Tam zamanında dönmüştük. Otobüsümüz harekete hazırdı. Koltuklarımıza oturduk, Nermin Hanım hâlâ okuyordu. Yerime otururken seslendim ona:

–Hava çok güzeldi Nermin Hanım, siz de inseydiniz biraz.

–Kitap okumak da çok güzel. Onlarsız bir dünya düşünemiyorum. Eğer iyi seçilirler ise, hep doğruyu öğretiyorlar insana. Dost ve sırdaş oluyorlar. Hem de hiç karşılık beklemeden.

Mustafa’nın da aklı benim gibi dışarıda kalmıştı.

–Biz de ne güzel dolaştık değil mi Metin Ağabey? Bazen sıkıcı oluyor okumak! Ben daha çok hareketten hoşlanıyorum. Kulakları çınlasın, babam hep, “Yüzmeyi kitaptan öğrenen denizden sağ çıkamaz” ve “Çok okuyan değil, çok gezen bilir!” der.

Nermin Hanım da yumuşak bir sesle cevap verdi ona:

–İşin orası tartışılır bence. Gezmeye, eğlenmeye elbette sözüm yok. Ama düşüncelerimizi harekete geçirebilmek için de bilgiye ihtiyacımız olduğunu unutmamak gerekir. Bilgiye ulaşmanın en kolay yolu da okumak. Kitap, bize sağduyu kazandırır. Bakış açımızı zenginleştirir. Artık bilgi çağındayız. Ancak bilgiye sahip toplumlar zamanı takip edebilir. Sen de askerden döndükten sonra mutlaka tamamla okulunu, sakın unutma!

Delikanlı yüzünü biraz buruşturdu:

–O yaşta okula mı gidilir öğretmenim? Düşünsenize okul sıralarında liseli çocuklarla birlikte oturduğumu, gülmezler mi bana?

Nermin Hanım, hiçbir şey söylemeden, çantasındaki gazeteyi uzattı bize. İlk sayfada yetmiş yaşından sonra ortaokul diploması alan bir adamın haberi ve resmi vardı. Delikanlı biraz önceki söylediklerinden utanmış, dudağını ısırıyordu. Sesini daha da yumuşatan Nermin Öğretmen gazetesini katlarken konuşmasına devam etti:

–Okumanın yaşı mı olur? Bu saatten sonra ne yapacağız diplomayı da diyemeyiz. Çünkü hayatlarımız çok kısa. Ona, her şeyi sığdırmamız imkânsız. Başkalarının tecrübelerini paylaşmamız lâzım. Bu da ancak okumakla olur. İleriyi görebilmek için de okumak, okutmak zorundayız. Atatürk de kalkınma hamlemize eğitimle başlamadı mı? “Bir ülkede okumaya karşı istek artmadıkça yıkım artar!” demedi mi? “Eğitimdir ki; bir milleti ya hür, bağımsız, şanlı, yüksek bir toplum halinde yaşatır ya da bir milleti esaret ve sefalete terk eder!” diye haykırmadı mı?

Mustafa bu defa hazırlıklıydı. Kendisini nasıl affettireceğini biliyordu. Sakladığı elini öğretmene uzattı. Elinde bir demet papatya vardı.

–Sizin için topladım öğretmenim.

Nermin Hanım biraz şaşırsa da, pırlanta bir kolye almışçasına mutlu oldu. İncitmekten korkarcasına uzanıp aldı ve derin derin kokladı çiçekleri.

–Çok naziksin Mustafa, çok düşüncelisin, teşekkür ederim.

El sıkışmak istedi. Delikanlı ani bir hareketle eğilip uzanan eli öptü ve alnına koydu. Söyleyecek bir söz bulamadı Nermin Hanım. Yutkunduğunu görebildim sadece. Saklanmıştı yine gözlüklerinin arkasına. Belli ki yine dolmuştu büyük, mavi gözleri. Döndü, dışarıyı seyretmeye başladı…

Uygarlığın, ilerlemenin ve güçlülüğün temeli, aile yaşamıdır. ATATÜRK

GÖZÜM ARKADA
KALMAYACAK

Biz küçükken, bayramlarda elimizde birer torbayla kapı kapı dolaşır, el öper, şeker toplardık…

Artık tepeden iniyorduk. Yol, yılan gibi kıvrılarak aşağıdaki uçsuz bucaksız ovaya akıyordu. Tarih öncesi bir şehrin kalıntıları arasından geçiyorduk. Bir grup turist taşların fotoğraflarını çekiyordu. Yüzüme güneş vurdu. Görevdeyken, devlet bizi mesleğimizle ilgili çalışmalar yapmak için kısa süreli de olsa yurt dışına göndermişti. Daha ilk günlerde özlemiştim vatanımı. Bu özlem şiirler de yazdırmıştı bana:

Neyin varsa özledim Türkiye’m,
En çok toprağının kokusunu özledim.
Gülümsemesini insanlarının,
Bebeklerinin ninnilerle,
Uyutulmasını özledim.

Fark etmezmiş hangi şehrindeyim,
Dağlarında mı, denizlerinde mi?
Fark etmezmiş delikmiş cebim,
Varsın olsun
Bir elimde peynir,
Bir elimde simit
Tavşankanı çayını özledim.

Yorgunmuşum, uykusuzmuşum,
Kar düşermiş saçlarıma,
Kimin umurunda.
Sokaklarında yürümeyi,
Soğuklarında üşümeyi özledim,
Neyin varsa özledim Türkiye’m,
En çok toprağının kokusunu özledim…

Güneş bizim ülkemizde başka türlü ısıtıyordu. Hava başka bir güzeldi. Yağmur başka türlü yağıyor, toprak başka türlü kokuyordu. Üstelik yabancılar da aynı şeyi söylüyor ve hayranlıklarını gizlemiyorlardı. Tarihin bunca iç içe yoğrulduğu, doğal güzelliklerin başka hiçbir ülkeye nasip olmayacak kadar bol olduğu ve daha nelerin nelerin olduğu canım ülkemizde ne eksiğimiz vardı da daha fazla turist ağırlayamıyorduk sanki!

Oysa Anadolu, medeniyetlerin beşiği, Asya ve Avrupa’nın köprüsüydü. İstanbul’un güzelliği tarif bile edilemezdi. Mimar Sinan’ın camileri nasıl anlatılırdı? Ankara’daki Roma hamamları, Alacahöyük’teki Kral Mezarları, Toroslar’daki kale kalıntıları, Kültepe yazıtları, Karadeniz’deki, yeşilin her tonuyla bezenmiş yaylalar, Doğu Anadolu çömlekçiliği, Batı Anadolu’daki sayısız antik eser, Urfa ve Mardin’deki ilk kiliseler ve daha niceleri yeni misafirlerini bekliyordu. Misafirleri buyur etmek de, zaten Türk’ün geleneğinde vardı.

Bir el uzandı, irkildim. Muavin kolonya tutuyordu. Avuçlarımı açtım ve teşekkür ettim. Limonun keskin kokusu çok hoşuma gitmişti. Mustafa da gözlerini kapamış, kınalı ellerindeki kolonyayı burnuna çekiyordu. Nermin Hanımın okumaya ara verdiğini gördüm:

–Ne ilginçtir Nermin Hanım! Türkiye’de hemen her evde misafire ikram etmek için kolonya ve şeker bulundurulur.

Nermin Öğretmen, öne düşen saçını kulağının arkasına alarak bana döndü:

–Bunun adı misafirperverlik Metin Bey. Yani, ortak değerlerimizden biri. Misafiri güler yüzle karşılar, en güzel terlikleri ona veririz. Başköşeye buyur eder, ikramda kusur etmeyiz. Bunlar hep evimize gelene “Size saygı gösteriyoruz, siz bizim için önemlisiniz.” mesajlarıdır. Değerlerimizi unutmamalı, onları korumalı, yaşatmalı ve çocuklarımıza aktarmalıyız. Çünkü onlar, bizi biz yapıyor. Bizi birbirimize kenetliyor. Bizi bir arada tutuyor. Yüzyıllar önce Yunus’un dediği gibi:

“Gelin tanış olalım,
İşi kolay kılalım,
Sevelim, sevilelim,
Dünya kimseye kalmaz!”

Başımla onayladım ve devam ettim:

–Biz küçükken, bayramlarda elimizde birer torbayla, kapı kapı dolaşır, el öper, şeker toplardık.
Hürriyetin de, eşitliğin de, adaletin de dayanak noktası, milli egemenliktir. ATATÜRK

Mustafa sızılı bir ah çekti:

–Biz de Metin Ağabey, en çok da ben toplardım. Çocukluğumdan beri çok severim şekeri, tatlıyı. Zeynep de bilir, hafta sonları baklava açar bana. İncecik yufkaları yorulmadan kat kat dizer. Ne de güzel olur. Ama annem pek beğenmez; “Şerbeti kıvamında verilmemiş yine!” der. Zeynep hemen bana bakar. Bilir annemin huyunu, cevap vermez, susar ve büker boynunu.

Nermin Öğretmen, hanımları bizden daha iyi tanırdı. Belki de o yüzden ince ince gülümsüyordu. İmalı bir üslûpla konuştu:

–Bir anne için, oğlunu geliniyle paylaşmak önceleri biraz zor gelir, sonra alışılır. Olur, böyle şeyler.

Elindeki papatyaları özenle çantasına yerleştirirken yüzü hâlâ tebessüm doluydu. Mustafa bana döndü ve kulağıma eğildi:

–Metin Ağabey, Nermin Hanımın söyledikleri hemen anlaşılıyor. Ne güzel konuşuyor değil mi?

Haklıydı. Nermin Öğretmen konuşurken çok dikkatliydi. Cümlelerinde gereksiz kelimeler kullanmıyor, adeta planlıyordu. Dile hâkimdi. Ağzından çıkan her sözcük önceden düşünülmüş gibiydi.

–Evet, güzel konuşuyor Mustafa. Haydi, söyle bunu ona.

Sustu! Yapamam, dercesine bir işaret yaptı. Sevdiklerimize onları sevdiğimizi, beğendiklerimize onları beğendiğimizi söyleyemiyorduk! İş başa düşmüştü;
–Nermin Hanım, Mustafa sizin Türkçeyi çok iyi kullandığınızı söylüyor. Elbette ben de ona katılıyorum. Türkçe öğretmeni misiniz?

Yüzündeki beliren tebessümde birbiriyle karışmış duygular gördüm:

–Hayır değilim; ama dilimizi güzel kullanmak, hepimizin görevi değil mi? Bunun için Türkçe ya da edebiyat öğretmeni mi olmak gerekir? “Türkçemiz, ağzımızda annelerimizin ak sütü!” değil midir? Değerlerimize sahip çıkmalı, korumalıyız derken boşuna söylemedim ki! İşte en büyük değerlerimizden birisi; dilimiz! Dil, düşünce ve duygularımızı, diğer insanlara aktarabilmemiz için bir araçtır. Ona gereken özeni göstermezsek, birbirimizle nasıl anlaşabileceğiz, anlaşabilir miyiz?

Kaşlarını, “Anlaşamayız!” manasında kaldıran Mustafa komik görünmüştü. Nermin Hanım, gülümseyerek devam etti:

–Dilimiz, diğer manevi değer ve sembollerimiz gibi, bize ortak bir ruh, ortak bir anlayış verir. Yoksa sıradan bir insan topluluğu olurduk. Kültürümüzü bizden sonrakilere ancak dil sayesinde aktarabiliriz. Nesiller arasındaki kuvvetli bağ ancak bu sayede kurulur ve bizi millet yapar. Ortak bir dilimiz olmasaydı, eğitim ve öğretimde aynı dili kullanmasaydık, ortak bir kültürümüz olabilir miydi hiç?

Dilimize karşı ben de ilgiliydim. Yanlış konuşmamaya dikkat eder, kitaplardan notlar alırdım. En çok caddelerdeki dükkân isimlerinin gün geçtikçe yabancılaşması üzüyordu beni. Türkçe tabela çok azdı. Başka bir ülkede gibiydik. Oysa dilimiz hem güzel, hem de çok zengindi. Bu duygularımı yol arkadaşlarımla paylaşmak istedim:

–Elbette olmazdı Nermin Hanım. Üstelik dilimizin kendine has tadı da bambaşka. Bir kitaptan okumuştum, şöyle diyordu; “Sevgili, duygu, şiir kelimelerinin özünde bir sevecenlik var. Kuvvet, kudret kelimelerinde bir güç saklı. Aslan, kaplan, kartal kelimeleri bir yüceliği çağrıştırıyor. Kuşta, kuşun cıvıltısını, yılanda yılanın yerde sürünüşünü, toprakta toprağın doğurganlığını hissederiz. Ağlamak ve üzülmek kelimelerinde bir eziklik duyarız. Bayrak dediğimizde ise aklımıza bir milletin ortak sembolü gelir.”

Mustafa pür dikkat dinliyor, hiçbir kelimeyi kaçırmak istemiyordu. Nermin Öğretmen, beni onaylayan güzel yüzüyle tatlı tatlı baktı:

–İnanın ben de bunları söylemeye çalışıyordum işte. Bakın kendiliğinden çıkıyorlar ortaya. Mesela “Bayrak!” Ne güzel bir kelime. Anlamı bağımsızlığı ifade ediyor ve bu millet sadece onun gölgesinde serinleyebiliyor. Peki neden?

Cevabını yine kendisi verecekti. Bu defa Mustafa daha çabuk davrandı:

–Çünkü “Bayrağa bağlılık; vatana, millete, tarihe, bugüne ve geleceğe bağlılıktır. Çünkü bayrak namustur!” öğretmenim.

Mustafa’ya bakan gözlerim bu sıcak cümlelerden sonra Nermin Hanımın gözleriyle buluştu. Bir an bana, “Bu delikanlı, bazı şeyleri bizden daha iyi biliyor ve saklıyor!” gibi geldi. Sorduğu safça sorular da bizi denemek için miydi acaba? O bir, iki saniyede aklımızdan geçenler, Ulu Önder’in şu ifadeleriyle sanki yıllar öncesinde gerçek anlamını kazanmıştı; “Milletin bağrından temiz bir nesil yetişiyor. Bu eseri ona bırakacağım ve gözüm arkada kalmayacak.”

Bir süre kimse konuşmadı. Radyo, haberleri veriyor, Mustafa, cüzdanını çıkarmış, gizli gizli resimlere bakıyordu. Eşinin resmi olduğundan emindim. Çekiniyor, belki de paylaşmak istemiyordu. Bu özlemi erkekliğine yakıştıramıyor olmalıydı. Oysa özlemenin, sevmenin erkeklikle ne ilgisi vardı? Sigara, alkol, kumar, nasıl bir erkeği olduğundan daha fazla erkek yapmazsa, sevgilerimizi ifade etmek de bizi küçültmezdi. Buna rağmen sözünün eri olan bizler; tersini zayıflık olarak düşünüyor ve her zaman duygularımızı gizlemeyi tercih ediyorduk. Oysa sevgi ifadelerini sözcüklere dökmek dürüstlüktü. Hemen her konuda sermayesi dürüstlük olan ve “Dürüst olmazsak güven kazanamayız, güven kazanamadığımızda da hiçbir şeyimiz yok demektir!” diyen insanlarımız, nedense bu konuda kendilerini saklıyordu. Oysa ahlâk, hiçbir kitapta yazılı değildi ve onun kuralları insanın yaşadığı toplumun kendi içinde gizliydi.

Bu arada, radyodaki haberlerden, “Bir genç kızın çantası zorla alınırken yerde sürüklendiğini ve ağır yaralandığını!” duydum. İşte gerçek ahlâksızlık buydu. Başkalarının hakkına tecavüz etmek, her şeyi kendi çıkarı için yapmaktı ahlaksızlık. Çünkü ahlak, bir toplum içinde kişilerin benimsedikleri, iyi nitelik ve güzel huyların bütünüydü.

Bazen etrafımda mücadele ruhu taşımayan insanlar görürdüm. Rüşvet, adam kayırma, sahtekârlık, yalan ve benzeri ahlâksızlıklara, vurdumduymaz bir tavır takınırlardı. Bu kayıtsızlık; “Ben mi yapacağım? Ben mi kurtaracağım? Bana ne? Bana mı kaldı?” gibi mazeretlerle toplum bilincinde tamir edilemez yaralar açabiliyordu.

“Sandalda yer almak istiyorsan kürek çekmeyi de bilmelisin” derler ya! Bir şeyler yapmak gerekiyordu. Sorumluluk almamak en kolay yol gibi görünmesine rağmen, toplumu yavaş yavaş uçuruma itebiliyor, kirletebiliyordu. Sen, ben yapmazsak, haksızlıklara dur demezsek, sırtımızı dönüp görmezlikten gelirsek, hep başkalarına havale edersek, bu çirkefin, bu kirliliğin büyümesi de kaçınılmazdı.

Sonradan da “Biz neden böyleyiz? Biz adam olmayız! Bizden ne köy olur, ne kasaba! Eller Ay’a gider, biz yaya!” gibi şikâyetlerde bulunmak, elbette çok komik oluyordu.

İnsanlarımızın çoğunluğu, dişini tırnağına takıp temiz bir toplum için çırpınıp dururken, birkaç fırsatçı da kendisine çıkar sağlamaya çalışanlara göz yumuyordu. Ahlâksızlıkla mücadelede topyekûn bir savaş olmazsa başarı için gereken süre daha da uzuyordu.

Yarınlar yorgun ve bezgin kimselere değil, rahatını terkedebilen gayretli insanlara aittir. ÇİÇERO

Adaletin sağlanabilmesi, yanlış yapanların yaptıklarının yanlarına kâr kalmaması ise ancak Türkiye Cumhuriyeti’nin güvenlik kuvvetlerine, adaletine inanmak ve yardım etmekle mümkün olabiliyordu. Bence yanımdaki bu genç asker, güzel ve olumlu bir örnekti. Ailesinden aldığı terbiyeye saygı duyuyordum.

Arabamız ilerliyordu. Nermin Öğretmen kitap okuyor, Mustafa bıkmadan yine resimlere bakıyor, arkamızdaki ihtiyar da şekerleme yapıyordu. Gençler, şakalarına tekrar başlamıştı. Oyunlar oynuyor, gülüşüyorlardı. Herkes kendi dünyasındaydı. Bir ara otobüsün aynasından yüzümü gördüm. Aklıma gençliğim, eşim, oğlum, kızım geldi. Şairin mısralarını hatırladım:

“Şakaklarıma kar mı yağdı, ne var
Benim mi Allah’ım bu çizgili yüz
Ya gözler altındaki mor halkalar
Neden böyle düşman görünürsünüz
Yıllar yılı dost bildiğim aynalar…”

Dalmışım! Tatlı rüyamdan sert bir haykırışla uyandım. Sesi otobüsün camlarında yankılanan Karadenizli ayağa kalkmış, bir yandan bağırıyor, bir yandan da elindeki spor gazetesini hızla diğer eline vuruyordu. “Alın bu adamı yanımdan, alın, yoksa atacağım onu otobüsten, çabuk alın!” Yan koltuktakiler hemen girdiler aralarına. Biraz sakinleşti. Nefes alışı düzeldi. Döndü yol arkadaşına; “Tamam!” dedi. “Ama sen de dikkat et konuşmalarına, basma bir daha damarıma. Herkes gördü, hakem saymadı. Bal gibi goldü o!”

Düşündüm… Belki hayatımız da bir futbol maçı. Üstelik tek kale oynamıyoruz ki bu dünyada! Hayatın kendisiyle mücadele ediyoruz. Bazen gülüyor, bazen ağlıyoruz. Bütün golleri de biz yemiyoruz elbette!

Kimi zaman hayata gol attığımız da oluyor! Ne zaman ki mutluyuz, ne zaman ki son vermişiz içimizdeki kavgaya, ne zaman ki sarılmışız dostlara, ne zaman ki inanmışız sevginin tek anahtar olduğuna, işte bunların hepsi birer gol hayata… İş işten geçmeden, yaşlanmayı beklemeden…

Nasıl olsa bir gün biz de, okumayacak mıyız şu mısraları:

“Artık demir almak günü
Gelmişse zamandan
Meçhule giden
Bir gemi kalkar bu limandan…”

Neden erteleyelim ki sevgilerimizi! Bizim yerimize, başkaları mı sevsin çocuğumuzu, eşimizi, annemizi, bayrağımızı, yurdumuzu…

Hep, yarın yarın diyoruz! Peki, nereye kadar? Ya iş işten geçerse ne olacak? Ne fısıldıyordu kulaklarımıza şair;

“Büyük randevu bilsem nerede, saat kaçta?
Tabutumun tahtası bilsem hangi ağaçta…”

http://www.facebook.com/muammer.sezer6
http://www.netlog.com/muammersezer
http://twitter.com/muammersezer
http://muammersezeriletisim.blogspot.com/
http://tr.linkedin.com/in/muammersezer/
http://www.youtube.com/user/muammersezer/
http://muammersezer1.wordpress.com/
http://groups.google.com.tr/group/muammer-sezer-duyuru
https://wowturk.wordpress.com/
http://muammersezer1.wordpress.com/

http://ozkanbostanciserefsizinitanimak.blogspot.com/
http://uk.groups.yahoo.com/group/muammer-sezer-ilker-alptekin/

https://drive.google.com/?tab=wo&authuser=0#my-drive
http://muammersezeriletisim.blogspot.com/
http://muammersezer1.wordpress.com/
http://muammersezer.wordpress.com/
http://tr.netlog.com/muammersezer
https://skydrive.live.com/?cid=115aa2ae5b1c1b4d
http://instagram.com/muammersezer_/
http://www.youtube.com/user/muammersezer
http://tr.linkedin.com/in/muammersezer
http://twitter.com/muammersezer
http://tr.foursquare.com/muammersezer

https://www.facebook.com/muammer.sezer6
http://muammersezer.tumblr.com/
http://friendfeed.com/muammersezer
http://www.stumbleupon.com/stumbler/MuammerSEZER

ııı

Muammer bey’den,dip not olarak sablon haline getirdigimiz bir gonderme amanim ne gonderme,ne gonderme!..
Ben dogdum;henuz Allahuekber diyip ismimi kulagima fisildamamislardiki o’minnacik ellerime benim sanli Turk bayragimi tutusturdular.Yav ben ninni bekliyorum,ninni yerine bizim lambali radyo istiklal marsi,Harbiye marsi,Onyil marsi,Vardar ovasi,Fenerbahce marsi caliyor.O Vakitler henuz icadedilmemis,bebe bezi yok.
Beni sari,laci kundakladilar..
O alcak,kahpe,hain,bolucu durtmeler kim?..

Guldurme benii.🙂
MUAMMER SEZER



%d blogcu bunu beğendi: